Bir Akşam Gezmesi

Temmuz 3rd, 2009

Ortalama aile akşamüstü gezintiye çıkmış. Şehrin sokaklarında, caddelerinde ufak bir yürüyüş yapıp evine dönecek. Yolda acelesiz adımlarla salınarak yürüyorlar. Günün yorgunluğunu bir miktar atmış olacaklar, sıcak havada ev ortamından bir süreliğine uzaklaşarak stres atacaklar. Karşı kaldırımda asabi bir vatandaş sinirlendiği birisi hakkında küfürler sayıyor. Etrafta insan olması, aile olması umurunda değil. Esas olan vatandaşın asabiyeti ve âleme saldığı avazenin içerisine mümkün olduğu kadar çok insan uzvu içeren bir küfür sığdırabilmesi. Küfür bütün caddede yankılanıyor. Aile hızlı adımlarla uzaklaşıyor. Çocuk küfrü duyup öğrenmemiştir inşallah. İnsanlıkla ilgili ilk bulguları arayan araştırmacılar mağara duvarlarındaki resimleri inceleyeceklerine bu tip adamları inceleseler daha fazla yol kat edecekler. Evrim bilimciler teorilerini ispat etmek için bu tip adamları sunsalar kamuoyuna, teorileri daha bir anlam kazanacak.
Caddede insanlar dolaşıyor. Akşam vakti herkes yollara dökülmüş. Kadın, erkek, genç, çocuk. Neredeyse tüm şehir caddelerde. Kalabalığın arasında dikkat çeken bazı öbekler var. Dört ya da beş kişiden oluşan yirmili yaş civarında genç erkekler. Bu gruplardan onlarcası var. Sanki hepsini bir meydana toplamışlar akşam olmadan, beşerli gruplara ayırmışlar, sonra da “Çıkın çarşıya huzursuzluk çıkarın” demişler. Gençler tabiatları ve eğitimleri gereği toplum kurallarına isyan içindeler. Mikrofon yutmuş gibi bağırarak dolaşıyorlar. “Laa oğğğlummm” diye başlayan cümlelerle hitap ediyorlar birbirlerine. Bir genç kız görünce hepsinin birden kulakları dikeliyor. Kız uzaklaşana kadar sessiz kalıyorlar sonra tekrar yaygara başlıyor. Ortalama ailenin yanından aynı gürültülerle geçiyorlar. Aile yavaşlıyor. Bir an önce geçip gitsinler. Çocuk bunları görüp de normal olarak algılamaz inşallah.
Dört tane genç bir tane araba edinmişler bir şekilde. Eski model bir araba. Camların görünen kısımları siyah bantlarla kapanmış. Görünen diyoruz zira dört cam da açık. Müzik sesi halk tarafından daha iyi duyulsun diye. Bu tür arabalardan birkaç tane var. Hemen hepsi aynı. Eski model bir araba, içine yerleşmiş dört tane adam. Teypte iki çeşit müzik çalıyor. Ya arabesk ya da hareketli bir yabancı müzik. Ses yedi mahalle öteden duyuluyor. Sürücü koltuğunda akşam vakti güneş gözlüğü takmış birisi sol kolunu camdan dışarı sarkıtmış etrafı süzüyor. Elinde sigarası var. Kirli sakallı. Gençlerin davranışları sanki bilgisayar programı ile ayarlanmış. Dışarıya dönmüşler, asık suratla dışarıyı süzüyorlar. Hepsinin suratı asık, mafya filminden fırlamış gibiler. Ne amaçladıkları belli değil. İlgi çekmeye çalışıyorlar ama ilgiye giden her yol mubah gibi bir felsefeleri var. İlgi genelde negatif. Ortalama aile, araba yanlarından geçerken müzikten rahatsız oluyor. Ses kulaktan geçtikten sonra beyinlerine fazla hasar vermesin diye ağızlarını açıyorlar. Bir an önce geçip gitsinler istiyorlar, ama kolay değil. Araba caddeyi bitirdikten sonra U dönüş yapıp karşılarından geçecek, sonra tekrar dönüp tekrar yanlarından geçecek. Bu döngü sonsuza kadar sürecekmiş gibi bir his oluşuyor içlerinde. Çocuk fazla etkilenmese bari.
Ortalama aile yürüyüşünü bitirdikten sonra evinin yolunu tutuyor yavaş yavaş. Görüp duyduklarını mümkün mertebe bilinçaltına itiyorlar. Çünkü bu toplumun içinde yaşarken bu tür insanlara bilinçli bir şekilde bakmaya kalkarlarsa hayatları zindan olacak. Kendi hayatlarının gerçeklerine odaklanıyorlar. Yorgun günün sonunda yürüyüş yapılmış, stres atılmıştır. Zamanla çocuğa da öğretilecektir görülen insan tiplerinin normal olmadığı. Eve gidilir ve yaşananlar unutulur.

Mendil

Haziran 25th, 2009

      Otobüs durağına doğru yürüyorsun. Arkadan davul zurna sesleri geliyor. Caddenin yukarısından bir grup çocuk davul zurna eşliğinde halk oyunu gösterileri yaparak iniyorlar. Yetiştirme yurdu çocuklarının halk oyunları gösterisi günü imiş. İnsanlar kaldırımların kenarlarında toplanmış gösteriyi izliyorlar. Sen durağa doğru hızlı adımlarla gidiyorsun. Davul sesleri seni takip ediyor arkandan. Yetiştirme yurdunda büyümek zor olmalı. Çocukların haline bir yandan üzülüyor bir yandan da takdir ediyorsun onları sosyal faaliyetlerde bulunmaya teşvik edenleri. Sana doğru ve gösterilere doğru bir baba oğul geliyor karşıdan. Bir baba, gözleri görmüyor. Elinde bir paket kağıt mendil var. Kalabalığa doğru mendilleri sallayarak almalarını talep ediyor. Çocuk babasının elinden tutmuş, etrafa bakıyor. Yedi-Sekiz yaşlarda. Babasının elinden tutmuş. Aralarındaki tek bağlantı elinden tutuyor olması. Çocuk her yerde çocuk. Her şart altında çocuk. Meraklı gözlerle oynayan çocuklara, davul zurna çalanlara, mağaza vitrinlerine ve insanlara bakıyor. Aklından neler geçiyor kimbilir. Babası kalabalığa doğru ilerliyor. Birkaç mendil daha satabileceğini ümit ediyor olmalı. Çocuk, oynayanlara bakıyor. Oyuncular kalabalığa. Sen çocukla babasına bakıyorsun. Tüm çocuklar için aynı dileği içeren bir mısra geliyor aklına: 

Güzel günler göreceğiz çocuklar,
güneşli günler
                 göre-
                        -ceğiz…

     Güzel ve güneşli günler göreceklerini ümit ediyorsun. Yetiştirme yurdunun çocukları için ve görme özürlü babanın çocuğu için.

     Çocuk etrafını izliyor. Babasının ne yaptığını biliyor ama içerisinde oldukları durumla ilgili pek fazla bilgisi yok gibi. Şimdilik yaşı küçük ve gerçeklerden olabildiğice uzak. Bütün çocuklar gibi. Yaşadıklarını belki de bir oyun gibi tahayyül ediyor. Babası ile çıkıp dışarıda geziyorlar. Babası mendil satıyor. Bir babası var, yetiştirme yurdunda kalmak zorunda değil. Fakat babası göremiyor. Kendisine bakabilmek için mendil satmak zorunda. Evine ekmek götürebilmek için…Mendil… 

“Hani şimdi bizim soframıza
                                 haftada bir et gelir.
Ve
çocuklarımız işten eve
                            sapsarı iskelet gelir.. ”

     Adamla çocuğa doğru ilerliyorsun. Adamı durdurup bir tane mendil istiyorsun. “Kaç lira bir mendil?”, “Yirmibeş Kuruş”. Bozukluğu uzatırken hesap yapıyorsun. Günde yüz tane satsa, günlük yirmibeş lira eder. On lira maliyeti olsa aylık dörtyüzelli lira. Kirada oturmuyorsa, evde başka çocuklar yoksa, her Allah’ın günü çıkıp aynı miktarda satabiliyorsa. Matematik ne kadar sıkıcı bir bilim. Neticede o çocuk çalışacak. Alışverişin farkında değil çocuk, halk oyunlarını izliyor. Babası ikaz ediyor: “Paraya bak oğlum, üzerini vermezsen çok ayıp olur, paraya bak, kaç lira”. Çocuk başka bir dünyada, çocuk dünyasında. Erken çıkacak bu dünyadan. Çocuk dünyası birkaç sene içinde kurtlar sofrası ile yer değiştirecek. Eve ekmek götürme sorumluluğu onun da omuzlarına binecek. Babası görmüyor, babasının gören gözü olacak. Ailesinin gören gözü olacak. Sofralarına haftada bir et gitsin diye didinecek. Peri masalı gibi seyrettiği ışıklı caddelerdeki mağazalara başka gözlerle bakacak. Bir müddet sonra belki yalnız satacak mendilleri, sonra başka bir iş bulmak zorunda kalacak. İşten eve sapsarı iskelet gelecek. Çalışacak, çabalayacak. Dünyanın bin türlü kötülüğü ile de mücadele edecek bu esnada. Bir ihtimal kazanacak, bir ihtimal kaybedecek. Sen aynı şeyleri temenni ediyor olacaksın onun için de, tüm diğer çocuklar için de. Güzel günler göreceğiz çocuklar. Motorları maviliklere süreceğiz. Işıklı maviliklere.

     Durağa doğru ilerliyorsun onları o kalabalığın içinde bırakarak. Hayat acımasız bir çark. Her gün başka birilerini öğütüyor dişlilerin arasında. O çocuk gibi binlerce çocuk var. O yetiştirme yurtları binlerce çocuk barındırıyor. Hepsinin bambaşka hayatları olacak. Kiminin adı bile duyulmayacak, kimi kötü, kimi iyi haberlere konu olacaklar. Görme özürlü babanın çocuğuna üzüldüğün kadar kimsesiz çocuklara da üzülüyorsun. Bir babaya sahip olmak için milyonlarca mendil satmaya razı olacak o çocuklara da üzülüyorsun. Ne yaparlarsa yapsınlar yaşamları boyu gölgeleri kadar kendilerini izleyecek olan burukluğu düşünüyorsun. Görme özürlü adamın kaygılarını düşünüyorsun. Çocuğun herşeyden habersiz masumluğunu düşünüyorsun. Otobüse binip arkaya doğru ilerliyorsun. Uzaktan davul sesleri geliyor. Davulun sesi uzaktan hoş geliyor.

Hızlı ve Öfkeli II

Haziran 19th, 2009

Her dinin kendine göre ibadetleri var. Bazı ibadetler bireysel bazıları ise topluca yapılıyor. İki çeşit ibadet de ayrı ayrı önemli. Toplu ibadetler olmasa dinler parçalanır, sonra da unutulur giderler. Toplu ibadet topluluk olma bilincini dindaşlar içinde uyandırır. Bir bütünün parçası olmak hissiyatını verir. Bu yüzdendir ki her dinde toplu ibadetler var. Hıristiyanlar Pazar günleri bir araya gelir, vaaz dinler, şarkı söylerler; Museviler Cumartesi günleri beraberce kitap okurlar. Müslümanlar da Cuma günleri toplanırlar. Vaaz dinler, namaz kılar ve dünyaya dağılırlar rızıklarını aramak için.

Cuma günü namaz vakti yaklaştıkça insanlar namaz için hazırlık yapmaya başlarlar. Yanlış anlaşılmasın, hazırlık fiziki değil, psikolojik. Fiziki hazırlık, temiz elbiseler giymek, güzel kokular sürmekle olur. Böyle bir hazırlığa rastlayamayız. Güzel kokular süren vardır muhakkak ama kötü kokuların arasında yok olup gittikleri için bize kadar ulaşamazlar ne yazık ki. Çünkü bizim camilerimiz çorap kokar, ter kokar. Secdeye gittiğimiz zaman daha önce orada sahibi namaz kılmış olan bir çorabın kokusunu alırız buram buram. Sağımızdaki, solumuzdakinin ter kokusuyla ya da belki soğan kokusuyla kılıarız namazımızı. Müslümanlar fiziken Cuma namazına hazırlanmazlar. Bu mecburi vazifeyi bir an önce omuzlarından atmaktan öte hiçbir hedefleri olmaz çünkü.

Namaza az bir zaman kala herkes caminin avlusunda birikir. Sigaralar yakılır, muhabbetler koyulaşır. Çay söylesek, tabure atsak, hatta birkaç tane de tavla getirsek keyiflere diyecek olmaz. Bir kaç tane ihtiyar girer içeriye vaaz dinlemeye. Ezanın okunması ile birlikte dışarıda muhabbete düşmüş olan insanlar bir anda yer kapma telaşı ile içeriye akın etmeye başlarlar. Cuma namazının düşünülmesi gereken birinci hadisesi yer kapabilmektir. Cumaya gidecek Müslüman kendini buna odaklamalı. Yer kapmalıyım, yer kapmalıyım diye kendine tekrar edip durmalı. Camiden içeri girilince yer kapma telaşesi arka taraftan yer bulma telaşesine dönüşür. Namazını en arkada kılan en önce çıkacağı için yerini çok iyi seçmeli. Ezan okunduktan belki bir dakika sonra girerse eğer ne ayakta kalacak ne de bir saf önce geçecek. Biz buna matematikte optimum diyoruz. İşte bu optimumu yakalayamayanların işi zor. Ortada kalacak, çıkmakta zorlanacaklar.

Namaz ve vaaz sırasında olan bitenleri kısaca geçiyoruz. Çünkü bunlar olayın en az mühimsenen kısımları. Her hafta olagelen rutin şeyler. Dört rekât namaz kılınır. Bazıları ilerle Müslüman diye bağırır bu namazın öncesinde ve sonrasında. Ön safta bir boşluk açılırsa herkes sağındakine solundakine bakar önce, gitmemek için. Ön safa geçmek demek çıkışta en az üç adım fazladan atmak demektir zira. Bazıları mecbur kalırlar ilerlemek için. Hutbe esnasında gevşenir biraz. İmam farzı kıldırırken her cuma, ama istisnasız her cuma birilerinin cep telefonu çalar. Namaz önemli bir mesele olsa idi cep telefonu çıktı çıkalı olagelen bu hadiseye önlem alınırdı. İnsanlar ikaz edilir, ayıplanır, namazın önemi daha fazla vurgulanırdı. Yapılmadığına göre herkes halinden memnun demektir.

Cemaat son oturuştayken insanların içi kıpır kıpır etmeye başlar. Bir tahiyyat, iki salâvat ve bir Rabbena Atina süresi ne kadar da uzun gelir bütün cemaate. Hoca selam verir vermez sanki namaza doyamamış gibi yavaşça kalkar cemaat. Toplum baskısı olmasa engelli atlama yarışı gibi koşa koşa çıkacak ama etrafta insanlar var. Hemen geriye dönülür ve kapıya kuş uçuşu en yakın mesafe hesaplanır. Hızlı ve uzun adımlarla yürünmeye başlanır. Birkaç tane işgüzar; hoca selam verir vermez kalkar ve kapının önünde, çıkacakların yolunun üzerinde sünnet namazına durur. Mecburen etrafından dolaşmak zorunda kalır cemaat, önünden geçmemek için. Yürürken birisi mutlaka diğerini iteler. Sanki önde saman çuvalları var, arkadan bastırırsa kapıdan çıkıverecekler hepsi. Arkada olanlar bu ihtimali hep denerler. Ayakkabılığın önünde başka bir mücadele vardır. Ayakkabısını alan gayet mutlu bir şekilde çıkış yoluna doğru ilerler. Ayakkabısını alamayansa kalabalığı yarıp almak zorundadır. Kimse kimseye yol vermez, bu mücadele aynı hayat mücadelesi gibidir. İnsana öyle gelir ki: burada nazik davransa hayat boyu elinden ekmeğini alacaklar. Bu yüzden mücadeleyi bırakmaz, kendini ezdirmez. Ayakkabısını eline alan birinin sırtına, birinin suratına çarpar belki ama potinlerine kavuşmuş olmanın mutluluğu bambaşka bir şeydir. Kapıya çıkılıp ayakkabı giyildiği anda artık özgür birisi olunmuştur. Yeryüzüne dağılıp rızık aramanın vaktidir. Derin bir nefes alınarak özgürlük çekilir ciğerlere. Bu savaştan da muzaffer çıkılmıştır, bir dahaki savaşa, gelecek haftaya kadar.

Sınav Tavsiyeleri

Haziran 12th, 2009

Bir Haziran daha geldi çattı. Yüz binlerce genç bu geceyi uykusuz geçirecek. Biraz stres, biraz heyecan, birazda geleceğe dair ümitler. Yarın sınava girilecek ve hayatın önemli sınavlarından biri daha atlatılacak. Hasbelkader başarılı geçen öğrenciliğimiz, nasihat etme cüretimizin hoş görülmesine sebep olur umarız.

      Şu andan itibaren sınav sisteminin eleştirilmesi, çalışma stratejileri tavsiye edilmesi sınava yarın girecek öğrenciler için bir şey ifade etmeyeceği için bu iki gün zarfında yapılması gerekenleri sıralayalım.

      Sen yarın sınava girecek olan genç kardeş. Gözlerini iyi aç, bu temsili hikâyeciği oku ve gör. Bir vakit iki kardeş varmış üniversite sınavına girecek. Bunların birisi sınavdan önce çevresel faktörleri çok fazla kafasına takmış. Ya gece uyuyamazsam, ya uykusuz girersem sınava, ya sınava gireceğim yerde pazar kurulursa, ya sınava gireceğim sıralar minnacıksa, ya yapamazsam, ya edemezsem demiş. Bu kardeş sınava baştan mağlup başlamış. Belki sonradan toparlanır ama sınava böyle girmemek lazım. Akıllı olan kardeş ise ben nasılsa bu sınava hazırlandım. Sınav salonunun bitişiğinde hilti ile beton kırılsa dahi bildiklerim bana ait şeyler olduğu için unutmam. Değil bugün, bir hafta uyumasam bile ben bu sınavda bildiklerimi yapacağım arkadaş demiş. Dolayısı ile başarılı olmuş. Sen de bu ikinci kardeş gibi yap. Çevresel faktörleri çok kafana takma. Nasılsa çalıştın. Belki günde on saat çalıştın belki bir saat. Ama neticede verdiğin bir emek var ortada. Hiç dershaneye gitmemiş olsan bile lisede dinlediğin derslerden bir miktar aklında kalmıştır. Kendini olumlu ihtimallere hazırlarsan sınav sırasında göreceksin ki unuttuğun bazı bilgiler bile bir anda aklına gelecek. Olumsuza hazırlarsan bildiğini de unutacaksın. İyisi mi pozitif davran.

      Kardeşlerden negatif bakışlısı sınava girmiş. Tutmuş bütün soruları sınav kitapçığına işaretlemiş. Sınavın sonunda da tutmuş soruları tek tek cevap kâğıdına geçirecek olmuş. Sonra da panik yapmış. Süre dolmak üzereymiş. Bir an önce bitirmek için acele etmiş. Bazı soruları kaydırmış. Emek verdiği bazı sorular heba olmuş. Hatta son birkaç soruyu yetiştirememiş bile. İyi huylu kardeş ise soruları çözerken bir yandan da cevap anahtarına işaretliyormuş. Hiç panik yapmamış. Paşa paşa sınavını bitirmiş. Bu yüzdendir ki senin de yapacağın en doğru davranış soruları çözerken bir yandan da cevap anahtarına işaretlemektir. Sakın ola ki panik yapmana sebep olacak bir hata yapma.

      Kötü tabiatlı kardeş bir de ne yapmış biliyor musun? Bir tane matematik sorusuna takılmış. Soru zor mu zormuş. Dakikalarca oyalanmış bu soruyla. Sonrasını tahmin edersin zaten. Bir bakmış ki altın değerindeki o dakikaları uçup gitmiş. Hâlbuki kolay sorularla zor soruların aynı puanda olduğunu bilen iyi tabiatlı kardeş yapamadığı sorularla hiç oyalanmamış. Kolay olan soruları ortalama yarım dakikada çözmüş. Sonra da yapamadığı sorulara dönüp geniş geniş onlarla uğraşmış. Demek ki ne yapacaksın sen de. Bildiğin soruları önce işaretleyeceksin. Bilmediğin, gözünün kesmediği sorulara da beş saniyeden fazla zaman ayırmayacaksın, boş bırakacak, sonra geri dönerim diyeceksin.

      Akılsız olan kardeş her şeye negatif baktığı için bütün sınavı panik havasında geçiriyor. Kendine güveni o üç saat içerisinde azaldıkça azalıyor. Bildiklerini de unutuyor. Sınava çok çalışmış olsa bile bir sınav stratejisi olmadan balıklama daldığı için sınavda beklediği kadar başarılı olamıyor. Pozitif kardeş ise daha az çalışmış olsa bile nasıl olsa yaparım, ÖSYM uzaydan soru getirmiş olamaz ya, benim de yapabileceğim soru sayısı azımsanamayacak kadar çoktur elbette diyor ve neticede başarılı oluyor.

      İnsan hayatı baştan aşağı sınavlarla dolu, hayatın kendisi de zaten upuzun bir sınavdan başka bir şey değil. Üniversite sınavından sonra da yüzlerce sınava giriyor insan, kazansa da kazanmasa da. Hepsini de serinkanlılıkla karşılamak lazım. Tevekkül etmek, Allah hakkımda hayırlısını versin demek lazım. Biz hakkımızda hayırlı olanın ne olduğunu bilemeyeceğimiz için bir bilene bırakmalıyız sınav yüklerimizi. Kazanmak da kaybetmek de hayatın doğasında var. Üniversite sınavı kazanılmasa bile ucunda büyük kayıpların olduğu bir sınav değil. Bu yüzden kaybetme psikolojisini bir kenara bırakarak girmek lazım bu sınava. Belki kayıp gibi görünen netice bir kaç sene için umulmadık bir kazanç olarak çıkacak karşımıza. Sınava girecek herkese Allah hayırlı başarılar nasip etsin.

 

(Sınav için dua: Ve gul Rabbi Zidni ilma- Rabbim benim ilmimi artır de- Taha suresi 114. ayet)

Hızlı ve Öfkeli

Haziran 5th, 2009

Kırmızı ışıkta araçlar bekliyor. Akşamüstü, işinden evine dönenler var, halen işinin peşinde olanlar var. Gezmeye çıkmış olanlar, şehirlerarası yollarda seyahat edenler var. Bir şekilde herkesin yolu bu kırmızı ışıkta kesişmiş. On-on beş tane araç dizilmiş sıraya bekliyorlar. Bazıları düz devam edecek, bazıları virajdan sola dönecek, bazıları viraja varmadan sağa dönecek. Kimisi önde bekliyor, kimisi arkada. Önde olanlar bu önde oluştan dolayı gururlu, bir o kadar da stresliler. Yanlarındakileri dikizliyorlar. “Acaba benden önce hareket edecek mi, son sürat gaza basarak beni sollayacak mı” düşüncesiyle soğuk soğuk terler döküyorlar. Üç aracın sığdığı yolun bir tane de dördüncüsü var. Viraja yaklaşınca yol genişlemiş, bir araç da bu genişlikten istifade ederek aracının burnunu sokmuş araya. Onun da hayatının en büyük sorunu önden çıkabilmek. İçinden geçiriyor: “Şimdi en önden çıkarsam kahraman olurum, hem geriden geliyorum, hem en sağa zar zor sığdım, bir de en öne geçer hepsini sollarsam tarih benim adımı altın harflerle yazacak.” Bütün araçların sürücüleri sanki tek yumurta onbeşizleri, yirmizleriymiş gibi aynı şeyleri yapıyorlar. Bir elleri vitesin üzerinde, araba zaten birinci viteste. Bir ayak debriyajda, diğer ayakla hafif hafif gaz veriyorlar. Araba birkaç santim oynuyor her gaza dokunmada, sonra geri gidiyor. Bütün kafalar aynı ahenkle üç ayrı yöne bakıp duruyor. Öncelik trafik ışığının sayacında. Sayaç geriye saydıkça heyecan arttıkça artıyor. Formula 1 pilotları bu kadar heyecan yapmıyordur. Formula 1 bu kadar stresli değildir kesinlikle. Sayaç yeşil ışığa beş saniye kaldığını gösterdiğinde; en öndeki araçlar son hızlarıyla fırlayacaklar yerlerinden. Sanki ecdat Mohaç ufkundan uçuyor: “ Bizdik o kalkışın bütün aşkıyla kanatlı/ Bizdik o kırmızı ışıkta ilk atılan on arabalı/ Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle/ Canlandı o meşhur ova motor sesiyle” der gibi bir halleri var. Kafaların döndüğü diğer iki istikametse sağ ve sol cenahlar. Rakipler ne alemde diye yandan yandan süzüyorlar sayaca bakmadıkları zamanlarda. Sağ taraftaki araba hasbelkader kendini en önde bulmuş bir bayan sürücü. En önde çıkmak gibi bir derdi olmaz ama kimseye yol da vermez. Bu yanındakinin sorunu değil, arkadaki düşünsün. Fakat sol taraftaki aracın camları simsiyah bantla kapanmış durumda. İşte bu tehlikeli. Aracın içinde adam mı kesiyorlar, uyuşturucu mu kaçırıyorlar, çıplak mı oturuyorlar yoksa Usame Bin Ladin’i gezmeye mi çıkarmışlar belli değil. Hayır, hayır tehlike bunlardan hiçbiri değil yanındaki sürücü için. Esas tehlike aniden gaza basıp önden çıkması. Bunu düşünen yandaki sürücü tekrar sayaca dönüyor aniden. Beş değil de altı saniye önce çıkarım diye veriyor kararını. Arkadakilerin ruh durumu biraz daha karışık. Bir sıra arkada kendine yer bulabilmiş olan sürücüleri daha büyük stresler bekliyor. Öndekilerle aralarındaki en büyük fark, bir ellerinin de aracın kornasının üzerinde olması. Yeşil yanmaya yakın hasbelkader biraz gecikecek olursa öndeki, kornaya yüklenecekler. Öndeki hızlanıp kendilerine yol verene kadar kornaya basıp, selektör yapıp taciz edecekler. Bunla da kalmayacak tabi ki. Bir yolunu bulup onlar da uçmak istiyorlar bilinmez ufuklara doğru. Bu birkaç saniye içerisinde bir yolu olsa da bu insanların kafalarının içine girilse bütün düşünce dünyalarının, hayat felsefelerinin, akıllarında olan her şeyin öndekini geçmek olduğu görülecek. Yeşil yanınca son sürat gaza basılacak, bir boşluk bulmak için dua edilecek, bulunursa muzaffer bir komutan edasile en öne geçilecek ve bayrağı kapmak isteyenlerle savaşılacak. Öndeki araç sola dönmek için yavaşlamışsa mecburen yavaşlanacak ve kornaya basılacak. Çünkü önde olan aracın vazifesi bir an önce sağa çekilip arkadakine yol vermek olmalı. En öne geçilmezse de küfürler dökülecek muhayyilenin derinlerinden fakat mücadele bırakılmayacak, yine sürat, yine sürat.

Bir tane aracın içinde bir çocuk var. Yüzünü cama yaslamış bu yarışmayı izliyor merakla. Acaba nerede son bulacak diye. Başlama noktası burası olan bu yarışın bitiş noktasında muhakkak şampanyalar patlayacak, kupalar verilecek, madalyalar takılacak sıralamaya girenlere. Hayal kırıklığına uğraması çok zamanını almayacak ne yazık ki. Çok uzakta değil, bir kavşak sonra sona erecek bu yarış. Arabalar son sürat yerlerinde fırlayacaklar, kornalar selektörler havalarda uçuşacak. Bir anda araçlar 80-90-100 kilometrelik ve hatta daha da yüksek hızlara çıkacaklar. Aradan daha bir dakika geçmeden diğer kavşağa varmış olacaklar. Ne ödül, ne madalya, ne de bunca gayreti takdir edecek bir kimse. Kavşakta yine kırmızı yanıyor olacak, yine beklenecek, yine aynı araçlar, yine aynı bekleyiş, yine aynı heyecan. Bekleme yerlerinde bir iki değişiklik olmuş olacak, bir iki araç kafileye eklenmiş, bir iki araç ayrılmış olacak. Değişen sadece bu. Değişmeyense bu yarışın her gün, her kavşakta, hep aynı şekilde cereyan ediyor oluşu ve sonsuza kadar sürecekmiş gibi durması.

Katre-i Matem

Mayıs 29th, 2009

kmTarihle ilgilenen insanların hepsi aynı şeyleri düşünmüştür sanırız. Bir zaman makinesi olsa da süzülüversek bilinmeyen bütün günlerin üzerinden diye. İlkçağlara gidip o zamanın şehirlerinde dolaşmak. O zaman anakent kabul edilen birkaç bin nüfuslu şehirlerin sokaklarına, evlerine, insanlarına bakmak. Savaşlardan sosyal hayata kadar her şeyi yerinde görmek ne kadar ilginç olurdu. Büyük Roma acaba cidden büyük bir Roma mıydı? Hunların konuştuğu dil bugünkü Türkçeye ne kadar benziyordu? İpek yolu ne kadar işlekti? Haçlıları karşılayan Selçuklu kuvvetleri hiç ümitsizliğe kapılmış mıydı? Osman Bey, babasından beyliği devraldığında torunlarının neler yapacağını tahmin etmiş miydi? Bunlar gibi binlerce sorumuz var, belki de hiç cevabını alamayacağımız. Geçmişin ana hatlarını tarihçiler çizerken, aralarda kalan boşlukları da romancılar doldurur kimi zaman. İşte Katre-i Matem de bu tür romanlardan biri. Bir zaman makinesi gibi alıyor okuyucuyu ve Lale Devri’nin orta yerine bırakıveriyor. Olaylar, tarihi olarak doğru. Boşluklar, merak duygumuzu bir nebze olsun tatmin edebilecek kadar güzel doldurulmuş. Bir de işin içine mükemmele yaklaşan anlatım güzelliği girince okuyucunun dünyasından bir süreliğine kopmaması için hiçbir sebep yok. Son zamanlarda yazılmış Katre-i Matem ayarında kitap yok.

Yazar İskender Pala. Kapı yayınlarının yayımladığı kitap 480 sayfa. Sayfa sayısının çokluğuna bakmayın zira kitap bitince keşke bir 480 sayfa daha uzasaydı hikâye diyor insan. Hikâye Lale Devri’nde geçiyor. Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminin başladığı yıllar. Padişah 3. Ahmet ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa barış yanlısı siyaset izledikleri için ülke birkaç yıllığına savaşlardan uzak duruyor. Refah döneminde İstanbul baştan inşa ediliyor adeta. Köşkler yaptırılıyor, eğlence âlemleri düzenleniyor ve şehir bir lale bahçesine dönüyor adeta. Bu devrin son yıllarında biz de okuyucu olarak dolaşıyoruz. Bazen bir köşkteki bir âleme gidiyoruz bazen tımarhaneye. Mecnun olmuşların müzik dinleyerek tedavi olmalarını izliyoruz. Rast makamı neşe veriyor Kuçek makamı duyarlılık; Saba makamı cesareti artırıyor Zirgule makamı uykuyu. Rehavi makamı sonsuzluk hissi veriyor Hicaz makamı alçakgönüllülük. Külhanbeylerinin sığındığı hamam külhanına gidip kardeşlik yeminlerini dinliyoruz sonra Mevlevi tekkesine gidip Şeyh Efendi’nin sohbetine katılıyoruz. Bir lale bahçesine girip, lale yetiştiren adamdan bu çiçeğin tarihçesini dinliyoruz. O zamanda yüzlerce altının nasıl bir laleye sayıldığını izliyoruz açık artırmada ve hayret ediyoruz. Yeniçeri kahvelerine giriyor, yeniçerilerin nasıl bozulduklarını, memlekete nasıl zarar verdiklerini görüyoruz ve isyan hazırlıklarına kulak veriyoruz. Sonrasında Patrona Halil isyanı oluyor. Şehrin nasıl yakılıp yıkıldığını izliyoruz üzüntüyle. Ve aşk. Bir aşığı izliyoruz, aşkının peşinden nasıl canından geçtiğini, neleri göze aldığını ve aşkın bir insanı nasıl halden hale soktuğunu görüyoruz. Kaybedilen bir aşkın acısının gölgesinde süren hikâye boyunca doğu klasiklerinden hikâyeler dinliyoruz zaman zaman. Bostan’dan, Gülistan’dan, Mesnevi’den ve daha kim bilir kimlerden.

66 sorudan oluşuyor kitap. Lale’nin Ebced hesabındaki karşılığı olan 66. Fedakarlığın sınırını taşırabilir misin? Bulduğunu kaybeden ne hisseder? Sevmenin cinnet ile cennet arasında olduğunu kim bilebilir? Bir dakika yüz yıl sürer mi? Soruları 66’ya kadar çıkıyor.

“Her kimde şu özellikler yoktur, aklı tam sayılmaz. Kişi odur ki dünya malından ihtiyacı kadar alıp fazlasını yoksullara dağıta. Tevazuu şereften daha fazla seve. İlim istemekten bıkmaya. Başkalarının ihtiyacını görmekten bıkmaya. Başkalarının iyiliklerini büyütüp kendi iyiliğini hiçe saya. Herkesi kendinden üstün göre”

“Bir şeyi çok ümit etmek ümide köle olmaktır”,“Fakirliğin en büyüğü ahmaklık, zenginliğin en üstünü akıldır”,“İnsanın giyebileceği en iyi elbise güzel ahlaktır.”,“Akıl tamam olduğu vakit söz azalır”

“Akıl insana bahşedilmiş en muhteşem ama o derece de yalın bir melekedir. İnsanlar aklın bizi yönlendirdiğini zanneder. Hakikatte ise aklı yönlendiren bir olumlu bir de olumsuz müteharrik vardır. Gönül ve nefs. Aklımız gönlümüzün önüne düşünce insan kendi yaradılışına uygun şeyler üretir. Nefsin önüne düşünce sapkınlık başlar. Bu dengeyi kurma noktasında insana irade gücü verilmiştir.”

Kitaptan hoşumuza giden birkaç cümleyi aktardık buraya. Gül bahçesinde yatan kişi bir an önce uyanmayı ister. Fakat zindanda uyuyan ebediyen uyumaktan yanadır. Çünkü uyanırsa yeniden zindanda olacağını bilir. Gündelik hayatın bize vurduğu zincirlerden bir süreliğine de olsa kurtulmuş olduk Katre-i Matem sayesinde. Gül bahçesi değil de lale bahçesinde geçen bu küçük düş için İskender Pala’ya teşekkür etmeliyiz.

Bir Bardak Su, Malatyasporsuz Lütfen

Mayıs 22nd, 2009

Sanki Karamanoğlu Mehmet Bey sağ imiş de ferman buyurmuş: “Bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Malatyaspor’dan başka konu konuşulmayacaktır” diye. Malatyalılar da ikiletmemişler bu fermanı, gecelerini gündüzlerini Malatyaspor konuşarak geçirir olmuşlar. Memleketimizde konuşmaya değecek tüm konular bir şekilde gündemden düşmüş, bütün mevzular önemini yitirmiş durumda. Dünyada neler olup bittiği umurumuzda değil zaten. Savaş mı oluyor, kıtlık mı var, dünyanın ortalama ısısı ne kadar yükseldi bilmiyoruz. Ülkemizde neler olduğunun dahi pek farkında değiliz. Sokaktan bir vatandaşı çevirip memleketle ilgili birkaç soru sorsak samimi yanıtlar alamayacağız. Kriz neden çıktı ve bizi ne ölçüde etkiledi bilmiyoruz. Dalga dalga tutuklamaların gerçekleştirildiği meşhur soruşturmanın aslını feslini, adından başka bir şeyini hiçbirimiz bilmiyoruz. Burada bilmediklerimizi sıralayacak değiliz. Zira bilmediklerimizi ayağımızın altına alırsak başımız arşa değer. Önemli olan bilmiyor olmamız değil de bilmek için kılımızı kıpırdatmıyor olup bir de üstüne tüm düşünsel mesaimizi Malatyaspor’a ayırıyor oluşumuz.
Ortalama bir insanın hayatını bir kimyasal karışım gibi formülize etmeye çalışabiliriz. Bir hayatın değişik bileşenleri vardır. Yemek yemekten uyku uyumaya kadar değişik faaliyetlerin yanında çalıştığı işinden hobilerine uzanan bir çeşitliliği vardır bu hayatın. Kişinin özelliğine göre çeşitlilik artar ya da azalır. Hobiler bu çeşitliliğin içerisinde önemli bir yer tutar. İlgi alanlarının çeşitliliğine göre kişilerin kültürel zenginlikleri de çeşitlilik gösterir. Bir insanın ilgi alanları sanat, edebiyat, spor, siyaset, sinema, tiyatro, otomobil, fotoğrafçılık, avcılık ve aklımıza gelmeyen onlarca daldan biri ya da birkaçı birden olabilir. Bu alanların çeşitliliğine ve alandaki bilgi birikimine göre kişinin kültür seviyesini değerlendiririz. Kültürlü bir insan olarak görürüz karşıdakini ya da tam tersi. Bir insanın kültürel faaliyet olarak sadece futbolu seçmesi kötü bir şey değil, zevkler tartışmaya açık da değil. Kimseye neden futbol seviyorsun diyemeyiz, bir futbol takımı neden bu kadar önemli senin için de diyemeyiz. Fakat bir zevkin bir insan için hayati önem taşıması, fanatizm derecesinde bağımlılık yaratması, her zaman her yerde konuşulan yegâne mevzu olması bize biraz tuhaf geliyor.
Televizyonda hasbelkader bir futbol haberine rastlıyoruz. Bir futbol takımı UEFA kupasını almış. Final maçı Türkiye’de oynanmış. Bayanlı erkekli, kalabalık bir grup kutlama yapıyor. İzlerken Malatya’ya dönüyoruz zihnimizden. Bir bayanın futbol müsabakasına gitmesi imkânsız geliyor bize. Biz erkek halimizle midemize güvenemezken stadyuma gidip hayatımızda duymadığımız küfürleri duymak için, bir bayan nasıl gitsin. Erkek egemen bir zevk olan futbol bir açıdan da insanların stadyuma gidip küfrederek rahatlama yolu olmuş durumda. İnsanlar psikolojik problemlerini alt etmek için bir terapi metodu olarak stada gidip küfrediyorlar. Konuşma ihtiyaçlarını gidermek için gece gündüz futbol konuşuyorlar. Gerçeklerden kaçmak için futbola sığınıyorlar. Etraflarında dönen dünyaya gözlerini yumup düşünmeleri gereken her şeyi bilinçaltına iterek sadece futbola odaklanıyorlar.
Son zamanlarda Malatya’da Malatyaspor mevzu konuşulan konuların yarısından çoğunu oluşturuyor. İki çift laf ediliyorsa birisi muhakkak Malatyaspor. Takımın ligden düşmesinin sorumluları aranıyor. Valisinden Belediye başkanına kadar devlet erkânına neden işlerini güçlerini bırakıp takımla ilgilenmiyor diye hakaret derecesinde sözler söyleniyor. Şehrin başka hiçbir sorunu kalmamış gibi esasında normal olan bu ligden düşme olayı trajedi haline getiriliyor. Hâlbuki ligden düşme diye bir kavram varsa Malatyaspor’un düşmüş olması da normal bir şey. Neticede bir takım düşecekti, o da Malatyaspor oldu. Daha güzel futbol oynarsa takım tekrar çıkar sonraki senelerde. Birinci lige de çıkma ihtimali var, lig şampiyonu olma ihtimali dahi var. Spor sağlık için yapılır, zevk için izlenir. Şampiyon olmasa dahi izlenme zevki vererek tatmin edebilir taraftarları, eğer amaç zevk almaksa. Malatyaspor taraftarlığının bir zevk ve hobi olmanın dışına çıkmış ve travma halini almış olduğunu görüyoruz bugünlerde ve ümit ediyoruz ki böyle devam etmez, taraftarlık fanatizmden sıyrılır da gündelik hayatımızın normal, güzel bir zevki haline gelir ilerleyen zamanlarda.

Hastalıklar

Mayıs 15th, 2009

Hasta olmadan sağlığının kıymetini bilmiyor insan. Her şey zıddı ile bilinir. Gece olmadan gündüzün, yokluk olmadan varlığın kıymetini bilemeyiz. En değerli varlıklarımız olan sağlık ve boş vaktin kıymetini de sağlığımızı yitirmeden, ömrümüz gelip geçmeden anlayamıyoruz. Bazen grip gibi ufak tefek rahatsızlıklar geçirmesek hiç bilmeyeceğiz sağlığımızın ne kadar kıymetli olduğunu.
Hastalığın iyi bir yanı yok deriz, hastalık bahsi geçtiğinde de Allah vermesin deriz. Fakat her hastalık insanı ölüme götürmüyor. Grip, soğuk algınlığı, nezle gibi hastalıklar aslında farklı bir açıdan bakılırsa insan için faydalı bile oluyor. Sağlığımızın ne kadar önemli bir varlık olduğunu daha iyi anlıyoruz en başta. Vücudumuz sağlıklıyken tembellikten, üşengeçlikten yapmadığımız işler için kendimize kızıyoruz. Düşünecek çok vakti oluyor insan hasta olunca. Bir derdi olanın vakti kolay geçmiyor. Hasta olunca da günler uzadıkça uzuyor. Kıymetini bilmediğimi her şeyi düşünecek zamanımız oluyor böylelikle.
Hastalık bize acziyetimizi anlatıyor. Kendimizi ne kadar da büyük görürüz. İşte o koskoca bizler, gözle görülmeyecek kadar küçük bir virüsün etkisi ile nasıl da yerlere seriliyoruz. Sonrasında da düşünüyoruz ne kadar da acizmişiz diye. Gerçekten de insan çok aciz. “Benim” dediği vücuduna ve organlarına söz geçiremeyecek kadar aciz. Gözle görülemeyecek bir virüsle savaşamayacak kadar güçsüz. Hastalık aslında nimettir bu açıdan bakıldığı zaman. Bize kim olduğumuzu hatırlatan, dünyaya sadece keyif almaya gelmediğimizi söyleyen, acizliğimizi de göstererek bunu ispatlayan bir nimettir hastalık.
Hastalık insana ölümü hatırlatır. Bir derde duçar olan genç de olsa ölümü düşünmeye başlar. Bu dünyaya gönderilişinin amaçsız olmadığını düşünür ve ahretine yönelik çaba göstermesi gerekliliğini daha iyi anlar. Hastalık bulunmaz bir nasihat olmuş olur hasta kimse için. Hem hasta olan kimsenin ibadeti sağlıklı olan kimseninkine göre daha güçtür. Hiçbir sebebi yokken dahi insanlar ibadetlerini aksatırken, hasta bir insanın ibadetini sürdürmesi çok daha fazla kıymetli olur. Hasta insanın ibadetinin sevabı daha çok olacağı gibi, hastalığı vesilesi ile ve de ibadetindeki ciddiyeti sayesinde geçmiş günahlarının cezasını hastalıkları ile çekmiş olur, günahlarının cezasını ahretine bırakmadan dünyada iken ödemiş olur.
Hasta insanın maddi vücudu etki altında olduğu için maddi zevkleri alamamaya başlar. Maddi zevkleri alamayan insanın mecburen döneceği taraf maneviyattır. Hastalık insanın manevi dünyasının genişlemesi için bir fırsattır. Allah sevmediği kulundan çok sevdiği kuluna maraz verirmiş. Dert böylelikle insanın Rabbi tarafından sevildiğine bir delil olur, böyle bakan insanı sevindirir. En büyük dertleri insanlığın en büyükleri çekmiştir. Hazreti Eyyüb’ün çektiği hastalıklar binlerce yıldır örnek olmuştur hepimize. Tüm dertlerine rağmen sadece kalbine ve diline hastalık gelince dua etmiş, Allah’ın zikrinden kendini alıkoyan bu rahatsızlığın kısmen defini istemiştir. Hastalık kötü bir şey olsa idi Allah sevdiği kullarına vermezdi. Bu kullar da hastalığı mükâfat, hediye olarak alıp kabullenmezdi.
Allah kimseye kaldırabileceğinden fazla yük vermesin. Hastalıkları övmekteki amacımız hastalık isteğimiz değil tabi ki. Kimse hasta olsun istemeyiz. Gayemiz zaten hasta olan, bilhassa bu sıralar salgın grip hastalıklarından, mevsim değişikliğine bağlı soğuk algınlıklarından muzdarip olanlara bir nebze teselli vermek. Peygamberimiz hasta olunca tedavi olun, şifa arayın diyor. Biz de tüm hastalara şifa diliyoruz. Hastalıklarını kayıp değil de büyük manevi kazançlarla dolu bir zaman olarak geçmesini temenni ediyoruz.

Krize İslami Reçete

Mayıs 8th, 2009

Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz. Dolayısı ile nihayet derecede muntazam şu kâinat da hâkimsiz değil. Bu kâinatın bir Yaradan’ı var. İnsan sahipsiz olmadığı gibi yönergesiz de değil. Yaratıcı; insanın dünya hayatında karşılaşacağı her problem için bir çözüm yolu göstermiş ve neticede tercihi de insanın kendisine bırakmıştır. Biz insanlar için, eğer bilirsek, Yaradan’ın sözünü dinlemekte bir hayır vardır.
Ekonomik sistemlerden bahsederken Komünizm’den ve Kapitalizm’den bahsettik. Komünizm ölmek üzere olduğu için dünyada şu an için geçerli olan sistem Kapitalizm. Krizlerin ve sorunların çıkış yolunu arayan dünya ekonomistleri sürekli devletlerin neler yapmaları gerektiğinden bahsediyorlar. Yardım paketleri açıklanmalı, sosyal güvenlik sistemlerinde değişiklikler yapılmalı, iç piyasa harcamaları şöyle olmalı, ihracatlar şu seviyelere çıkmalı gibi günü kurtarma eksenli mevzulardan bahsediliyor. Bize göre krizler bu şekilde çözüm bulmaz, sadece ötelenir. Karşılıksız paraların basılması, bilinçsiz krediler dağıtılması ile başlayan bu kriz devletlerin ellerini ceplerine atarak bu balonu patlatmaları ile şimdilik son bulabilir, lakin çözüm insan eksenli olmayınca sorunlar birkaç sene sonra daha şiddetli olarak yeniden gündeme gelir. Aynı sorunları yaşamamak için, üretilecek çözümlerin daha insan eksenli olması gerek. Bakalım dinimiz ekonomik konularda neler söylüyor bize.
En başta İslam faiz alıp vermeyi yasak ediyor. Faiz, sermaye sahibinin emek harcamadan para kazandığı bir enstrüman. Faizin yüksek olduğu piyasalarda sermaye sahipleri yatırım yapıp iş kapısı açacaklarına zahmete ve riske girmeksizin paralarını faize yatırarak kazanç sağlıyorlar. Bugün ülkemizde 4 milyona yakın işsiz var ve küresel krizin en belirgin etkilerinden birisi de işsizlik. Meşhur ekonomist Keynes dahi “Para, İstihdam ve Faiz Genel Teorisi” adlı eserinde: “Faiz, istihdam üzerinde şaşılacak bir etkiye sahiptir, faiz istihdam düzeyini sınırlamaktadır” demektedir. Hatta 1929 senesindeki küresel ekonomik buhranda bir araya gelen ekonomistler istihdamı artırmak için faizi kaldırmayı bile düşünmüştür. Durum ortada, faiz gibi bir kavram olmasa idi bu kadar işsizlik olmayacaktı. Allah’ın sözünü dinlese idik daha az acı çekecektik.
Dinimiz israf etmeyi yasaklamıştır. Araf suresi 31. ayette: “Ey Âdem’in evlatları! Her namaz vaktinde mescide giderken, süsünüz olan elbisenizi giyinin. Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.”deniliyor. İsraf açık bir şekilde yasaklanmış. Günümüz ekonomik yapısında çok fazla üretim olduğu için insanlar çok fazla tüketmeye teşvik ediliyor. Çöplere giden ekmek geliyor aklımıza israf denilince. Peki ya çöpe giden cep telefonlarını düşündünüz mü? Ülkemizin milyarlarca doları sadece cep telefonları yüzünden çöpe gitti son yıllarda. Kalem kalem yazarsak yer kalmaz ama israf ettiklerimizi tasarruf etseydik, bu krizlerden bu kadar etkilenmezdik demeden edemiyoruz.
Ülkemizde ve dünyada göze çarpan bir diğer sorun da gelir dağılımındaki adaletsizlik. Türkiye’de nüfusun %1′lik bir kısmı zenginliğin %50’sine sahip. Gelir dağılımındaki bu adaletsizlik her türlü sosyal soruna da kaynaklık ediyor aynı zamanda. Komşusu aç iken tok yatmama örneğini düşünürsek insani sorumluluklar noktasında Allah’ın bizden istediklerinden ne kadar uzak kaldığımızı daha iyi anlarız. Zekât gibi bir müesseseye sahip olan bu din aslında toplumun refah seviyesinin topyekûn yükselmesini öngörüyor. Hazreti Ömer zamanında bu müessesenin uygulanması ile ülke zenginlikte öyle bir noktaya varmıştır ki, yeni doğan bebeklere dahi maaş bağlatılıyordur artık. Zengin olanın malını fakir olanla paylaşması, açlığı, yoksulluğu ve bunların yol açtığı suçları ve acıları ortadan kaldıracak bir çözüm yoludur ki zengin olanın malına da zarar vermez bu durum. Düşünülürse, bilakis faydası vardır. Hem Kuran-ı Kerim’de de değişik ayetlerle mal yığmak kötülenmiştir. Mesela Tevbe suresinin 34. ayetinde: “Altını, gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları acı bir azabın beklediğini müjdele!” deniliyor. Demek ki mal yığmak Allah’ın hoşuna giden bir davranış değil. Ekonomik açıdan da baktığımız zaman yastık altı tabir ettiğimiz bu paraların ekonomik anlamda hiçbir faydası, ekonomiye hiçbir katkısı yoktur.
İslam her konuda olduğu gibi ekonomik konularda da insanlara yol gösteriyor. Yukarıda bazı temel konulardan; faizden, tasarruftan ve zekâttan bahsettik. Bahsedilecek konular artırılabilir. Fakat kısaca özetlemek gerekirse; sadece ekonomik konularda değil, hayatımızın her konusunda Allah’ın sözünü dinlersek/dinleseydik; hayat bizim için daha kolay ve yaşanılır olur.

Kapitalizm’in Sonu

Mayıs 1st, 2009

Kapitalizm’in sona ereceği filan yok. Bir vakit Francis Fukuyama adlı bir bilim adamı “Tarihin Sonu” diye bir tez ortaya atmıştı. Ekonomik ve politik kurumlar gittikçe birbirlerine yaklaşacak, pazar ekonomisi dünyaya hakim olacak ve burjuva, liberal, demokratik bir toplum ortaya çıkacaktı. Kapitalizm bütün insanları birbirine yaklaştıracak, teknolojinin ateşlediği kapitalizm, yarattığı olağanüstü zenginlikle evrensel ve eşit haklara dayalı liberal rejimin serpilmesine hizmet edecekti. Fukuyama bu teoriyi ortaya attıktan sonra onlarca savaş oldu dünyada. Terör saldırıları ayyuka çıktı, ekonomik krizler dünyayı sarstı. Biz de bunları izlerken Orhan Veli’nin dediği gibi: “İnanma ceketim inanma, kuşların söylediklerine, benim mahrem-i esasim sensin, kuşlar bu yalanı her bahar söylerler” dedik. Kendi gerçeklerimizle baş başa kaldık. Ne tarih biter ne kapitalizm insanlara mutluluk sağlar, ne de diğer yönde düşünenlerin dedikleri gibi kapitalizm sona erer.

Ekonomik ve politik bir sistemin ortadan kalkması öyle suyun buharlaşması gibi rahat bir hadise değildir. Feodalite yıkılıp krallıklar kurulurken çok kan döktü insanlar. Aynı insanlar krallıkları yıkarken de çok kan döktüler. Ulus devletler de kanla kuruldu, demokrasiler de. Faşizm’den Komünizm’e kadar her ideoloji gelirken de giderken de pahalıya oturdu insanlığa. Şimdi birileri Kapitalizm’in çökmesinden bahsediyor ki kolay değil. Kapitalizm kolay çökmez, çökse de postu pahalıya satarak çöker. Bu da kimsenin işine gelmez.

Bir diğer konu da Kapitalizme alternatif olacak bir ekonomik sistemin olmaması. Ekonomik sistemlerin tanımları yapılırken üretim araçlarının kimde olduğuna bakıyor bizim kitaplarımız. Üretim araçları özel mülkiyetteyse kapitalizm, devletteyse komünizm. Soğuk savaş sona erdiği için Komünizm’in adını dahi anmıyoruz. Elimize bir tek kapitalizm kalıyor, biz de bununla yaşıyoruz. Okullarımızda ekonomi derslerinde Kapitalizm anlatılıyor. Bu sisteme göre nasıl yaşanacağını öğrenen insanlar bir sonraki kuşakta öğretmen de oluyorlar, ekonomiyi idare eden de. Fakat belirleyici her zaman insan oluyor. İnsan davranışları formülize edilemediği için sistemler her zaman aksamaya mahkum.

Milyarlarca insanın yaşadığı bu dünyada kaynaklar giderek azalırken meşhur “Laissez faire=bırakınız yapsınlar” kavramı gereğince davranışlar mümkün mertebe serbest bırakılıyor. Üretim araçlarını elinde bulunduran özel teşebbüs her zaman daha fazla üretmeye çalışıyor. Çok üretim, çok tüketimin olmasını gerektiriyor. Kaynaklar sınırlı olduğu için insanların alım gücü de bir yerde tıkanıyor.Sistem daha önce dolaşımda olan nakit paranın altına endeksli olmasını gerektiriyordu. 2. Dünya Savaşı sonrasında yapılan uluslararası bir anlaşma ile (Breton Woods) bu gereklilik kağıda döküldüyse de 70′li yılların başında Amerika tek taraflı olarak feshetti bu anlaşmayı. Sonrasında işler karıştı tabi ki. İnsanların alım gücü yavaş yavaş şişirilmeye başlandı. Olmayan paralar kredilerle ve kredi kartlarıyla tedavüle sürülmüş gibi oldu ve üreticiler daha çok üretsinler diye tüketim körüklendi. Sonrasında ekonomik krizlerle yaşamaya başladık. Olmamasına rağmen harcanmış olan paralar üreticiye ya da bankaya ödenmedi. İnsan davranışları formülize edilemedi.

Kapitalizm sona ermeyecek tabi ki. Kabuk değiştirecek, değişecek, yenilenecek. Kendine bir çıkış yolu bulacak ve insanlık bir süre daha rahat edecek. Çözüm insan eksenli olmayacak. Kağıt üzerinde yazıp çizecekler dünyayı yönetenler ve yardım paketleri, destek paketleri açıklayacaklar. Sorun birkaç seneliğine rafa kaldırılmış olacak.

Esasında yapılması gereken; sorunları insan eksenli çözmeye çalışmak. Üretimin körüklendiği bu sistem sermayenin büyük grupların eline geçmesi neticesinde tüketici bulamayacak bir gün. Sistem sermaye sahipleri ile geri kalan dünya arasındaki uçurumu açtıkça ortaya garip bir manzara çıkacak. Malını kime satacağını bilemeyen üretici, alım gücü sıfıra yaklaşan büyük bir çoğunluk, ekonomik krizlerle boğuşan devletler ve her gün daha da azalan kaynaklar…

İstatistiki Bilgiler

Nisan 24th, 2009

Türkiye İstatistik Kurumu’nun son zamanlarda yayınladığı bazı istatistikî bilgilerin özetlerini veriyoruz bu hafta. Umarız ilginizi çeker.
Türkiye’de 2009 senesi itibariyle 13 milyon 842 bin 518 adet motorlu araç trafiğe kayıtlıdır. Bunlardan 93 bin 664 tanesi Malatya ilindedir. Malatya ilinde 44 bin 833 otomobil, 3745 minibüs, 1105 otobüs, 14412 kamyonet, 4324 kamyon, 8195 motosiklet, 16716 adet de traktör trafiğe kayıtlıdır.
Hava kirliliği oranına baktığımız zaman, Kükürt dioksit açısından en kirli il ortalama 201 µg/m3 ile Tekirdağ, partiküler madde açısından da en kirli il ortalama 177 µg/m3 oranı ile Kahramanmaraş’tır. Malatya’nın Kükürt dioksit ve partiküler madde oranları ise sırası ile 7 µg/m3 ve 11 µg/m3 olarak gerçekleşmiştir.
Türkiye genelinde kurulan şirket ve kooperatif sayısı geçen yıla oranla %25,5 azalmıştır. Kurulan ticari unvanlı işyeri sayısı da geçen yıla göre % 15,3 azalmıştır.
Mart ayında tüketici güven endeksi % 1,04 artarak % 74,77 oranına yükselmiştir. Endeks geçtiğimiz Kasım ayında % 66,88 ile geçtiğimiz yılın ne düşük seviyesini görmüştür. Bunun yanında satın alma gücü, genel ekonomik durum, iş bulma olanakları ve tasarruf etme ihtimali endeksleri son aylarda düşük seviyelerde seyretmektedir. ÖTV indiriminden dolayı; dayanıklı tüketim malı alma ihtimali ve otomobil satın alma ihtimali endeksleri Şubat’tan itibaren artış göstermiştir.
Türkiye genelinde işsiz sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyon 59 bin kişi artarak 3 milyon 650 bin kişiye yükselmiştir. İşsizlik oranı ise 3,9 puanlık artış ile % 15,5 seviyesinde gerçekleşmiştir. Kentsel yerlerde işsizlik oranı 4,2 puanlık artışla % 17,2, kırsal yerlerde ise 3,4 puanlık artışla % 11,8 olmuştur.
Bu dönemdeki işsizlerin; % 74,4′ü erkek nüfus, % 61,5′i lise altı eğitimli, % 22,1’i bir yıl ve daha uzun süredir iş aramaktadır. İşsizler sıklıkla (% 31,8) “eş-dost” vasıtasıyla iş aramaktadır.% 90′ı (3 milyon 284 bin kişi) daha önce bir işte çalışmıştır. Daha önce bir işte çalışmış olan işsizlerin % 42,6’sı “hizmetler”, % 26,5’i “sanayi”, % 19,9’u “inşaat”, % 8,8’i “tarım” sektöründe çalışmış, % 2,2’si ise 8 yıldan önce işinden ayrılmıştır. İşsizlerin % 30,1’ini çalıştığı iş geçici olup işi sona erenler, % 23’ünü işten çıkarılanlar, % 13,5’ini kendi isteğiyle işten ayrılanlar, % 8,5’ini işyerini kapatan/iflas edenler, % 7,7’sini ev işleriyle meşgul olanlar, % 7,1’ini öğrenimine devam eden veya yeni mezun olanlar oluşturmaktadır.
Yaptığı işten ötürü herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı olmadan çalışanların oranı, önceki yılın aynı dönemine göre 0,1 puanlık artışla % 40,8 olarak gerçekleşmiştir. Bu dönemde, geçen yılın aynı dönemine göre tarım sektöründe sosyal güvenlikten yoksun çalışanların oranı % 85,9’dan % 84,5′e, tarım dışı sektörlerde % 28,9’dan % 28,6’ya düşmüştür.
2007/’08 piyasa döneminde tüm sebzeler için yurtiçi üretimin yurtiçi talebi karşılama derecesi % 106,6, kişi başına tüketim ise 276 kg olarak tahmin edilmiştir. Toplam sebze arzının büyük bir kısmı yurt içinde tüketilmiş, sadece % 6,4’lük bölümü ihraç edilmiştir. Taze soğan, domates, kuru soğan ve biber en fazla oranda ihraç edilen ürünler olarak dikkati çekerken, toplam sebze ihracatının %46,8’i AB ülkelerine yapılmıştır. Toplam sebze üretiminde en büyük paya sahip domatesin işlenmiş ürünleri dâhil yeterlilik derecesi %111,5, kişi başı tüketimi 109,8 kg olarak gerçekleşmiştir. Yani Türk insanı en fazla domates tüketiyor.
Kök ve yumru sebzeler grubunda seçilmiş ürünlerden kuru soğanda yeterlilik derecesi %111,2 ve kişi başına tüketimi 21,2 kg ile en yüksek değere sahip iken, bunu turp, taze soğan ve havuç izlemektedir. Bu ürün grubunda kişi başına tüketimin en az olduğu ürünler turp ve sarımsaktır. Bu ürünlerin kişi başı tüketimleri sırasıyla 1,9 kg ve 0,8 kg olarak hesaplanmıştır. Meyvesi için yetiştirilen sebzeler grubunda seçilmiş ürünlerden domates, biber ve hıyar yeterlilik derecesi yüksek olan ürünler arasında yer almaktadır. Bu ürün grubunda 0,5 kg ile kişi başı tüketimin en düşük olduğu ürün bamya iken, en yüksek olduğu ürünler 109,8 kg ile domates ve 51,9 kg ile karpuzdur. Diğer sebzeler grubunda, yeterlilik derecesi en fazla olan ürün %105,1 ile pırasa iken, kişi başına tüketim bakımından en büyük değer 6,9 kg ile lahana, 5,3 kg ile marulda tahmin edilmiştir. Bu ürün grubunda en düşük kişi başına tüketimin olduğu ürün semizotudur
2009 Mart ayında finansal yatırım araçlarından Euro, ÜFE ile indirgendiğinde % 4,70, TÜFE ile indirgendiğinde % 3,86 ile en yüksek oranda aylık reel getiri sağlamıştır. ÜFE ile indirgendiğinde yatırım araçlarından, Mevduat Faizi % 0,70, Dolar % 2,60 ve Külçe Altın % 1,11 oranında aylık reel getiri sağlarken, Borsa Endeksi %-3,90 oranında yatırımcısına kaybettirmiştir. TÜFE ile indirgendiğinde ise Dolar % 1,78 ve külçe Altın % 0,30 oranında aylık reel getiri sağlarken, Mevduat Faizi %-0,11 ve Borsa Endeksi % -4,67 oranında yatırımcısına kaybettirmiştir
İmalat sanayinde kapasite kullanım oranı, geçen yılın aynı ayına göre 16,5 puan azalmış ve %64,7 seviyesinde gerçekleşmiştir. İç pazardaki talep azalması kapasite kullanım oranının azalmasının en temel nedenidir. Üretim miktarları ise bir önceki aya oranla % 3,5 artmıştır, Nisan ayında daha fazla artacağı tahmin edilmektedir. Aylık sanayi üretim endeksi ise geçen yıla oranla % 23,7 azalış göstermiştir. Aylık Sanayi Ciro Endeksi, 2009 yılı Şubat ayında 2008 yılı Şubat ayına göre % 15,5 azalış gösterirken, bir önceki aya göre % 0,6 artış göstermiştir.

Bir Sürgünün Anıları

Nisan 19th, 2009

birsurgununanilariAziz Nesin diyince akan sular durur. Türk yazınının yetiştirdiği en büyük kalemlerden birisidir Nesin. Her yazardan kolaylıkla bahsedebilirim ama konu Aziz Nesin olunca ister istemez duraksıyorum. Nesin’le henüz 6 yaşımdayken tanıştım. İki tane kitabı vardı elimde, adıma imzaladığı. Belki yüzyüze de tanışmışımdır bu esnada ama hatırlayamıyorum. Kapaklarda “okuyan bir ailenin ferdi olan…” diyerek yazmıştı adımı. O günden sonra çok kitap okudum ama hep farklı bir yeri oldu Aziz Nesin’in. Ülkemizin insan malzemesi noktasındaki sıkıntılarını bu kadar güzel dile getirebilecek, bu kadar esprili anlatabilecek başka bir yazar daha zor gelir. Her okuduğum hikayesinde bu ülkeden bir şeyler buldum. Kendi hayatımdan parçalar okuyor gibi oldum. Memleketimizin bazı gerçeklerinin onca yıla rağmen değişmediğini ve kolay değişecek gibi de olmadığın fark ettim. Aynı anda gülmek ve üzülmek olası bir şey belki ama aynı anda hem güldürüp hem de düşündürmek zor şey olsa gerek.

Aziz Nesin’in bence en güzel kitabı Bir Sürgünün Anıları’dır. Daha önce de defalarca okuduğum bu kitabı bu aralar bir kere daha okudum. 158 sayfalık kitabı Nesin Vakfı basmış. Ben de okudum, bir daha okumak kaydıyla. Kitap Aziz Nesin’in hayatından bir kesiti anlatıyor. 1947 senesinde, arka yüzünü henüz bastırmadığı, Türkiye-Amerika ilişkilerini eleştirdiği bir broşür yüzünden 10 ay hapis yatan Nesin buradan da Bursa’ya sürgüne gönderiliyor. 4 ay ve 10 gün için. Kitabın başında yazar şöyle diyor:

“Sevgili Okurlarım
Bu dizide topladığım yazılar hikaye değildir. Hikayede de az çok yazarın kendisi, kişiliği bulunur elbet. Ama bu kitapta okuyacaklarınız gerçek yaşamımdan bir bölüm olan benim sürgün anılarımdır. Size o günlerin acı, çok acı olduğunu söylemeyeceğim. En acı günler bile üzerinden yıllar geçtikten sonra, dalında dura dura ballanan meyvalar gibi tatlılaşıyor. Şimdi sürgünde geçen o acı günlerimi andıkça gülüyorum. Anlatınca da dinleyenler gülüyor. Bunları siz de gülesiniz diye yazdım.”

Nesin bir kış günü kelepçeli bir halde, jandarma nezaretinde şehre getiriliyor. Hapisten yeni çıktığı için cebince ancak bir hafta yetecek kadar parası var, üstü başı dökülüyor, tüm eşyası eski bir battaniye içine sarılmış vaziyette. Bilmediği bir şehir olan Bursa’da. Herkesin komünizmden korktuğu bir zamanda komünist olarak mimlenmiş, eşi dostu bile öcü gibi kaçıyor kendisinden. Bursa’da tanıdığı insanlar var ama yolda görünce arkalarını dönüp kaçıyorlar. Çoğu zaman açlıkla başbaşa. Cebimdeki beş kuruşla simit mi alsam çay mı içsem ikilemiyle başbaşa geçirilen dört ay.

Aklımda en fazla kalan bölümlerden birisi bir dolandırıcı ile arkadaşlık ettiği kısım. Ben de sık sık Aziz Nesin’in bu tecrübesinden faydalanmışımdır hayatım boyunca. Nesin kitapta kendisinden para sızdıran ve fazlası ile geri ödeyeceğini söyleyen bir adamdan bahsederken şöyle diyor: “Bütün bu numaraları çok iyi bilirim. Dolandırıcılığın baş kuralı bu numaradır: boyuna vadedeceksin. İnsafsızca, merhametsizce vadedeceksin. Hiç yolu yoktur, en kurt, en kurnaz olan bile eninde sonunda yutar, yutmak zorunda kalır bu numarayı…” Bu paragrafın ışığında hep uzak durmuşumdur çok şey vadeden insanlardan.
Kitabın bir kısmından sonra da isim vermeden bir sürgün arkadaşından da bahsediyor. Merakımdan araştırdım sonraları kimmiş bu adam diye. Kerim Sadi imiş hoca diye bahsettiği adam. Çok iyi bahsetmiyor, ismini vermemesinden de belli zaten.

Kitaptaki her ayrıntıyı yazamıyorum burada. Nihayetinde bir kitap ve okunması lazım. İçten, samimi, yalın. Sanki yaşamış gibi oluyor insan okurken, ve bir yandan üzülürken olan bitenlere bir yandan da gülmeden edemiyor. Bir Sürgünün Anıları gerçekten okunmaya değecek güzellikte bir kitap.

Yağmur

Nisan 17th, 2009

Sevgililer günü muhteşem kutlamalarla birlikte geldi geçti. Yüzüm şen, hatıram şen. Meclisim şen, mevkiim Gülşen diyerek şenliklerle kutladığımız bu günün bir daha gelmesini hasretle bekliyoruz. Kutlamalarımız bununla da bitmedi bu sene. Noel, Paskalya demedik, önümüze gelen her günü kutladık. Bir günü kadınlar günü yaptık bir günü babalar günü. Utanmasak Cadılar Bayramı, Şükran Günü dahi kutlayacaktık. Belki de kutlayanlar olmuştur. Şimdi ise takvimlerimiz daha kutlanmaya değer bir vakti gösteriyor. Kutlu Doğum Haftasındayız.
Şükür bitmek tükenmek bilmeyen bir hazinedir, en çok kazandıran meslektir. Hayata şükür penceresinden bakanlar darlık görmez, mutsuz olmazlar. Bir Müslüman için şükredilecek konu sayısı diğer insanlara nazaran biraz daha fazladır. İslam nuru ile aydınlanmış olarak doğmuş olmak bir insanın 365 günü mütebessim bir çehre ile geçirmesi için yeterli bir sebeptir. Allah’ı hakkıyla tanımamız ve ibadet etmemiz için var olan bu hayatın içerisinde Müslüman oluşumuz; amacımızın farkında olarak doğmamız anlamına gelir. Bu amacı keşfetmek için bütün bir ömrünü harcayan insanların var olduğunu ve hatta bu amacı bilmeden dünyadan göçenlerin sayısının çokluğunu düşününce ne kadar iyi bir noktada olduğumuzu daha iyi idrak ediyoruz. Bu amacı bize öğretmek için bize gönderilen Kutlu Kişi’nin varlığını düşününce ne kadar talihli olduğumuzu daha iyi fark ediyoruz, O’na olan sevgimiz, minnetimiz, bağlılığımız daha da artıyor.
İslam peygamberi Hazreti Muhammed (s.a.v) bu dünyaya gelmiş olan en kutlu kişidir. Allah O’nu âlemlere rahmet olsun diye göndermiştir. Güzel ahlak O’nun varlığı ile tamamlanmıştır. Bütün insanların arasında en hayırlı olan O’dur. İnsanlara Yaratıcılarını anlatmış, Yaratıcının muradını söylemiş, nasıl davranmaları ve ne amaçla burada bulunduklarını öğrenmiş ve vazifesini tamamlamıştır. İnsana insan olmayı O öğretmiştir desek abartmış olmayız. Sevginin olmadığı bir zamanda sevgiden bahseden O’dur, sevgi ve sevgililik en başta O’nun adına kutlanmalıdır. Kadınların insan olup olmadıklarının tartışıldığı bir zamanda kadın haklarından bahseden O’dur. Kadınlar günü kutlanacaksa O’nun adı anılmadan olmaz. Anne baba hakkının ne kadar mühim olduğunu, anne babaya itaatsizliğin ne kadar yanlış olduğunu anlatan, anne babanız yaşlandığı zaman onlara “of” bile demeyeceksiniz diyen O’dur ki anneler ve babalar gününü O’nun adı olmadan kutlamak eksik olur. Her nefes alışımızda yapamasak bile her fırsat bulduğumuzda O’nun adını anmıyorsak, O’nun ümmeti olduğumuz için mutlu olmuyorsak yine bir şeyleri eksik yaptığımız anlamına gelir.
Peygamberimizin amcası olan Ebu Leheb müşriklerin önde gelenlerinden birisi olduğu gibi hakkında cehennemde azap çekeceğini söyleyen bir sure bile vardır. Bir gün öldükten sonra birisinin rüyasına girer ve durumunu anlatır. Ebu Leheb; Efendimizin doğduğu gün olan Pazartesi günü sevincinden bir köle azad etmiştir. Bundan dolayı kabir azabına Pazartesi günleri ara verildiğini söyler. Bu kadar azılı bir müşrikin bile O’nun hürmetine gördüğü muameleye bakın. O’nu hakkı ile seven ve takip edenlerin ne ile karşılaşacaklarını tahmin edin.
Şair Nurullah Genç O’na olan hasreti en güzel şekilde ifade eden şairlerden biridir. Yağmur şiirinin bir bölümünde şöyle der:
Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
Sesini duymayanlar girdabında boğulur
Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin
Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin
Bizde şair gibi diyoruz, Seni hissetmeyen kalp kapısız zindandır, sonsuz şükürler olsun ki Seni tanıma, Seni bilme, Senin ümmetin olma şerefine nail olduk. İslam ile nurlandık, aydınlandık. Doğumların en kutlusu tüm Müslümanlara bir gün bir hafta değil, son nefeslerine kadar kutlu olsun.

Kara Kule II – Üç’ün Çekilişi / Çizgileri

Nisan 14th, 2009

karakuleiiStephen King’in Kara Kule serisinin ikinci kitabı Üç’ün Çizgileri. Orijinal adı “The Drawings of the Three”  olsa da Üç’ün Çizgileri değil de Çekilişi olarak çevirmişler. Çeviren: Nejat Ebcioğlu, Yayınevi: Altın Kitaplar, 479 sayfa. Okuyan: Ben. Kitabımızı kabaca tanıttıktan sonra konusuna geçelim. Bazı kitaplardan bahsederken, “Ben okudum, siz zahmet edip okumayın” diyesim geliyor nedense. Çok kıymetli vaktimi Osmanlı Tarihi okuyarak geçireceğime kalkıp böyle kitaplarla harcıyorum, bari bir işe yarasın değil mi? Değil tabi ki. Her kitabın bir okuyucu kitlesi vardır. Benim beğenmediğim başkası için paha biçilmezdir. Bu kitap benim tarzım değil diyebilirim sadece. Bir de artık inadımdan okumaya devam ediyorum seriyi. Sırf evde serinin 4. cildi var diye tek tek basarak, bade süzerek okuyorum birer birer. Stephen King dünya çapında çok okunan, çok satan bir yazar. Kitaplarında korku öğesinin fazla bulunması nedeniyle 2-3 tane kitabını okuduktan sonra bıraktım. Kara Kule biraz farklı olacak diye devam edeyim dedim ama Üç’ün Çizgilerinde işler sarpa sarmaya başladı benim için de. Fazla kanlı, fazla mide bulandırıcı, fazla fantastik. Frodo Baggins’in gözünü seveyim.

Kule’nin neyi ifade ettiğini anlayabilmiş değilim. Bu kitabı yazar 1986 senesinde bitirmiş. Yazdığı hemen her kitapta da bir şekilde Kule ile ilişki kurmuş. Saint Exupery’nin Kale’si aklıma geliyor ama kitabın sonunda bir Kule olacaksa Kale ile pek bir benzerliği olmayacak anlamına gelir bu. Serinin ilk kitabını anlatmıştım bir miktar. Silahşör Kara Kule’yi aramak için yola düşüyor, az gidip uz gidip der tepe düz gidiyor. Birinci cildin sonunda; karalar giyen sihirbaz ona bir şeyler söyleyip kaçıyor bir dağın başında, bir mağaranın önünde. İkinci cildin başında Silahşör/Roland kendisini kıtır kıtır yemekte olan bir dev istakozun ayaklarının altında uyanıyor. Yaratık sağ elinden üç parmak koparıp Roland’ı neredeyse komaya sokacakken silahşör kendine gelip hayvanı parçalıyor. Fakat ne yazık ki parmakları ve bacağının bir kısmını kaybetmiştir artık. Daha sonra dev ıstakozları barındıran denizin kenarından kuzeye doğru seyahat etmeye başlıyor.

Büyücü’nün kendine söylediğine göre Kule’ye yaptığı seyahatinde yanında üç kişi olacaktır. Silahşör zorla yürüyerek bir miktar ilerliyor ve birinci yoldaşını bulacağı kapıya ulaşıyor kumsalda. Bu kapı Roland’ın yaşadığı paralel evrenden bizim yaşadığımız gerçek dünyaya açılmaktadır. Rolanda önce yanına alacağı elemanın zihnine girer. Eddie adlı bu genç adam uyuşturucu müptelası ve satıcısıdır. Mafya Eddie’yi bir yerden uyuşturucu getirmesi için tutmuştur, Eddie uçakla dönmektedir memleketine ve yakalanmak üzeredir. Bunu fark eden Silahşör Eddie’nin zihnine girer ve onu durumdan haberdar eder. Üzerindeki uyuşturucu maddeleri kendi evrenine taşır ve onun polisten kurulmasına yardım eder böylelikle. Mafya patronunun yanına gittiklerinde (Roland, Eddie’nin zihninde gidiyor) işler karışır. Mafya ekibi Eddie’yi öldürmek üzeredir. Ağabeyini de öldürmüşlerdir zaten. Silahşör burada devreye girer, dünyaya geçer ve mafya üyelerini tek tek öldürür. Sonra ikisi beraber Roland’ın dünyasına dönerler.

Uzun geyik muhabbetleri, tartışmalar vs. vuku bulur aralarında. Bir yandan da yola devam ederler. Roland hasta olduğu için Eddie’nin yardımına ihtiyacı vardır. Silahlarındaki kurşunlar da bitmek üzeredir. Benim kafamı en çok kurcalayan konu da bu olmuştur. Bilgisayar oyunu oynarken bile mermilerin azalması ile kabusa giren ben, bu kitabı okurken neler çektim bilemezsiniz. Az gidip uz gittikten sonra ikinci elemanı alacakları kapıya varırlar. İkinci yolcu 60′lı yıllarda yaşayan zenci, iki bacağı olmayan orta yaşlı bir kadındır. Çocukken kafasına tuğla düştüğü için (espri değil, cidden tuğla düşmüş) kişiliği ikiye bölünmüş bir şizofren, manyağın biri kendisini trenin önüne attığı için iki ayağı olmayan bir özürlüdür kadın. Çifte kişiliğinden Odetta olanı gayet hoş bir hanımken Detta olan manyağın önde gidenidir. Çok zengin olmasına rağmen basit şeyler aşırmak gibi de bir zevke sahiptir bu manyak olan. Bu tam bir mağazada hırsızlık yaparken yakalanmak üzereyken Roland içeri girer ve kadını kendi dünyasına çeker. Kendi dünyasına çektiği kadın Odetta olmuştur. Odetta çok iyi bir kadındır, hatta Eddie aşık olur Odetta’ya. Fakat ertesi gün bir bakarlar ki o hoş Odetta gitmiş yerine şirret, ağzı bozuk, iğrenç bir Detta gelmiş. Bu arada yine belirtmeden edemeyeceğim, ikinci kapıdan geçtikten sonra Roland ne bir tane kurşun, ne de iki tane Aspirin getirebildi öteki taraftan, bu da beni bir hayli üzdü. Hasılı, bu Detta adlı deli Eddie ve Roland’ı öldürmeyi kafasına koymuştur. Bizimkiler hasta halleriyle bir yandan tekerlekli sandalye itip bir yandan da tetikte beklerler. Bir zamandan sonra Roland’ın takati kalmaz. Fakat üçüncü ve son kapıya çok yaklaştıklarından emindir. Eddie’ye kadını kapıya kadar götürüp sonra tekerlekli sandalye ile gelip kendini de aynı şekilde götürmesini söyler. Eddie kadını götürürken kadın Odetta haline gelir. Aralarında büyük bir aşk başlar bu hadise esnasında. Eddie kadını götürüp üçüncü kapının önüne bırakır ve ertesi gün Roland’ı almak için geri döner. Roland’ı kapıya götürdüğüne Odetta’ya raslayamaz. Kadın ikinci kişiliğine bürünmüş ve bizimkileri öldürmek için pusuya yatmıştır.

Roland Üçüncü kapıdan geçer ki ne görsün. Bu sefer 70′li yıllardadır ve üçüncü yol arkadaşı şerefsizin önde gidenidir. Birinci ciltte kendine arkadaşlık etmiş olan Jake’i bir arabanın önüne iten, Odetta’nın kafasına tuğla atıp kaçan ve Odetta’yı trenin önüne iten adam işte bu adamdır. Silahşör bunu görünce kafasında şimşekler çakar. Bu şerefsizle yola devam edemeyeceğini anlar, üçüncü kişinin kendisi olduğunu da anlar aynı zamanda. Adamın zihnine girerek önce kendine silah, memi filan alır, sonra eczaneye götürür adamı ilaç alır. Bu esnada kötü kalpli Detta, Eddie’yi bağlamış dev istakozlara yem yapmak üzeredir. Bunu fark eden Silahşör kötü adamı tren istasyonuna götürerek Detta’nın gözü önünde trenin altına atarak öldürür. Kadının içindeki karakterler boğuşmaya başlar bunun üzerine. Roland kapıdan geçer ve Eddie’yi kurtarmak için son gücüyle atılır. Kadının da içindeki savaş sona ermiştir artık ve şizofreniden kurtulmuş, iki karakterin birleşimi olan bir Susanna haline dönmüştür. Üç kişinin arasındaki sorunlar biter ve Kule’ye doğru birlikte harekete geçerler.

Biraz fazla detaylı anlattığımın farkındayım. Benim gibi düşünenler özetini okusun, kitabı okumasın istediğimden sanırım. Ben inadımdan okudum bu cildi ama muhtemelen devamını okumam.

Mutlu Olmak

Nisan 9th, 2009

Mutluluk kavramını çok basit kısıtların arasında hapseden insanoğlu en büyük haksızlığı yapıyor kendine. Mutluluğu aramak için geçiriyorken ömrünü; ayağının ucuna gelen mutlulukları tepmekten geri kalmadan. Ufukları saadet için tararken burnunun ucunu göremiyor. Nimetlerin farkına varmadan tüketiyor hayatını. Parayla, pulla, malla gelecek saadet için ömürleri tüketiyor, parayı, pulu, malı bulduğu zamansa geçirmiş olduğu zamanın sıkıntılarına yanıyor.
Her insan özünde doğrudur. Dosdoğru olarak doğar insan. Beşiğinde yatarken melekler kadar saf ve temizdir. Eğer bir insan doğumundan itibaren dış dünyanın etkisi altında kalmadan yaşamayı becerebilse idi yine melek gibi sürdürecekti hayatını ve melekler kadar temiz ve belki de daha temiz olarak terk edecekti bu oyunu. Fakat doğduğu günden itibaren dış dünyanın etkisine maruz kalarak devam ettiriyor hayatını. Dış dünyadaki insanlar, ailesi, çevresi, toplum ve bunların getirdiği her şey. Tabi ki en temelde bu etkenleri etkileyen şeytan. İnsanı dünyanın güzellikleri ile kandıran şeytanın kandırdığı insanlar, bu insanların etkisiyle kandırılarak onlara katılan saf ve temiz bebek. Sonrasında sürüp giden ve belki sonsuza kadar sürecek olan silsile. Melek gibi doğ, kandırılmış insanlar tarafından kandırıl, sonra meçhulle baş başa kal.
Hayat dediğimiz serüven özünde madde ve mana arasında sürüp giden bir savaştan başka bir şey değildir. Yerkürede alınmış olan ilk nefesten itibaren başlamıştır bu savaş. Yerkürede alınacak son nefese kadar da sürecektir. Madde ile mananın arasındaki savaş sonsuz ile sonlu arasındaki saçma sapan bir savaştır aslında. İnsan özündeki doğruluğa sorduğu zaman bu sorunun cevabını net bir şekilde alabilir aslında. Biz buna insanın vicdanı diyoruz. İnsan vicdanına sorduğu zaman sonsuzun yanında sonlunun lafının bile edilemeyeceğini, mananın yanında maddenin yerinin bile olmayacağını, varlığın aslında yokluğa açılan bir kapı olduğunu, var olmak için yok olmanın gerektiğini öğrenebilir. Basit varlığının sonsuz alemin karşısında ne kadar küçük olduğunu duyumsadıktan sonra var olmaya başlar insan zira. Kendini büyük görmeyi bıraktıktan sonra asıl büyüklüğü yaşamaya başlar, kapısından geçer. Fakat insanın hayat serüveni sırasında çevresel faktörler neticesinde içinde büyüttüğü, palazlandırdığı şeytan der ki ona: Bu dünya sonlu bir yer değil, alıp verdiğin bu nefes gerçektir ve sen bu gerçekle sonsuza kadar yaşayacaksın. Özündeki doğruyu çoktan kaybetmiş olan insan bu yalana kulak verir. Gözlerinin önünden her gün geçen ölüm gerçeğini görmezden gelmeye başlar. Bir ölümün var olduğunu bilir fakat kendi başına geleceğine ihtimal vermez. Varlığının sebebini kendine fısıldayan vicdanına kulak tıkar, varlığını sonsuza taşıyacak gerçeklerden uzaklaşır. Bir yokluk kapısından geçmeye programlar zihnini. Davranışı uçurumdan atlamakla özdeştir, ama bu gerçeği uydurma gerçeklerle değiştirir. Dünyadaki hayatını güzelleştirmek uğruna verir emeğini.
İnsan, mutluluğu yitip gidecek değerlerde arar. Vücudun bir anlık rahatlaması için verilen emek yıkılmak üzere olan bir binanın duvarlarını pahalı tablolarla süslemek gibidir. Yıkılıp gidecek olan varlığını rahatlatmak için maddi mutluluklar peşinde koşar insan. Çevresinde gördükleri vicdanının sesini bastırır. Etrafındaki kandırılmışların maddi rahatlıklarını görür, aynısından talep eder. Modern dünyanın getirdiği madeni hazların değişik vasıtalarla, reklamlarla, televizyonla, internetle ve sair araçlarla gözünün içine sokulması vicdanını rahatsız edecek yerde nefsini alevlendirir. Ben de istiyorum bunlardan der ve hiç düşünmeden atar kendisini uçurumdan aşağıya. Bir anlık mutluluk için, birkaç yıllık refah için vazgeçer sonsuzundan. Rahat evler, rahat arabalar, rahat imkânlar uğruna önce o geçmişinde bıraktığı melek gibi çocuğu öldürür, sonra vicdanının sesini susturarak boğar onu ve ardından sonlu mutluluğun madeni tınıları uğruna vazgeçer sonsuzun manevi saadetinden.

YeniAy

Nisan 5th, 2009

yeniayBu sıralar kitap tanıtımlarını arttırıyorum, DuyguBank’ın yeni bir işlevi daha olsun istiyorum, daha önce okuduğum kitapları değil de yeni okuduğum kitapları yazıyorum, şu zamanımda fazla ağır kitap okuyamayacağım için hafif şeyler oluyorlar. Stephenie Meyer abla’nın vampirli roman serisinin ikinci kitabı olan yeniay gibi. Epsilon yayınları basmış kitabı ve 440 sayfa. Alacakaranlık’ın devamı şeklinde. Daha sonra birkaç kitap daha devam etmiş seri ama bana yetti şahsen, devam edemem. Rivayete göre Stephenie abla korsancılara çok kızmış, bazı bilgisayar korsanları da son kitabının taslağını bilgisayarından çalıp internet alemine açmışlar, abla da çok kızmış, küstüm oynamıyorum demiş. Yazmamış serinin sonunu. Ne olur yaz diyemiyorum ben ne yazık ki. Üçüncü kitabı dahi okumaya niyetim yok, zaten 25 kağıtmış tanesi ki değmez. Bu kitapta Isabella kızımız doğum gününe çağrılıyor vampir dünürler tarafından, bir ara eli kesilince hepsinin ağzının suyu akıyor, yarın bir gün gelin kızımızın kanını içeriz korkusuyla da terki diyar ediyorlar. Kızcağız fena üzülüyor, yalnız kalıyor. Kendine bir tane arkadaş buluyor ki o da ne. Bulduğu arkadaş da bir kurt adam çıkmasın mı. Vampirlerin azılı düşmanı imiş kurtadamlar. Oğlan kurt oluyor ara sıra. Sonra vampirler geliyor filan. Kız banki campink yapıyor, intihar etti sanıyorlar. Kıza aşık olan vampir dünyanın vampir kralının yanına gidiyor, beni öldür diyerek. Kız peşinden gidiyor, ben ölmedim Romeom benim senin de ölmene gerek yok diyor. Vampir kral kızı görünce bunu da vampir yapın, yoksa vururum hepinizin kellesini diyor ve kitap oralarda bir yerde bitiyor.

Alacakaranlık

Nisan 4th, 2009

alacakaranlikSon zamanların çok satan kitaplarından birisi Alacakaranlık. Stephenie Meyer adlı bir abla yazmış. 440 sayfa, Epsilon yayınları da basmış. Orijinalinden çok korsanı var piyasada. Fiyatı da pahalı buna göre. Şahsen böyle kitapları para vererek almam, korsan kitaba da para vermem, ödünç aldım okudum. Zaman geçirmek için iyi bir kitap. Sürükleyen ve fakat zihni yormayan kitaplardan. Serinin ikinci kitabını da okudum ama vaktim bu kadar ucuz değil diyerek kalan kitapları okumadım. Bir o kadar da boş bir kitap yani. İsmi Bella olan bir kızcağız annesinin yanından iki tane kitap boyunca tam anlayamadığım bir nedenle ayrılıyor ve amerikanın kuzey ucunda bir tane kasabada polis şefi olan babasının yanına gidiyor. Büyük şehirden küçük şehire gidiyor bir açıdan da. Kızın hiçbir özelliğini de görmedim kitap boyunca. Tek özelliği vampirlerin zihnini okuyamıyor olmasıydı. Ne hikmetse o kasabada insanların arasında karışmış iyi kalpli vampirler oturuyormuş ve bir tanesi de buna aşık olmuş. Kız da vampire aşık olunca işler değişiyor. Kitabın neredeyse sonuna kadar hiçbir aksiyon olmaksızın bu aşk hikayesi var. Adam vampir, kız insan, adam uyumuyor, yemek yemiyor, ısırırım korkusuyla kızı öpmüyor bile. Kitabın sonuna doğru böyle asimile olmamış bir tane vampir kızı görüp kanını içmeye niyetleniyor birkaç sayfa ama esas(vampir)oğlan ve şürekası tarafından kurtarılıyor. Hepsi bu kadar.

Doğulu Olmak

Nisan 2nd, 2009

Dün ışık doğudan yükseliyordu. Bugünse o ışık yükselen yerden bir enkazın dumanından başka yükselen bir şey yok. Geçmişte medeniyetin beşiği, yol göstericisi, lokomotifi olan doğu; bugün miskinliğin, cahilliğin, tembelliğin merkezi olmuş durumda. Çok seyahat eden bir arkadaşımızla sohbet ediyoruz. Türkiye’de yön olarak her tarafa iş icabı gittiğini anlatıyor. Doğuya, batıya, kuzeye ve güneye. Fakat doğu haricinde hiçbir taraftaki dinlenme tesislerinin bu kadar pis olmadığını anlatıyor ve sebebini bize soruyor. Düşünsenize, memleketin bir tarafının adı çıkmış pis diye. Doğu pis. Biz de kendi seyahatlerimizi düşünüyoruz. Gerçekten de bu yönün haricindeki her yer temiz, lakin doğuya doğru geldiğinizde bakıyorsunuz ki doğu pis.
Bu konuşmanın ve düşüncenin ardından Malatya’ya giden bir otobüse biniyoruz Ankara’dan. Otobüse biner binmez kendimizi Malatya’da imiş gibi hissediyoruz. Kurtarılmış bölge sanki o yolcu otobüsü. Yanımızda oturan yarım karış sakallı, ihtiyar; kartlaşmış sesiyle sabaha kadar kürtçe bir türkü mırıldanıyor. Öfleyip pöflememize aldırış etmiyor. Arada bir ayakkabılarını çıkarıp ayaklarına masaj yapıyor, sonra çoraplarını çıkarıp parmak aralarına dahi masaj yapıyor elleriyle. Bir molada önde oturan bir bebeğe yaklaşıp şap diye öpüyor gürültüyle. Bu cahilliğe dünyada başka nerde rastgelebileceğimizi düşünüyoruz da. Bu cahillik bu ülkenin doğusuna has bir şey.
Arkamızda oturan iki kişi cebren dinletiyor sohbetlerini bize:
– Kime verdin oyunu?
– Ampule bastım.
– Niye?
– Oyum ziyan olmasın diye.
Bu mantığa doğuda raslarsınız. Behey adam, sen kimsin. Bu nasıl bir kendini beğenmişliktir böyle. Senin o bir tane oyun milyonlarca oy arasından illa ki kazanan tarafta olmak zorunda mı? Senin hiç mi bir fikrin yok, kişiliğin yok, düşüncen yok. Kazanan ata oynamanın rahatlığını hissetmek zorunda mısın illa ki. Senin o kıytırık oyun demokrasiyi değil de senin egonu temsil ediyor aslında. İçimizden yıllardır küçük partilere oy veren bir avuç insanı takdir ediyoruz. Seçilmeyeceklerini bile bile fikirlerini temsil edenleri destekliyorlar. Destekledikleri insanlar değişime açık olmasa, koltuklarından kalkmayı hayal etmese bile.
Sonra gelip Gürün’de dinlenme tesisinde duruyoruz. Doğuya doğru geldiğimiz belli oluyor artık. Yıllardır bu yoldan geçer ve bu tesiste dururuz. Tuvaletlerinden başka hiçbir şey değişmedi bu yıllarda. Tuvaletten başka bir yerden para kazanma ihtimalleri yok çünkü. Mecbur kalıp yemek yiyen birkaç zavallı ve mecburen tuvaleti kullanan insanlar. Yemekler pis, ortam pis, yapıldığı günden beri hiçbirşeyi değiştirmemişler. Doğu pis diyenlere katılmadan edemiyoruz. Biz, şarkın vefalı evlatları dahi. Malatya’ya yaklaşıyoruz. Karşılaşacağımız herşey önceden belli. Vurdumduymazlığın pençesinde esir olmuş koca bir coğrafya. Şehirdeki çukurların yerleri dahi belli artık. Çukurlar caddelerle özdeşleşmiş. Kışla caddesinden çıkarken caddenin hemen başında bir çukur var. Derme ilkokulunun yanında iki tane koca çukur var. Battalgazi yolunun başında çukurluktan çıkmış, kuyu haline gelmiş bir hendek var. Arabasıyla gidenler ezberlemişler artık nerede çukur olduğunu. Ne bir şikayet eden var ne de zahmet edip kapatan.
Burası doğu. Burada kimse halinden şikayetçi değildir. Çukurların yeri hep ezberlenmiştir. Kimse lafını dahi etmez. Bir belediye seçiminde dahi insanlar kazanan ata oynama güdüsüyle verirler oyu. Hizmet ne seçenin ne seçilenin umrundadır. Burada temizlik talebe göre değil vicdana göredir ve buralara uğramamıştır. Burada insanlar vurdumduymazlığın ve miskinliğin esiri olmuşlardır. Dün ışığın yükseldiği bu yönde ışık eski bir efsanedir, pırıltılar da yanan medeniyetin küllerinden çıkar ancak.

Kan Emici Doktorlar

Mart 27th, 2009

     Bu doktor milletini tepemize biz kendi ellerimizle taşıdık. Yanıp tutuşan egolarının altına odunu biz attık, aman hocam, cicim doktorum, güzel hekimim diye diye. Unuttuğumuz “insanlığın” okulların fakültelerinde okutulmuyor olduğu idi. Hele ki tıp fakültelerinde hiç okutulmuyor. Bu doktorları tepemize kendimiz çıkardık. Eğitim seviyesi liseden düşük olanlar hep gıpta ile baktılar okuyanlara. Okumuş, görmüş adam dediler. Okumamışlık hep bir eziklik sebebi oldu. İnsanlıkla okumayı hep aynı paralelde düşündük. En kafa karıştırıcı fakülteler tıp fakülteleri olduğu için en büyük insanlar doktorlardır dedik. Sonra da boynumuzu uzattık kanımızı emsinler diye.

     Başımıza gelmeyince bilmiyoruz. Kıymetini bilmediğimiz sağlık ve boş vakit; ömür geçince ya da sağlık sorunlarımız başlayınca önemleniyor. Soluğu hastanelerde alıyoruz artık başımız sıkıştığı için. Düzen bizi hastanelere yönlendiriyor. Çaresiz biz de gidip soluğu bir özel hastanede, bir kaprisli sekreterin yönlendirdiği bir uzun kuyruğun ucunda alıyoruz. Uzun beklemelerimiz, doktorun odasına paldır küldür dalan insanlar, neticede sıra bize geliyor. Kapıdan içeri girince kaf dağının ardından bize seslenen bir insanlık faciası. Zamane doktorlarının hasta ile irtibatı birkaç kelimeden ibaret. Hastayı uzun uzun bilgilendiren, ilgisini alakasını esirgemeyen, her zaman güleryüzlü doktorları görme ihtimaliniz var tabi ki ama sadece televizyon filmlerinde ya da belki gelişmiş dünya ülkelerinde. Türkiye’de az, Malatya’da belki hiç yok.

     Dünya ülkelerinde yapılan ultrason, MR, tahlil, röntgen benzeri tetkiklerin istatistikleri gösteriyor ki nüfusa oranla en fazla tetkik bu ülkede yapılıyor. Doktorun odasına girer girmez size bir iki baktıktan sonra sizi hemen tetkike gönderiyor. Bir probleminiz yoksa bile tomografiye girmeniz an meselesi. Sonrasında nasıl olsa devletin karşılayacağı bir dizi pahalı test. Daha fazla para kazanması için doktorun ameliyat yapması lazım. Bu yüzden iyileşme ihtimali yakın olan durumlarda bile hemen ameliyat teklif ediyorlar. Düşmek ihtimali yüksek olan bir böbrek taşı için dahi ameliyat isteyen doktorlar, normal doğum ihtimali olan hamileler için dahi sezaryen teklif eden doktorlar mevcut. Bizim aklımıza bunlar geliyor ilk etapta. Sezaryan oranı en yüksek olduğu ülkelerin başında Türkiye’nin gelmesi, hele ki özel hastanelerdeki doğumların tamamına yakınının sezaryen olması ne kadar düşündürücü. İşin aslı özel hastane doktorlarının kan emici olmaları. Sezaryen doğumdan daha fazla para kazanacak olmalarından öte bir şey düşündükleri yok. Karşıdakinin insan olması, bir hayatının olması ve bu hayatın kıymetli olması doktor için çok da önemli değil. Önemli olan yapacağı ameliyat neticesinde alacağı para. Aslolan para, önemli olan para.

     Bu yazdıklarımızın dışında doktorların olduğundan da eminiz. Eminiz ki insana insan değeri veren, insan sağlığını herşeyin üzerinde tutan, hastaya müşteri gözüyle bakmayan doktorlar mevcut. Ama ne yazık ki genelin yanında o kadar az yer tutuyorlar ki bunlar. Meydan vampirlere kalmış. Hastasıyla üç kelime etmeyi belki de zül addedecek kadar kendini beğenmiş, üç kuruşluk maddi menfaat için karşıdakine insan muamelesi yapmayacak kadar insanlıktan uzak doktorlarla dolu hastaneler. Duamız insana insan değeri veren, hastasını sağmal inek olarak değil de hasta olarak gören doktorların sayısının ülkemizde artması yönünde.

Hoşgeldin Bebek

Mart 21st, 2009

Hoşgeldin bebek.
Yaşama sırası sende.

Adına hayat dediğimiz bu sihirli oyun, adına dünya dediğimiz bu enteresan yer. Duygu ve düşüncelerin evreni, atom ve maddelerin evreni. Hepsinin karşısında o kadar küçüksün ki, adeta bir toz zerresisin. Hepsinin ötesinde o kadar büyük ve önemlisin ki, hepsi senin için var. Senin gözlerinin göreceği dünya sadece sana ait olacak tüm azamet ve heybetiyle. Bunların hepsi senin. İsmini biz veriyoruz, bütün diğerlerinin isimlerini verdiğimiz, ve bizden önce verdikleri gibi. İster taşı, ister değiştir. Herşey senin elinde, her sır sende gizli. Var olmanın sırrı sende zira.

Bu yerin adı dünya. Milyonlarca ışık yılı büyüklüğündeki bir evrenin orta yerinde, çölün ortasında bir pazar yeri gibi. Büyük galaksilerin, sistemlerin ortasında bir güneş sistemi, onun içinde bir gezegen. Okyanusları var, derinliği keşfedilmedi daha. Sırları var, henüz çözülmedi. Kıtaları, adaları, bataklıkları, buzulları, dağları, tepeleri, düzlükleri, ovaları, yaylaları, mağaraları, ormanları, çölleri, vadileri, geçitleri, hendekleri, kanyonları, ırmakları, nehirleri, çayları var. Hepsi senin için var. Yaşadıkça görmen, keşfetmen için var. Baktıkça öğrenmen, öğrendikçe şaşırman, şaşırdıkça hayret etmen, hayret ettikçe iman etmen için var. Makroalemden mikroaleme bir yol var. Moleküller, atomlar, elektronlar ve daha küçük yüzlerce parça var. Bilmen için, öğrenmen için, keşfetmen için, öğretmen için var. Bu yerin adı dünya. Burada herşey senin için var.

Bu oyunun adı hayat. Nasıl başladığını hiçbirimiz hatırlamıyoruz. Kendimizi burada buluverdik senin de bulacağın gibi. Şaşkınlıkla açtık gözlerimizi ve gözlemlemeye başladık. Öğrendik, öğrendikçe alıştık. İnsanlar var burada, herbiri aynı senin gibi bir alem. Duyguları ve düşünceleri var. Yaşamışlıkları ve yaşadıkları var. Sevgileri, nefretleri, kinleri, hırsları, arzuları, idealleri, hayalleri kısaca yüzlerce duyguları var. Senin oyununun oyuncuları bunlar. Sen nasıl onların oyununda figüransan onlar da senin için öyle. Girip sen de rollerin arasından bir yol tutturacaksın. Hayatının merkezine yerleştireceksin bazı şeyleri (duygu ve düşünceleri). Sana doğru öğretebilirsek; bu oyunun bir düzenleyicisi olduğunu göreceksin, oyuncuların diğer tüm duygularına hayretle bakacaksın, öğretemezsek sen de kapılıp gideceksin. Bu oyunun adı hayat. Bu oyun senin için var. Oyunun içindeki bir sırrı (sadece bir tane sırrı) keşfedebilmen için var.

Hoşgeldin bebek. Biz de dedelerimiz gibi bir göçün orta yerinde geldik bu dünyaya ve hayata. Sen de aynı göçün tam orta yerindesin. Gidenler var, gelenler var. Gittikçe geliyor, geldikçe gidiyoruz. Gelen gidiyor, sen de gitmek için geliyorsun. Seni getiren biz değiliz, seni gönderen var. Gelmenin bir amacı, bir sebebi var. Bütün bu dünyanın, bütün bu insanların, bütün bu duyguların, bütün bu atomların bir amacı var. Senin de bir amacının olması gibi. Öğren bunları, öğren de büyü.

Bu namustur künyemize kazınmış, bu da sabır ağulardan süzülmüş, sarıl bunlara, sarıl da büyü.

Hoşgeldin bebek. Şimdilik uyu, dinlen. Yapacak çok işin var. Uyu da büyü.

Hoşgeldin oğlum,
Hoşgeldin bebek,
Hoşgeldin Ali Berk.

Sarı Benizli Adam

Mart 18th, 2009

saribenizliadamSarı Benizli Adam beni çocukluğuma götürdü. Aptullah Ziya Kozanoğlu’nun romanı 171 sayfa. İlk okuduğumda henüz çift haneli yaşlarıma geçmemiştim. O zamanlar benim için çok enteresan olan kitabı bugün okuyunca aynı duyguları hissedemedim tabi ki. O zamanlar beniz kelimesinin ne anlama geldiğini dahi bilmeden okumuştum kitabı. Şimdi ise aradan geçen yirmi küsür senenin edinimleri ışığında yeniden yorumlamak durumunda kaldım kitabı. Önce yazardan bahsedelim. Aptullah Ziya Kozanoğlu’nun ilk kitabı olan Kızıl Tuğ cumhuriyetimiz ile yaşıt. Kozanoğlu cumhuriyet dönemi yazarıdır diyebiliriz. Edebi olarak çok kıymetli olmadığı için eserler, öyle ansiklopedilere, internet bilgi kaynaklarına sokmamışlar yazarını. Fakat bir dönemlerin çok satan kitapları olduğu için birkaç nesli hikayeleri ile büyütmüştür. Cemil Meriç; Kozanoğlu için Zevaco’nun talebesi diyor. Bu konuda Meriç’le hemfikir olmamak mümkün değil -ki ben de Pardayyanlarına hayran olduğum Zevaco’yu edebi olarak değerlendirmem. Hatta bazı kitaplarında Zevaco’nun kitaplarını karbon kağıdıyla çoğalttığını hissetmişimdir. Ana hatları doğru olsa da gerçekle uyuşmayan çok şey olur kitaplarda. Sarı Benizli Adam’da misal. Normalde Çelebi Mehmet kardeşi Musa’yı Süleyman Çelebi’nin üzerine gönderirken; Kozanoğlu Çelebi Mustafa’yı devreye sokuyor, Yıldırım’ın gizli hazinesini bulup Mustafa vasıtası ile Musa’ya veriyor. Kitaba geçmeden önce aklımda kaldığı kadar yazardan biraz daha bahsedeyim. Kozanoğlu’nun asıl mesleği mimarlık. Maceralı bir öğrencilik hayatı var. Okuldan atılmalar filan. Geçimini sağlamak için karikatürler çiziyor, sanırım bir iddialaşma sonucu 1923 senesinde bir gecede Kızıl Tuğ romanını yazıyor. Hayranlarının çoğu en güzel kitabı olduğu konusunda hemfikirdir. Cüneyt Arkın’ın oynadığı, Kozanoğlu senaryolu birçok filmden birinin de senaryosu olmuştur bu kitap. Kitabın gördüğü ilgi üzerine yazmaya devam ediyor. Öztürkçe kelimeleri çok kullanmasından Türkçü bir yapısı olduğu anlaşılıyor. Bektaşilikten de çokça bahseder kahramanları. Bu konuda da sempatisi olduğunu düşünüyorum. Adana’da bir müddet çalışmış ama aslen nereli bilmiyorum. Doğruluğundan emin değilim ama Boğaziçi üniversitesinde ders anlatan ve ikiz kardeş olan iki profesörün onun kızları olduğu söyleniyordu. Seyhan Tuğcu ve Ceyhan Koçak. Derslerle çok ilgili olmadığım için iki hocadan da ders almama rağmen cesaret edip soramamıştım aslını. Adana ile alakayı doğruluyor ama Seyhan ve Ceyhan adları. Bir süre de Beşiktaş Kulübünün başkanlığını yaptığını düşünürsek ne kadar çok yönlü bir insan olduğu anlaşılıyor. 60′lı yıllarda vefat ediyor Kozanoğlu. Benim ve sanırım tüm okurlarının dimağında çok güzel bir yeri vardır.

Gelelim Sarı Benizli Adam’a. Sarı Benizli esasında Yıldırım’ın oğullarından Mustafa Çelebi’dir. Savaştan sonra Timur’un elinden kaçan Mustafa taht kavgalarına bulaşmak istemez ve başka bir isimle Bizans İstanbulunda yaşamaya başlar. Fakat başına buyrukluğu, kavgacılığı, çapkınlığı müsade etmez kendi başına kalmasına. Bir şekilde bulaşır taht kavgalarına. Yıldırım’ın kayıp hazinesinin yerini keşfeder. En sevdiği kardeşi Musa’ya teslim eder hazineyi. Musa savaşta yenilince tekrar yardımına koşar ve ağabeyi Süleyman Çelebi’ni mağlup etmesine yardım eder. Musa’nın ölümünden sonra da uzak bir yere gider, sevdiği kadınla evlenir ve çiftçilik yapar. Kitabın son bölümlerinde tekrar taht kavgasına bulaşmasından bahsedilir ama esas hikaye yukarıda yazdığım konuyu işler. Daha sonra bir ara bu Fetret Devri’ni uzun uzun yazmaya niyetim var. Gerçekten de ilginç ve trajik bir dönemi Osmanlı’nın. Kitap tabi ki bazı kısımlarını almış sadece. Bir iki saatte bitecek, hoş vakit geçirmek için ideal bir kitap. Kozanoğlu’nun tüm diğer kitapları gibi.

Cahillikler Kitabı

Mart 17th, 2009

cahilliklerkitabiKarıncalar huzursuzluk yaratacak derecede insanlara benzerler. Mantar yetiştirirler, böcek olarak afid beslerler, ordularını savaşa sokarlar, düşmanlarını korkutmak için kimyasal spreyler kullanırlar, esir alırlar, çocuk işçi kullanırlar, durmaksızın bilgi alışverişinde bulunurlar. Televizyon izlemek dışında her şeyi yaparlar.

Cahillikler Kitabını John Llyoyd ve John Mitchinson adlı iki amca tarafından yazılmış. Biz de halt ettik aldık okuduk. Bilmediklerimiz ve yanlış bildiklerimizmiş diye de bir sloganı var.NTV yayınları yayınlamış. 280 sayfa civarında. Bilmediklerim bir kitap değil binlerce kitap dolusu bilgi vardır muhtemelen. Lakin ilgilendiklerimi de sınıflandırmaya dahil edecek olursam miktar bayağı  azalır. Bu kitaptaki çoğu bilgi ile de ilgilenmiyorum aslında. Başladığım için bitirmek zorunda kaldım. NTV kimdir necidir bilmem ama kitaba başlar başlamaz insan vücudunun hangi evrimlerden geçtiğini anlatan ilk hikayesi bana çocukluğumda okuyup ne amaca hizmet ettiğini anlamadığım bazı gazete haberlerini hatırlattı. Yok böcük evrimleşmiş maymun olmuş, yok binlerce yıllık fosil bilmemhangi canlının seleksiyon öncesi haliymiş ve saire, ve saire. Benim böyle zırvalar aklım ermez. Bu tür gazeteleri okumayı bırakalı çok oldu, şimdi de bu kitapla nostalji yapmış oldum zira sıklıkla raslanıyor evrim dedikodularına. Bir de kitabı Türkçeleştirenler ara ara kendilerinden birşeyler katmışlar kitaba, hatta birkaç tane de Türkiye ile ilgili bilgi var ama çok sırıtmış. Bari Piri Reis’in haritasından bahsetseydiniz. Madem ki kitabı yazanlar bihaber, siz haber verseydiniz. Bir de ondalık sistemi Çinlilerin icat ettiği yazıyor ki yuh diyorum ancak. Matematik formülü ile bunu ispat etseler dahi ben bildiğimden şaşmam kardeşim. Ondalık sistemi Türkler buldu. O kadar. Hatta ben kendim uydurmamış olsaydım kaşığı ilk kullananın Türkler olduğunu da yazmalarını beklerdim.

Gümüş iyi bir sterilizasyon aracı imiş, suyu sterilize edebilirmiş. Dünyada sadece 30 gram Fransiyum elementi varmış. Graham Bell telefonu icat etmemiş, sahtekarın önde gideniymiş.(Keşke Tesla’dan bahsedilseymiş) www.starregistry.com adresinden kendi adınıza bir yıldız tescil ettirebiliyormuşsunuz. Bana sorarsanız para tuzağı. Milyarlarca yıldız var. Ne bileceğim benimki hangisi. Bir de tavukların bir iki yüzyıl öncesine kadar sadece yumurta için beslendiğini öğrendim. Mustafa Necati Sepetçioğlu bir romanında Fatih Sultan Mehmet zamanındaki bir tavuk çiftliğini anlatıyordu ki meğersem imkansızmış. www.theflatearthsociety.org/ adresinde kümelenmiş bir grup aklıevvel halen dünyanın düz olduğunu iddia ediyormuş. Noel Baba zırvalıkları 1920′lerde ortaya çıkmış. Bir de yıldırımlardan bahsedilen bir kısım vardı. Ne elektrik yüklüymüş dedim içimden. Keşke enerjileri kullanılabilse.

Benim ilginç bulduklarım bunlar. Diğer kısmı da bir küp şeker için çiğnediğim keçiboynuzu.

Temyiz

Mart 16th, 2009

temyizJohn Grisham en sevdiğim yazarlardan biri. Türkçeye çevirilen tüm kitaplarını okumuşumdur. Tesadüfen elime geçen Kardeşler romanını okuduktan sonra bütün kitaplarını alıp okudum. Sonra da yeni kitap çıkarmasını bekledim. Yeni çıkan her kitabını da alıp okudum. Son 4 kitabını da diğer kitapları kadar seveceğimi düşünerek aldım ve hepsinde de hayal kırıklığına uğradım. Adam yaşlanmış, eski kitaplarındaki heyecan yok. Temyiz de bende hayal kırıklığı yarattı doğrusu. Bana hususi e-mail atmadığı sürece yeni çıkacak hiçbir kitabını almam. Kitap kötü demiyorum, sadece Grisham tarzını değiştirdi ve artık bana hitap etmiyor. Pelikan Dosyası filmini izleyenler az çok fikir sahibidir yazar hakkında. Müşteri filmi de filme çekildi, benim bilmediklerim de vardır. Temyiz’de o heyecan yok. Masum Adam’da, Son Jüri Üyesi’nde ve diğerlerinde olmadığı gibi. Bunun haricinde kitap güzel. Amerika’daki toplumsal bir soruna parmak basıyor. Yargının seçimle işbaşına geliyor olmasının tehlikelerinden bahsediyor. Şükür Türkiye’de böyle bir tehlike yok. Yargıçların seçim çalışmaları için sermaye sahiplerinden bağış almak zorunda olması ve neticede bağışçılarının menfaatlerini kollamak durumunda kalmaları çok tehlikeli tabi ki. En büyük bağışçıların en zenginler olması doğal. Bu insanların zaman zaman kar etmek için kamu menfaatine tecavüz etmeleri de normal. Kitapta bir kimya şirketinin kırsalda bir kasabada kanser vakalarının on katına kadar çıkmasına sebep oluşu ve mağdurların davaları anlatılıyor. Sonunda para konuşuyor. Forbes listesine girmiş bir patronla basit bir kasaba avukatının karşılaştırılması da güzeldi. Çok güzel bir konuya temas eden, beni ilgilendirmeyen, heyecan ve aksiyon olmayan bir kitap.

Kara Kule I – Silahşör

Mart 15th, 2009

silahsor1Slahşör Stephen King’in Kara Kule serisinin ilk kitabı. Korku gerilim romanlarından tanıdığım yazarın fantastik romanını merak etmiştim. Yine de hafif korku-gerilim çeşnisi de katılmış romana. Silahşor günümüzden yüzyıllar sonra, bugünün hayatının ve teknolojisinin unutulduğu bir zamanda yaşıyor. Bir kuleyi aramak için yola çıkıyor. Kulede ne olduğu belli değil henüz. Çoğu sorunun cevabı serinin diğer kitaplarına bırakılmış. Silahşör romanını sevdim dersem yalan söylemiş olurum. Gönül rahatlığıyla tavsiye edemem kimseye ama seriyi bitirmek istiyorum. Belki de beni bu düşüncemden vazgeçirecektir. Yazar önsözünde kitabın hikayesini anlatıyor uzun uzun. Önsözlerden sıkıldığım için yarım yamalak okur, atlarım normalde. Bunu da yarım yamalak okudum ama dikkatimi çekti. Bu seri bayağı meşhurmuş, nasılsa ben duymamışım, öyle ki yazar serinin ilk dört kitabını bitirdikten sonra bir ara vermiş. Hayranları mektup yağmuruna tutmuşlar adamı. Kanser hastası bir kadından aldığı bir mektuptan bahsediyor yazar önsözde. Fazla ömrüm yok, hikayenin sonunu merak ediyorum yazmış kadın.
Silahşör bir çölde katırıyla yolculuk ederken başlıyor kitap. Çöl aşılıyor, fantastik öğeler etrafında zıplayıp duruyor, ara ara geri dönüşler (flasback) yapıyor silahşör ve bu vesileyle çocukluğunun ve onu buraya getiren sebeplerin bir kısmını görüyoruz bu vesileyle. Birilerini öldürüyor, seyahat ediyor, doğaüstü canavarlarla karşılaşıyor, bir Siyahlı Adam’ı takip ediyor (büyücü bu adam), bir çocuğa rastlıyor ve yanına alıyor, hikayenin bir yerinde çocuğu ölüme terk ediyor ama ben o çocuğun öleceğine inanmadım şahsen. Sonraki kitaplarda karşıma çıkacak sanıyorum.
Neticede 250 sayfa civarındaki bu kitap birkaç saatte biter. Yine de ben kahramanın Pardayyan gibisini severim demeden edemiyorum. Şövalye Pardayyan olsa kimseyi ölüme terketmezdi. Eski kahramanlar kalmadı azizim.

Yüksek Desibelli Seçim

Mart 13th, 2009

Belediye seçimleri nedeniyle ister istemez yoğun bir hareketliliğin orta yerinde buluyoruz kendimizi. Şehir merkezlerinden en uzak beldelere kadar herkes bir seçme, seçilme mevzusunun içine düşüverdi. Memleket adeta bir reklam panosu halini aldı. Her yerde bayraklar, flamalar. Her sokakata bangır bangır bağırarak dolaşan tekerlekli hoparlörler (bazıları aparlo diyor onlara itibar etmeyiniz, doğrusu hoparlör). Onda bunda şundadır, şunda bunda ondadır, en çok bağıran kimse, bizim gönlümüz ondadır. Hoparlörlerinizin (desi)bellerine kuvvet. Kulaklarımızın zarlarını patlatana kadar açın sesleri. Kulağımızın zarını patlatana vereceğiz zaten oyumuzu. Bu çok desibelli reklam kampanyaları bize bir şey daha öğretti. Bizim halkımız kime oy vereceğini bilmiyor. Bekliyor ki ortam bayraklarla donansın, tekerlekli hoparlörler dolaşsın şehrin içinde, en dar sokağa kadar girsin ve neticede en çok dikkat çekene versin oyunu. Hiçkimsenin okuma yazması yok. Kimsenin dünyadan haberi yok. Siyasi partilerimiz tanınmıyor. Misal, AKP ya da CHP ya da MHP ya da herhangi bir partinin minibüsü bir sokaktan içeriye giriyor. Bizim okuma yazma bilmeyen, gazete okumayan, Tv izlemeyen cahil halkımız kafalarını pencerelerden uzatıyorlar. “Aaa, diyorlar. Böyle bir siyasi parti varmış. Ne de güzel bağırıyor. Oyumuzu buna verelim bari”. Biz böyle olmadığını biliyoruz ama bu aşırı mantıksız, çağdışı seçim kampanyası şeklinin bizim zihnimizdeki ifadesi böyle. Ya biz çok cahiliz ya ikibinli yıllarda kendilerini halen modern tellallarla ifade eden siyasi partiler fazla kolaycı.
Adaylar medyada boy gösteriyorlar bol bol. Hepsinin değişik metotları var. Bazısının seçilme ümidi yok, aday olmuş olmak için aday oluyor. Kartvizitine yazacak ileriki yıllarda şu partiden aday olmuştum diye. Bazısının seçilme ihtimali var, geriye düşmemek için elinden geleni yapıyor. Projelerini açıklıyor, rakibinin açıklarını bulup medyaya veriyor, sokak sokak dolaşıp oy istiyor, olmadık vaadlerde bulunuyor. Bir partinin bir büyükşehir adayının dolmuş şoförleriyle sohbeti vardı televizyonda. Minibüsçülerin sorunlarını çözeceğiz diyor adam. Gözünü oy bürümüş adamın. Dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde dolmuş diye bir kavram var? Durağı olmayan, nerde yolcu alıp nerede bırakacağı belli olmayan, kurallara asla ve kata uymayan, toplu taşımacılığın belediyeler tarafından adamakıllı yapılmaması sonucu oluşan boşluğu dolduran bu 21. yüzyıl ucubesi taşıma aracını kaldırmaktan bahsetmeye neden dili varmıyor acaba? Bu aklımıza gelen yalnızca bir tane örnek. Bizim aklımıza gelmeyen ya da şahit olmadığımız onlarca örnek var böyle. Yeter ki oy alayım zihniyetiyle başkanlık koltuğuna doğru koşuyor adaylar.
Kullanacağımız bir adet oy yerel hizmetleri almamız için bir kişiyi yetkilendirecek bir oy. Bize sorarsanız hizmet etmek için bu kadar hevesli olunması da mantıklı gelmiyor ama sağolsunlar, niyetlenmişler bir kere. Oylarımıza talip olan bu adaylardan ve seçilecek olan başkandan da isteklerimiz olacak tabi ki. Aslında seçilene kadar halkla beraber, seçildikten sonra kaf dağının ardında olacak olan bu insanlardan pek bir şey isteyemeyiz. Bizimkisi temenni olur ancak, o yüzden keşkeli yazalım temennilerimizi. Keşke adaylar halkı ikna etmek için hoparlörler ve bayraklar kullanacaklarına düşünce ve projelerini kullansalar. Böylelikle kendimizi koyun gibi değil de vatandaş gibi hissedeceğiz biz de. Projeleri de 3-5 yıllık değil de 25-30 yıllık ve hatta (demeye de dilimiz varmıyor ama) 100 yıllık projeler olsa. Şehrin yerleşiminden, trafiğine kadar, içme suyundan, çevre sorunlarına kadar her konuda yapılabilecek olanlar sıralanıyor olsa. Keşke yönetim süresince şahısların menfaati değil de şehrin tümünün menfaati gözetilecek olsa.
İnsanları memnun etmek zor zenaat. Kimi insan “Belediye çöpümüzü topluyor, daha ne yapsın” der, mutlu olur, kimi de hep daha fazlasını ister, kolay kolay tatmin olmaz. Biz ikinci gruba dahiliz. Seçim kampanyalarını izleyip karamsarlığa kapılıyoruz. Adayların web sayfalarına bakıyoruz, çoğunun yok. Bir web sayfası dahi olmayan bir adayın teknolojiyi kullanabilirliği konusunda şüpheye düşüyoruz. Projeleri araştırıyoruz, çok yuvarlak “hizmet” sözlerinin ötesini göremiyoruz, ki zaten unutuluyor projeler seçimden sonra. Bize ulaşsın istiyoruz adaylar kulaklarımızın zarını patlatmadan, boy boy resimlerden başka bir şey göremiyoruz. Demokrasi kültürünün çok gelişmediği bir ülkenin vatandaşı olarak bol keşke’li temenni çorbaları koyuyoruz önümüze gelecek dönemlerdeki yöneticilerimizin bizi yarınlara taşımalarını ümit ederek.

Empati

Mart 11th, 2009

empatiSon zamanlarda okuduğum birkaç kitap değişik vesilelerle tanıtım kategorimde yerlerini alamadılar. Sağlık olsun diyerek sondan başa yazıyorum. Empati; Adam Fawe abimizin benim okuduğum ve bildiğim ikinci kitabı. Bu tür kitaplara prensipte para vermem. Korsan kitaba da prensipte para vermem. Dolayısı ile ödünç alıp okudum. Kitap 640 sayfa. April yayınları neşretmiş. Adam abinin ilk kitabı gibi bu da ilginç bir konu üzerine kurulmuş. İnsan duyguları değişik vesilelerle yayınlanıyor etrafa ve bazı algısı süper yüksek insanlar müzik, görüntü, koku vs. olarak bu duyguları algılayabiliyorlar ve insanları süper yetenekleri sayesinde etkileyerek isteklerini yaptırabiliyorlar. Bu durumu fark eden bazı amcalar da bundan faydalanmaya niyet ederek bu insanları keşfetmeye başlıyorlar. Sonrası uzun hikaye. Haftasonu eğlenceli vakit geçirmek için güzel bir kitap. Aralarda bilimsel anektodlara da yer vermiş. Nikola Tesla ve Edison arasındaki çekişmeleri anlattığı kısımlar ilgi çekiciydi. Daha önceleri doğru akım ve alternatif akım arasındaki farkı bilmiyordum itiraf etmeliyim ki. Neticede Empati mükemmel olmasa da iyi bir kitap. Duygularla alakalı olduğu için bizle de alakalı. Bir nev’i DuyguBank yani.

bir ölümün ardından

Mart 3rd, 2009

Halam sonunda öldü. Ağlaya ağlaya, bağıra bağıra, lanetler yağdıra yağdıra öldü. Ölümün kaçınılmazlığı daha başından belli idi. Kim kanser illetine tutulmuş da illetin adı belli olduktan sonra uzun süre yaşamış. Bile bile, göre göre, bekleye bekleye yaşadı son zamanlarını ve nihayetinde acılarından kurtuldu. Ölüm yine ailemizin en değişmez üyesiymiş gibi geldi kuruldu salonumuzun baş köşesine. Bütün aile bireyleri toplandı tekrar. Zaten sebep ya düğün olur ya cenaze. Bu sefer cenaze için toplanıldı.
Halam 17 yaşında gelin gitmiş. Benim hatıralarımda daha otuzlu yaşlarındaydı. Küçük kızı yeni doğmuştu. Oğlu henüz deli değildi. Birazcık zeka geriliği vardı. Sonradan delirmedi ama zeka geriliği de düzelmedi. Yaşı büyüdükçe bakımı zorlaştı. İlaçlar, hastaneler. Halamın çektiği rezilliği tahayyül dahi edemiyorum. Ölüsü olan bir gün delisi olan her gün ağlar misali. Her gün ağladı. Evinde bir tane delinin olması durumu hayatı boyunca istenmeyen insan yaptı onu. Kimse yakınında yöresinde istemedi. Psikolojisi bozuk çocuklar yetiştirdi. Öldüğünde bile tabudu omuzlar üstünde taşınmadı. Herkes tutabildiği kadar tuttu ama tabut fazla yukarıya kalkmadı. Ölüsü dahi kıymetli olmadı. Arkasından dökülen birkaç gözyaşı üzüntüden çok geleneğin gereğiydi.
Benim halamla ilişkim o kadar köklü ve derin ve muhabbet dolu değil. Yapım müsade etmiyor zaten çok fazla samimi olmaya. Halamla da pek bir ilişkim olmadı. Bayramlarda seyranlarda, tek tük görmüşümdür. Her zaman istenmeyen insan olduğu için de zaten geliş ve gidişleri pek belli olmazdı. Bizim eve dahi gizli gelirdi babam kızmasın diye. Onca insanı çarşıdan alıp eve ya da tersi istikamete bırakmama rağmen halamı bir yerden bir yere götürdüğümü pek hatırlamam. Minibüse binerdi muhtemelen. Benim haberim bile olmazdı. Gittiği yerlerde çokça azar işitirdi. Kendinden küçük kardeşleri kendine sürekli fırça çekerlerdi. Niye böyle yaptın, niye şöyle yaptın. Ölümü bile kendi suçuydu nihayetinde. Tahminimce gittiği her yerde ev işi yapıyordu. Buna rağmen pek makbule geçtiği söylenemez yaptığı işlerin. Hayatı deli oğlu ve sevmediği kocası uğruna feda oldu. Deli oğlunu hastanelere taşıdı, pisliğini temizledi, hastaneler kabul etmedikçe kendisi çekti. Arada nefes almak için kapısını çaldığı akrabalarından hep azar işitti. Sızlandı, ağladı, süründü ve neticede öldü.
Benimle irtibata geçmeye başladığı zamanlarda pek dengeli değildi artık. Aramam için telefonumu çaldırdığında hemen arıyordum ve sanırım bu onu mutlu ediyordu. Aradan çok geçmemiş olmasına rağmen niye aramıyorsun diye sitem ediyordu, aldırmıyordum. Sonra sıkıntılarını anlatıyordu, sanırım bu anlatma fasılları beni ne kadar sıkıyorsa onu da o derece hafifletiyordu. Gönlünü kırmadan dinliyordum. Ben Gaziantep’te çalışırken arayıp yanına çağırmıştı kızının evine. Hemen gittim tabi ki. Ayrılırken ısrar ediyordu halen, sana doyamadım kal gece benimle diye. Acınızı görmeyeyim diye bir duası vardı ağzından düşürmediği. Kimsenin acısını görmedi işte. Kimsenin kendisine acımadığı gibi.
Bir gün Gaziantep otogarında otobüs saatimi bekliyordum. Karşıdan geldiğini görüp gizlice yaklaştım yanına kollarımı açtım. Küçük şeyler sanıyorum mutlu olmasına sebep oluyordu. Bundan birkaç hafta evvel yanına gittiğimde artık bir şeye sevinecek takati kalmamıştı. Ölüyorum demiyordu ama sanırım artık öleceğini biliyordu. Bütün kardeşlerinden nefretle bahsetti. İstisnasız hepsinden nefret etmişti. Moralli ol, Allah şifasını verir bu derdin derken ben dahi inanmıyordum. Şifalık bir tarafı kalmamıştı artık. Erimiş, minnacık kalmıştı.
Sonra ölümü beklemeye başladı herkes. Ha bugün ha yarın. Telefonda kendisine bakmak istemeyen kızından şikayet ediyordu. Allah evladın hayırlısını versin. Son günlerini yaşarken ne kadar da acı olmuştur bu. Evladı bakarken başına kakıyormuş baktığını. Çaresiz bekledik. Babam yanına getirmeye niyet etti. Yok dedi kızı, ben bakıyorum. Beklemeye devam ettik. Geçen pazar kardeşim aradı. Haberi verdi. Gece ambulansla gelen cenazeyi morga kaldırdık. Sabah yıkandı, kefenlendi. Sonra da bir çukurun dibine atıp çıktık.
Ölüm yok olmak değildir. Ölenler yok olmuyor. Ölüm bir boyuttan başka bir boyuta geçmektir. Bir şekli terk edip başka bir şekile girmekti. Ölenler yok olmazlar. Sadece bu dünyada oynadıkları bu oyunu bırakıp, jürinin puanlama yapması için bir köşede beklerler, madalya almadan yahut yuhalanmadan önce. Halam da bu oyunu bitirdi. Günahını sevabını Allah bilir ama dünyada çektikleri çok fazlydı. Beni üzen, bunları yazmama sebep olan da bu çekme hali zaten. Mizan günü geldiği zaman terazinin bir tarafını çok aşağılara çekecek bu çile dolu hayat. Diğer tarafının bunlara oranla tüy gibi olacağını umuyorum. Rabbimden Rahmet diliyorum.

Düm Tek Tek

Şubat 27th, 2009

Cuma namazında cemaat ikinci rekata kalkıyor. Tam o sırada bir cep telefonu melodisi ile irkiliyoruz. Eskiden ne güzeldi cep telefonları yeni çıktığında. Belli bir iki melodi vardı, sadece onlar çalardı namazda. Teknoloji ilerledikçe müzikler de değişti, kişiselleşti. Şimdi artık namaz kılan müslümanlar herhangi bir müzikle yerlerinden hoplayabiliyorlar. Bu cuma bizi hoplatan müzik Türkiye’nin Eurovision şarkısı idi. Düm tek tek. Aklımız Amerikan filmlerindeki kilise müziklerine gitti. İbadet için kiliselerde toplanmış olan cemaat org eşliğinde müzik söyleyip dans ediyorlar. Bizim dinimiz de böylesi bir ritüeli hoş görüyor olsa idi cami cemaati olarak düm tek tek eşliğinde hoplayıp zıplayacaktık o an. İmam efendi de tempo tutacaktı. Fakat cami cemaatinin o kadar ileri görüşlü olmaması ve imam efendinin istifini bozmayıp Fatiha’dan zammı sureye geçiş yapması bizi de böylesi şenlikli bir cuma eda etme mutluluğundan alıkoydu. Bir süre dinledik müziği, sonrasında kesildi.
Namaz dinin direği, islamiyetin de en temel ibadetidir. Bazı alimler iman ile namazı birbirinden ayımazlar. İkisi birbirinin parçası gibidir. Peygamberimiz de bir hadis-i şerifinde “Namaz dinin direğidir, namazı terk eden dinini yıkmış olur” diyor. Sahabe adı verdiğimiz arkadaşları da dediklerini harfiyen uygulayarak namaza önem veriyolar. Namaz kılarken öyle sık tutuyorlar ki safları elbiselerinin önce omuzları eskiyor. Aradan 1400 sene geçtikten sonra müslümanlar nisyana mağlup oluyorlar. Namazın önemi hayatlardaki yerini daha önemli diğer dünyevi hadiselere bırakıyor. Camilerden Kur’an sesi yerine müzik sesi yankılanıyor artık.
Camiye giderken cep telefonunu kapatmak normal şartlar altında bir müslümanın ortalama 5 saniyesini alır. Bu kapatma işlemini biz namazı ciddiye alan müslümanlar için söylüyoruz. Zannetmiyoruz ki Cuma namazına giden herhangi bir müslüman herhangi bir namazını cep telefonu melodisi dinlemeden tamamlıyor olsun. Bizim başımıza gelmedi. Biz bir Cuma namazından çıkıp da “Hayret, bu sefer cep telefonu çalan kimse olmadı” diyemedik henüz. İlla ki bir telefon açık, illa ki hopluyoruz yerimizden bir tane melodinin tınısı ile. Camilerin kapılarına “Lütfen cep telefonunuzu kapatınız” uyarılarının asılması da boşuna. Yaptığı işi ciddiye almayan insanlar için ikaz gereksiz.
Mesele aslında ciddiyet meselesi. Ayinesi iştir kişinin söze bakılmaz demiş ya Ziya Paşa. Aynen öyle. Müslüman toplum müslümanlığı o kadar ciddiye almıyor. Müslüman toplum faiz batağında, müslümanlar işret aleminde, müslümanlar dedikodunun ortasında. Müslüman toplumda açlık var, fakirlik var, paylaşım az, bencillik çok. Hırsızlık, dolandırıcılık ayyuka çıkmış. İnsanlar üç kuruşluk maddi menfaat, üç günlük fani dünyanın makamı, mevkii uğruna özlerini unutmuş vaziyetteler. Hal böyleyken cami cemaatinden de çok şey beklemiyoruz. Çalsın sazlar, oynasın kızlar. Biz namaz kılıyoruz.

Enerjide Dışa Bağımlılık

Şubat 20th, 2009

Savaşlar top ve tüfekle kazanılır lakin milletlerin bağımsızlıklarını sürdürmeleri için top ve tüfek yeterli ve hatta gerekli bile değildir. 1920′li yıllarda savaşarak bağımsızlığını kazanan genç Türkiye Cumhuriyeti bu kazanımını sürdürebilmek için diğer ülkelerle bu defa ekonomi alanında mücadele etmeye başladı. Atatürk 1923 senesinde İzmir İktisat Kongresinde yaptığı konuşmada bu kongrenin en az Erzurum Kongresi kadar önemli olduğunu söylemiş, tarihte yaşamış olduğumuz tüm savaşların sebebini ekonomiye bağlamış ve milletin hakimiyetinin ekonomiye hakim olarak sağlamlaştırılacağını söylemiştir. Geçen 86 senenin sonunda geriye dönüp baktığımızda o muazzam Kurtuluş Savaşını aynı şekilde devam ettiremediğimizi ve ekonomik bağımsızlığımızı tam olarak sağlayamadığımızı görüyoruz. Ekonomimizi yabancı ellere bırakışımızın birçok sebebi var. Bunlardan biri de enerjide dışarıya bağımlı oluşumuzdur.
Geçen yıllar zarfında enerjinin hava gibi sınırsız bir mal olmadığını gördük. İhtiyacımız her geçen gün katlanırken bizim bu ihtiyacı giderme yönündeki çalışmalarımız yeterli olmadı. Bugün ülkemizin enerji tüketimi yıllık 200 milyar kilovat saat’e yaklaşırken bizim üretimimiz bunun ancak %20’si seviyesindedir. Enerji üretimimiz bu seviyelerde kalırsa ilerleyen yıllarda üretimimiz tüketimimizin %20′lerinin dahi altına düşecektir ki bu da dışarıya olan bağımlılığımızın giderek artacak olması anlamına gelir.
Türkiye’nin enerji ithalatında en ön sıraları doğalgaz ve petrol almaktadır. Ülkemiz doğalgazının %97’sini ithal etmektedir. Doğalgaz sadece evlerde kullanılan bir yakıt değil, elektrik üretimimizin de yarıya yakınını doğalgazdan sağlamaktayız. Doğalgaza bu kadar bağımlı olduğumuz için her kış krizler yaşıyoruz. Rusya doğalgaz akışını durduruyor, fiyatlar artıyor, hem cebimiz yanıyor hem de elektrik üretimimiz çoğunlukla doğalgaza bağlı olduğu için bağımlı duruma düşüyoruz. Ekonomik bir konuda, hele ki enerjide dışarıya bağımlı olmak bir ülke için en büyük risklerden birisidir. Yabancı ülkelerin iç işlerimize karışması ihtimali bile bizim için kabullenilemez bir durumdur ki bir nevi kapitülasyondur bu. Kurtulmak için mücadele verdiğimiz, savaşıp kan döktüğümüz bağımlılık durumunun içine tekrar düşmek anlamına gelir ekonomik olarak başka ülkelere bağlı olmamız.
Bağımsızlık mücadelesini şükür ki topla tüfekle vermiyoruz artık. Şimdi bağımsızlığı koruma vaktidir. 90 sene evvel nasıl topyekûn ayaklandıysa bu millet bağımsızlığı için bu gün artık ekonomik olarak mücadele vermemiz gerekmektedir. Bu konuda vazife bireye ve devlete düşüyor. Birey olarak yapacağımız en önemli faaliyet tasarruftur. Hanelerimizde kullandığımız elektrik ve doğalgazı daha iktisatlı kullanmalı, enerji verimliliğini artırmalıyız. Yalıtıma önem vererek çok fazla tasarruf edebiliriz. İnşaat yapanlar çok büyük ve ısınması zor evler yapacaklarına daha küçük ve kullanışlı evler yaparak enerjinin havaya gitmesine engel olabilirler. Devletin de bu konuda yapması gerekenler var. Yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaştırılması için yapılması gereken çok şey var. Öncelikle bürokratik engellerin kaldırılması lazım. Bundan sonra da sanayide kullanılan enerjinin yenilenebilir enerji kaynaklarına dönüştürülmesi için teşvikler verilmesi gerekiyor. Böylelikle yenilenebilir enerji kaynakları dediğimiz güneş, rüzgâr gibi enerji kaynaklarının kullanımı fabrikalardan hanelere kadar inecektir.
Atatürk’ün iktisat kongresi ile Erzurum Kongresini benzeştirdiği gibi biz de Kurtuluş Savaşı ile bugünün ekonomik bağımsızlık mücadelesini özdeşleştiriyoruz. Bu konuda hepimizin yapmamız gerekenlerin bilincinde olup elimizden geleni yapması tam bağımsız olarak hayatımızı sürdürmemiz için atacağımız en önemli adımdır.

Sevgililer Günü

Şubat 13th, 2009

İnsanı insan yapan, diğer canlılardan ayıran, Eşref-i Mahlukat yapan fark; duygu ve düşünecelerinin olmasıdır. İnsanlar arasında da belirli bir ölçek vardır. Bu ölçeğin tepesinde melekler, en altında hayvanlar bulunur. İnsan bu duygu ve düşüncelerini olumlu yönde geliştirdikçe meleklere yaklaşır, bu yeteneğini görmezden geldikçe de hayvandan dahi aşağı durumlara düşer. Bize göre insan evladını diğer yaratılmışlardan ayıran en önemli duygusu sevgidir. Sevgi duygusu Yaradan’dan gelir. Yaratıcı, kullarını sever; kullar da birbirlerini sevdikçe O’nun hoşuna giderler. Bu yüzdendir ki Efendimiz “Birbirinizi sevmedikçe hakiki mü’min olamazsınız” demiştir. Bu da demek oluyor ki insan olmak kadar müslüman olmanın da yolu sevgiden geçiyor.
Bugün bizim insanımızı da dahil ederek sevgililer günü kutluyor dünyanın büyük bir kısmı. Biz de gelişmiş bir toplum olarak bu sevgi ve sevgililik hadisesinden kendimizi alamıyoruz ve dış dünyada nasıl kutlanıyorsa aynı coşku ve mutlulukla kutluyoruz bu günü. Bundan 1400 yıl evvel “Birbirinizi sevin” mesajını verirken bu dinin peygamberi, şu anda bu günü kutlayan toplumlar henüz duygu ve düşünce olarak hazır değillerdi bu tür kavramlara. Bizim dinimiz merhamet ve şefkatten bahsederken bu dinin dışındaki toplumlar ortaçağ karanlığı diye tabir ettiğimiz bir karanlığın içindeydiler. Geçen bu kadar zaman içerisinde biz onlara sevgi, merhamet ve insani duygular konusunda dersler verirken bugün böylesi temel kavramlarımızı dahi onlardan öğreniyor, onları taklit ediyoruz.
Müslüman toplumdan beklenirdi ki sevgiyi ve sevgililiği, başkalarını taklit etmeye gerek kalmadan kendileri yerleştirsinler hayatlarının merkezine ve örnek olsunlar. Elalemin papazının arabesk aşk hikayesinin neticesinde intihar etmesinin bizim için hiçbir enteresanlığı yok. Bu intihar gününün Hristiyanlık alemince 1969 yılına kadar dini bir bayram muamelesi görmüş olmasını da mantıklı bulmuyoruz zaten. Rahiplerini evlendirmeyen, intiharı da yasaklayan bir din neden karşılık bulamadığı sevgi yüzünden kendini asan rahibin ölüm yıldönümünü kutlasın, bizce anlaşılır bir hadise değil. Bizim için en güzel sevgililer günü hepimizin sevgilisi olan Rahmet Peygamberinin doğduğu gündür. Bizce sevgi konusu geçtiği zaman kutlanmaya değecek olan yegane gün de budur.
Sevginin ve sevgililiğin gün olarak kutlanıyor olması mantık olarak fena bir şey değil. Uygulamaya geçildiğinde ise çok fena ayrıntılarla karşılaşıyoruz. Sevgi kavramının ilişkiler dünyasının kavramlarından birisi haline geldiğini görüyoruz öncelikle. Sevgililer günü kutlayan sevgililerin büyük kısmının sevgisi meşru bile değil. İnsanlar aralarında bağlayıcı bir akdin olmadığı flörtleriyle kutluyorlar bu günü. Halbuki sevgi hakikatlilik ister. Medyada böyle bir dayatmaca hakim oluyor bu sıralarda. Sevgilinizle ne yiyip ne içeceksiniz, ne yapacaksınız baskısı. Sanki sevgi ve sevgililik sadece birbirleriyle gayri meşru bir şekilde ilişki halinde olan insanlara mahsus kavramlarmış gibi.
Sevginin hakikisi Allah’tan gelen ve Allah rızası için olanıdır. İnsanlar birbirlerini Allah rızası için sevdikçe sevgileri hakiki olur. O zaman böylesi günlerin, tabi ki daha ahlaki kriterler içerisinde, kutlanması da çok güzel olur. İnsanların birbirlerine hediye alıp sevindirdikleri, zaten var olan sevgilerini bir günlüğüne dahi olsa gündeme taşıdıkları bir günün olması ne kadar güzel. Bu sayede piyasada yaşanan canlılık da kışın çoğunlukla işleri durgun geçen esnafın yüzünün gülmesi, harcanan paraların değişik ellere geçmesi sebebiyle binlerce ailenin ekmek kazanmasına vesile olması da çok güzel. Fakat gönül isterdi ki biz böyle bir günü başkalarını taklit ederek değil de içinde yaşadığımız kültürün ve mensubu bulunduğumuz dinin bir yansıması olarak; saçma sapan bir intihar tarihini değil de Gönüller Sultanı, Sevgililer Sevgilisi’nin aleme teşrif tarihini alarak kutluyor olalım.

Bir Küçücük Meydancık

Şubat 6th, 2009

Şehirler de değişir içindekilerle beraber. İçinde yaşayanlar değişimi fark etmeseler bile, yıllar geçtikten sonra durup da geriye bakılınca fark edilir değişim. Çocukluğumuzun geçtiği sokaklarda gezerken anlarız olup bitenleri. İki katlı ahşap binaların tek tek yıkılıp yerlerini çok katlı betonarme binalara bırakışını görürüz. Çocukluğumuzun şehir merkezinde dolaşırız hayalen. Eski postane binası yıkılmış yerine yenisi yapılmıştır, anılarıyla beraber. Yıllarca inşaatı süren İş Bankası binasının eski yerinde de bir bina vardı bir zamanlar. Ziraat Bankası ve civarındaki binalar. Kışla Caddesi ve bugünkü Dörtyol da aynı şekilde onlarca eski binanın yıkılmasıyla oluştular. Yıkıldı eskiler ve yerine yenileri yapıldı.
Belediye binasının yıkılması ister istemez içimizde buruk bir tat bıraktı. Arkasında müşteri bekleyen arzuhalciler vardı. Şimdi yerinde market olan eski otobüs durakları belediyenin hemen arkasındaydı. Şehir kalabalıklaştıkça bina yapıları da bu kalabalığa uyacak şekilde değişti. Eski binalar teker teker yıkılarak yerine yenileri kuruldu. En sonunda sıra 70 yıllık belediye binasına da geldi. Birazcık içimiz burulsa dahi bu yıkım bizi sevindirdi. Şehrimiz biraz daha büyük bir meydana sahip oluyor. Şehirler meydanları ile bilinir zira.
Demokrasi meydanlarda doğdu. Eski Yunan’ın şehir devletlerinde insanlar meydanlarda toplanarak alırlardı kararlarını. Kanunları agora dedikleri meydanlarda yaptılar. Halkın bir araya geldiği, bireyin hemşeri olmasını meydanlar sağladı. Tarih içerisinde, insanların toplu halde yaşamalarının ve karar vermelerinin merkezi haline geldi meydanlar. Şehirler meydanları ile bilinir oldular. Moskova denilince akla Kızıl Meydan geldi, New York denilince Times meydanı. İnsanların bir araya gelebileceği kocaman meydanlar inşa ettiler yıllar geçtikçe, insanların bir araya gelebilmelerini önemseyen toplumlar. Demokrasiye önem veren her topluluk toplanmaya da önem verdi. İslamiyet camilerde toplanmayı teşvik etti. Cami kelimesi bile cem yani toplanma kelimesinden türemiştir.
Bizim şehrimiz böyle büyük meydanlara sahip olmadı hiç. Başka şehirlere gittiğimizde hayran olduk meydanlara. İstanbul’da Taksim meydanı, Ankara’da Kızılay meydanını gördük. Kayseri’nin kalesini dahi kenarına atmış olan o koca meydanını görünce ağzımız açık kaldı. Bizimle aynı kültürden geliyordu insanlar ama galiba bize kadar ulaşamamıştı o kültür. Şehrimizin ortasında bir kapalı çarşı, yükseklik farkına bakmazsanız İnönü Caddesi’nin biraz geniş bir kısmıyla birleştirdiğinizde bir küçücük meydancık oluyordu. Rahmetli hemşerimizi Turgut Özal geldiğinde ana baba gününe dönüyordu o meydan. Biz de kalabalığı izleyip mutlu oluyorduk. Bir küçücük meydancık, içi dolu Malatyalıcıklar oluyorduk.
Şimdi meydanımız belediye binasının alanını da içine alarak biraz daha büyüdü. Biraz daha ferahladı şehrimiz, biraz daha gözümüz gönlümüz açıldı. Yabancı birisi geldiğinde işte şehrimizin meydanı burası dediğimizde biraz daha inandırıcı olabileceğiz artık. Fakat bununla da bitmese bu meydan açma faaliyeti, biraz daha genişlese meydanımız demekten de kendimizi alamıyoruz. Eski belediye binasının karşı hizasındaki o ucube binalar da yıkılarak meydana eklense ne kadar güzel olacak. Şimdiki Hükümet Binamız yapılacak daha modern bir binaya taşınsa da bu bina da meydana dahil olsa. Kapalı çarşımız zeminle birleştirilse. İşte o zaman bizim de bir meydanımız var diyebileceğiz.

Merhamet Demokrasisi

Ocak 30th, 2009

Türkiye insanını gelişmiş ülke insanlarından ayıran bir özelliği de ülkesinin sahipliğini yönetici sınıfa kayıtsız şartsız teslim etmesidir. Gelişmiş ülkelerde insanlar yönetilme haklarını bir süreliğine yönetici sınıfa verseler bile ülkelerinin sahipliğinden vazgeçmezler, yönetimde aksaklık olduğu zaman olaylara direk müdahale etmekten çekinmezler. Biz yönetilme olayına bambaşka bir açıdan bakarız. Yönetilme hakkımızla birlikte ülkemizin ve bölgelerimizin anahtarlarını seçilenin eline bırakıveririz ve sonrasında yapılanların hesabını asla sormayız.
Zaman zaman gazetelerde dış dünyadan haberler okuyoruz ve şaşırıyoruz: Hindistan içişleri bakanı Mumbai kentindeki terör olaylarının sorumluluğunu üstlenerek istifa etti. İngiltere çalışma bakanı partiye yapılan 103 bin dolar bağışın harcamalarını belgelemeyince istifa etti. Alkollü araç kullanan Honduras dışişleri bakanı istifa etti. Kanada dışişleri bakanı gizli belgeleri güvenli olmayan bir yerde bıraktığı için istifa etti. Bulgaristan içişleri bakanı bir mafya lideriyle görüntülendiği için istifa etti. Brezilya kültür bakanı sanat çalışmalarına vakit ayırabilmek için istifa etti. Japonya tarım bakanı bazı kurumlara gönderilen pirincin küflü çıkması üzerine istifa etti. Makamında 64 bin dolar bulunan Arjantin ekonomi bakanı istifa etti. Bunlara benzeyen dana nice istifa haberleri.
Bize sudan görünen bu sebepler adı geçen ülkelerde hiç hafife alınmıyor. Bizim ülkemizde bunlardan daha vahim onlarca olay oluyor. 64 bin dolar, 103 bin dolar ne kadar komik paralar değil mi. Bizim yöneticilerimiz hesap verme gereği duymadan milyonlarca dolar harcayabiliyor. Bizim idarecilerimiz herhangi bir suçlamaya maruz kaldıkları zaman yukarıdaki örneklerdeki gibi, “istifa edeyim de soruşturma daha kolay yapılsın” demek yerine; “Bu bana yapılmış bir komplodur, görevimin başındayım” açıklamaları yapıyorlar. Bu kendi suçları değil tabi ki. Eminiz ki bahsettiğimiz bu yabancı devlet adamları da bizim gibi seçmenlere sahip olsalardı yerlerinden ayrılmayı kabul etmezlerdi.
Demokrasi de bir kültür meselesi. Olayların karşısında her ülke vatandaşı kendi kültürünün gerektirdiği gibi davranıyor. Demokrasi kültürünün yerleşmiş olduğu toplumlarda sivil halkın inisiyatif kullanma ihtimali her zaman var. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu zaman halk yöneticiye müdahale edebiliyor. Demokrasi konusunda yeterli altyapıya sahip olmayan bizim gibi toplumlarda ise yönetme hakkını ele geçirenler ülkenin sahipliğini de ele geçiriyorlar ve halka rağmen halkı yönetiyorlar. Böylesi durumlarda topluma ancak dua etmek düşüyor. Dua ediyoruz ki yöneticimiz merhametli olsun, hakkımızı yemesin, çiğnemesin, çiğnetmesin.
En tehlikeli yönetim şekli de bu olsa gerek. İdarecinin vicdanı ile baş başa kaldığı bu yönetim şekline biz “Merhamet Demokrasisi” adını veriyoruz. Hz. Ömer hilafete geçtiği zaman: “Ey nas! Ben haktan, adaletten ayrılırsam ne yaparsınız?” diye soruyor. Ahali: “Ya Ömer! Sen eğrilir, haktan ayrılırsan, seni kılıcımızla doğrulturuz!” cevabını verince Hz. Ömer “Elhamdülillah! Eğrilirsem beni kılıçları ile doğrultacak arkadaşlarım varmış!” diyerek şükredip seviniyor. Bizim yöneticilerimiz bize böyle bir şey sorsa: “Estağfurullah, siz hiç haktan adaletten ayrılır mısınız?” deriz. Sonsuz itimat gösterir, ülkemizin sahipliğini kayıtsız şartsız teslim ederiz. Sonra hakkımız yenilince de kendimiz ört bas ederiz hadiseleri. Takım tutar gibi tuttuğumuz siyasi partiyi onlardan önce biz savunuruz muhalefete karşı. Kılıcımızla eğrilikleri doğrultmak şöyle dursun, idarecinin eğriliğine karşı çıkanların eleştiri kılıçlarına karşı kendimizi siper ederiz.

Küresel Isınma Tedbirleri

Ocak 23rd, 2009

Dünya nüfusu arttıkça enerji ihtiyacı da buna bağlı olarak katlanmaktadır. Bugün dünyamızın ihtiyaç duyduğu enerjinin büyük bir kısmı fosil yakıtlardan sağlamaktadır. Fosil yakıtlar çürüyen tarih öncesi bitki ve hayvanlardan milyonlarca yılda oluşan petrol, kömür, doğalgaz gibi yakıtlardır. Bu yakıtlar karbon ve hidrojen elementlerinin değişik şekillerde birleşmesinden oluşur. Yanmaları neticesi havadaki oksijen gazı ile birleşerek karbondioksit oluştururlar. Karbondioksit güneş ışınlarının atmosferde tutulmasını artıran bir gaz olduğu için atmosferdeki oranının fazlalığı dünyanın sıcaklığının artmasına sebep olur.

21. yüzyılda dünyanın ortalama sıcaklığının 2 ile 6 derece arasında artacağı hesaplanmaktadır. Bunun sebebi nüfus artışına bağlı olarak petrol, doğalgaz ve kömür kullanımının artacak olması ve dolayısı ile atmosfere daha fazla karbondioksit gazının salınacak olmasıdır. Geçtiğimiz yüzyılda 0.6 derece olarak gerçekleşen bu artışın 10 katına çıkması büyük felaketlerle yüzyüze geleceğimizin de habercisidir. Bilim insanları deniz suyu seviyesinin önümüzdeki yüzyılda 1,5 metre yükseleceğini öngörüyor. Bu yükselme rakam olarak bize basit gelse de gerçek hayata uygulandığı zaman yüzmilyonlarca insanın yerlerinden olacağı anlamına geliyor. Temiz içme suları deniz suyu ile karışacak ve içilmez hale gelecek. Bu da içme suyu bulamayacak insanların göç edeceği anlamına geliyor. Topraktaki verimsizleşme, tarım alanlarından yeteri miktarda ürün alamama ve başka kimyasal zararlı etkileri de düşündüğümüz zaman yüz yıl sonra dünyanın felaket senaryoları çizilen Amerikan filmlerindeki gibi bir yer olacağı kesinleşiyor. Açlık ve yoksulluk kol gezecek, her yerde sokaklarda yaşayan milyonlarca evsiz olacak.

Yüz yıl sonrasından bize ne denildiğini duyar gibi oluyoruz. Doğrudur, yüz yıl sonra bu dünyada biz yaşıyor olmayacağız. Bu ısınmadan dolayı bir miktar etkileneceğiz ama gelecek kuşaklar kadar değil. Bu yüzden küresel ısınma bizi ilgilendirmiyor. Biz yine de gelecek nesillere kötü bir dünya bırakmak istemeyenler için yapılması gerekenleri sıralayalım. En başta ağaç dikmek geliyor. Çünkü ağaçlar fotosentez adı verdiğimiz büyük bir mucizeyi gerçekleştiriyorlar. Karbondioksiti alıp oksijene çevirirler ki insanların böyle bir teknolojiyi yapmaları imkansız. Bu yüzden sorumluluk duygusu hisseden her bireyin senede en az bir tane ağaç dikmesi gerekir. Sivil toplum kuruluşlarının, kamunun desteğini de alarak göstermelik değil gerçek ormanlar oluşturmaları icap ediyor.

Sorumluluklar ağaç dikmekle bitmiyor. Sivil toplum kuruluşları, kamu kuruluşları ve bireylerin yapmaları gereken daha çok iş var. Alternatif enerji yollarını herkesin araştırması gerekiyor. Türkiye’nin elektriğinin çok büyük bir kısmı termik santrallerde kömür kullanarak üretiliyor. Çok fazla elektrik tüketen işletmelerin ihtiyaçlarını güneş ve rüzgar enerjileri kullanarak giderme ihtimalleri var. Devletin de desteği ile güneş ve rüzgar enerjileri kullanımı yaygınlaştırılmalı, bu ucuz ve zararsız enerji üretim metotları teşvik edilmelidir.

Nüfus artışıyla beraber otomobil kullanımı da arttı. Otomobillerin eksozlarından atmosfere tonlarca karbondioksit yayılmaktadır. Seyahat ederken insanların özel araçlarından ziyade toplu taşımayı kullanmayı tercih etmeleri doğaya karbondioksit salınımını azaltacaktır. Plastik maddelerin ve kağıdın kullanıldıktan sonra çöpe atılmaması ve geri dönüşüm kutularında biriktirilmesi de doğa için önemli bir kazanım olacaktır. Bir ton kağıt için 16 tane ağaç kesiliyor. Kullanılmış kağıtlarımızı ve plastik maddelerimizi atmayarak geri dönüşümlerine sebep olursak en az ağaç dikmek kadar faydalı bir iş yapmış olacağız.

Kocaman evler yapıyor sonra da yüzlerce lira vererek ısıtmaya çalışıyoruz. Kanaat bitmek tükenmek bilmeyen bir hazineyken, müsrifliğimiz yüzünden hem doğalgazımız bitti, petrolümüz yok diye dış ülkelere el açıp zelil oluyoruz hem de yaşadığımız dünyayı kirleterek gelecek kuşaklara yaşanmaz bir dünya bırakıyoruz. Küresel ısınmanın çözümü çok basit aslında. Sadece biraz daha bilinçli davranmak gerekiyor. İçinde bulunduğumuz durumun vehametini hissetmek, kanaatkar olmayı toplumsal bir yaşam biçimi haline getirmek, petrol, doğalgaz ve kömür kullanımını en aza indirecek tedbirler almak, kağıt ve plastiği geri dönüştürmek bizim için zahmetli olmayacak bazı tedbirler. Özel aracımız yerine toplu taşıma kullanmamız, bir kağıt parçasını bile esirgememiz çok küçük adımlar gibi geliyor bize. Fakat karıncanın Hazreti İbrahim’i yakan ateşe döktüğü su gibi, diktiğimiz her ağaç bir damla olacak ve gelecek nesillere bizden yangın yeri değil, gül bahçesi kalmış olacak.

Mavi Işık

Ocak 19th, 2009

Işıkların ağaçları parlattığı bir düğün gecesi yanıyor bazen gözlerimde. Ağaçların dallarından çamaşır ipi gibi asılmış lambalar sarkıyor. Sarılar var, kırmızılar, maviler, yeşiller, turuncular. En çok mavileri seviyorum çünkü az bulunuyor. Onlarca gece lambası asılmış düğün gecesini aydınlatmak için, yetmiyor. Takviyelere ihtiyaç var. Çocuklar karanlıktan istifade ediyorlar haşarılıklar için. Kim daha çok gazoz içecek. Kim saklambacılıkta hiç ebe olmayacak. Ortama yabancı, hanımevladı misafir çocuğunu kim dövecek. Herkesin kendince bir vazifesi var. Düğün müziksiz değil ama müzikli de değil. Düğün evinin bahçeye bakan bir odasına eski bir pikap koymuşlar, değişik havalar çalıyor. Müzik dışarıda oturanların umrunda değil. İçeride kadınlar oyun oynuyorlar. Erkekler; memlekete meselelerini konuşuyorlar. Daha samimi olanlar eski günleri yad edip orada olmayanların dedikodusunu yapıyorlar. Sigaralar sönmüyor. Tabakalar çıkarılıyor. Başparmakla işaret parmağının arasında yerleştirilen incecik kağıdın üzerine bir tutam tütün koyulup rulo yapılıyor. Rulonun kenarı tükürükle ıslatılıyor. Sigaranın bir ucunu toparlıyorlar ki güzel tutuşsun. Akşam daha uzun. Çocuklar yaramaz. Sıcak gecede koşuşturup ortalığı toz ediyorlar. Kapının önüne çıkıp gelen arabalara bakıyorlar sonra. Kültürel gelişimlerinin önemli ayrıntıları bunlar. Kaç kilometre yapıyor bu araba diye iddialaşıyorlar. 120 yapan var 140 yapan var. 180 yapanı görünce vay be çekiyorlar. Bir tanesinin Alamancı bir akrabasının arabası 220 yapıyormuş güya. Hiçbiri inanmıyor, üstelik çocuk da dışlanıyor bu palavra yüzünden. Sonra yine koşturmaca, yine toz bulutları, yine bitmez tükenmez azarlar, bir iki tane de tokat. O kadar. Tütünler sarılıyor. Çay bardakları dolup dolup boşalıyor. Kadınların konuşmaları müziği bastırıyor artık. Lambalar gecenin serininde daha bir güzel duruyor üşümeye başlayan çocuklar için. Bir tane yumurtayı yanan bir lambanın yanına koysak ve ikisini bir kutuya koysak, yumurtadan civciv çıkabilir. Gece oluyor. Uyku önce çocukların etrafını sarıyor. Çok direnmeden teslim bayrağını çekiyorlar. Sonra yavaş yavaş dağılıyor insanlar. Taksiler manevra yapıyor. Çoğusu yürüyerek gidiyor. Çocuklar ya arabalarda ya da anne babalarının kucağında uyukluyorlar. Sonra tenhalaşıyor sokaklar. Bir rüzgar kalıyor geceden sonra. Bir de yanan renkli ışıklar.

TV Esiri Vicdanlar

Ocak 8th, 2009

Televizyon ve sinema insan beyninin çalışmasını engelleyen uyuşturucular adeta. Televizyon müptelası toplum gerçekle bağlantısını yitiriyor. Televizyonun olmadığı bir dünyada; “Filistin’de savaş var, insanlar kadın çocuk denmeden katlediliyor” diye bir haber yayılsaydı herkesin tüyleri diken diken olurdu. Fakat bugün televizyonlardan izlediğimiz bu haberler insanlığın icap ettirdiği kadar büyük bir tepki uyandırmıyor halkımızda. Beyinler uzun süredir uyuşturucuya alıştırıldığı için, basit hadiseler gibi geliyor. Sinemalarda izlenilen filmlerden pek de farklı değil yaşananlar. Televizyon ve sinema endüstrisi insanları düşünmekten alıkoyuyor. Türk insanı günlük ortalama 5,09 saat televizyon izliyor. Bu oran hafta sonları daha fazla. Günde 5 saatten fazla vaktini bu aletin karşısında geçiren insanın zombileşmesi tuhaf değil. Bu uyuşturucunun etkisi altındaki bir toplumun fazla ileri gitmemesi de normal. Zira dünyanın geri kalmış ülkelerinden olan Türkiye televizyon izleme açısından bakıldığı zaman açık arayla lider. Dünyada en fazla televizyon bu ülkede izleniyor.

Teknoloji insan eliyle üretiliyor. Televizyon da insan zekâsının bir ürünü. İnsanın kendi eliyle ürettiği bir aletin karşısında pasif durumda olması, aletin insan karşısında aktif olması ne kadar garip. Mantığın kabul etmemesi toplum olarak bu işi vazife edinmemize engel olmuyor. Dünyanın gelişmiş ülkelerinin halkları kitap okuma rekorları kırarken biz beynimizi her gün bu uyuşturma makinesinin eline bırakıyoruz. Kitap okumama bahaneleri de o kadar çok ki. Herkes vakit darlığından şikâyetçi. Sanki bu günde 5 saat televizyon izleyen insanlar uzaydan gelmiş gibi, kime ne kadar kitap okuduğunu sorsak vakit darlığından şikâyet ediyor. Sonra biz uyurken gelip elimizden vicdanımız dâhil her türlü varlığımızı alıyorlar.

Amerikan film endüstrisi Yahudilerin tekelinde. Her sene Yahudilik propagandası yapan birkaç film yapılıyor. Schindler’in listesi, Piyanist, Hayat Güzeldir, Sophie’nin seçimi, Son Tren, Amen, Müzik Kutusu, Anne Frank’ın Hatıra Defteri bir çırpıda sayabileceğimiz ödüllü filmler. Hepsi Yahudi soykırımından bahsediyor. Hepsi büyük ödüller almışlar. İzleyenler bilirler. Gerçekten güzel yapılmış, konuları itibariyle insanın içini acıtan filmler. Yahudilerin soykırıma uğradıkları bir gerçek. Çok büyük zalimliklere uğradıkları da doğru. Deneylerde kobay olarak kullanıldılar, acımasız bir şekilde işkencelerden geçtiler, milyonlarcası bu işkencelerde can verdi. Yıllardır bu acı dinmedi, bu yara kapanmadı. Aynı şekilde soykırımlardan geçen onlarca halk acılarını unuttu, fakat Yahudi katliamının yarası asla kabuk bağlamadı, sürekli kanıyor.

Bu esasında Yahudilerin politikası. Kendilerine yapılanlar hiç unutulmayacak ki kendileri zalimlik yaptıklarında da kimsenin sesi çıkmasın. Çok modern, çok ileri, çok müreffeh Avrupa devletleri, hayvan katliamı için dahi dünyayı ayağa kaldırırlar. Gelir bizim ülkemizde bize insan hakları dersi verirler. İNSAN HAKLARI konusunda çok geri kalmışsın ey Türkiye derler. Sen insan haklarına önem vermiyorsun derler. Bütün dünyaya insanlıktan bahsederler. Konu Filistin olduğunda ise yıllardır kör, sağır ve dilsiz kesilirler. Susarak yıllar önce Yahudilere yaptıklarının bedelini ödediklerini düşünüyorlardır, kim bilir.

Yaşananları gördükçe sinema ve televizyonun tüm o füzelerden daha tehlikeli Yahudi silahları olduğunu düşünüyoruz. Zihinlerimiz bu sayede olup bitenleri görmezden geliyor, görse bile kabullenmiş bir uyuşuklukla ses çıkarmıyor. Elimizle engel olmuyoruz, dilimizle kınamıyoruz, kalbimizle buğz dahi etmiyoruz. Düşünce kabiliyetimizi bir aletin içine bırakmışız, kurbanlık koyunlar gibi, benzerlerimiz yakınımızda kurban edilirken, sıra bizde değil diye masum masum otluyoruz, sanki sıra bize hiç gelmeyecekmiş gibi.

4 Ocak

Ocak 4th, 2009

Her şey bir şarkıyla başladı. Adı hatırımızda değil. Duygularla başladık yola, gözleyerek devam ediyoruz. Yıllar hızla geçiyor. İçleri dopdolu geçiyorlar. Küçük günlerimiz var, küçük günlerimizin hikayeleri var. Küçük günler küçücük hikayalerle geçerek kocaman bir hayat oluyorlar. Oturup yaşadığımız gün sayısının hesabını yapıyoruz. Hesaba kitaba sadece sayıları geliyor zaten. Duyguları saymaya kalkınca yarım kalıyoruz. Çeyrek bile kalamıyoruz hatta.

İnsan vücudunda 210 faklı çeşitte 100 trilyon adet hücre var. Çok daha fazla duygu ve çeşidi var diğer yandan. Sürekli bir çalışma içerisinde hücreler. Oksijen giriyor, besin giriyor, enerjiye dönüşüyor. Sonra ölüyorlar hücreler, sonra yenileniyorlar. Beyin hücreleri haricinde bütün hücreler bir yenilenme süreci içerisindeler. 6 ayda bir bütün hücreler ölüp yerine yenilerini bırakıyorlar. Duygular gibi. Biz 6 ayda bir değil de senede bir defa dönüp geriye bakıyoruz. Nasıl ki bütün hücrelerimiz değişmişse bütün duygularımızın da değişmiş olduklarını görüyoruz. Bütün duygular ölüp yerini yenilerine bırakıyorlar. Bir tek hafızamız sabit kalıyor; geçmişte kalmış olan duygu ve düşüncelerimizi hatırlamamız için. Sürekli bir değişimin orta yerinde olduğumuz bilinsin diye.

Hayatı periyotlarla yaşıyoruz. Haftalar, aylar, yıllar. Bugün içinde bulunduğumuz o küçük gün aslında hızla giden aracın bir anlık bir fotoğrafından başka bir şey değil. Yaşadıkça duygularımız varlıklarını devam ettirebilmek için mücadele ediyor, ölüyor ve yeniden doğuyorlar. Yaşadıkça duygularımız baştan aşağıya değişiyor. İnsan vücudunun muazzam yapısı ruhunda da var. Bağışıklık sistemi nasıl hastalıklardan koruyorsa unutma duygusu da ruhumuzu hasta olmaktan koruyor. İskelet sisteminin bizi ayakta tuttuğu gibi geleceğe yönelik duygularımız, en başta ümit bizi ayakta tutuyor. Vücudun sistemlerinden çok daha kompleks sistemler var duyguların içinde.

Yıllar geçiyor. Bizden önce yaşayanların geçirdiği yıllar gibi, bizden sonra yaşayacakların geçirecekleri gibi, bizim de yıllarımız geçiyor. Doğuyoruz, çocuk oluyoruz, genç oluyoruz, yaşlı oluyoruz ve terk edip gidiyoruz bu mekanı. Aynı süreç tekrarlanıp duruyor. Bir ideal arıyoruz bu düzenin, bu döngünün içinde kendimiz için. İzliyoruz ve oluşturuyoruz. Sonra idealler eskiyor, gayeler paslanıyor, yine ve her seferinde yeniden kendimizle başbaşa kalıveriyoruz. Hayat sürüyor. Geçmişe bakıyoruz.

Geçmişte izimizi arıyoruz. Kullanmakta olduğumuz 46 kromozomun parçalarının bin yıl önce nerede olduğunu tahmin etmeye çalışıyoruz. Yine bu topraklarda mı yoksa uzaklada bir yerde miydi diyoruz. Kendimizi kahramanlarla özdeşleştirdiğimiz çocukluk günlerimiz çok geride kaldığından ancak basit köylülerle özdeşleştiriyoruz. İzlerini çok da fazla süremiyoruz. Bundan belki 150 yıl önce gelip bu şehre yerleşmiş bir atamızı düşünüyoruz. Duygu ve düşüncelerini bilmeden. Bir tane resim var elimizde geçmişten. Dedemizin dedesi. Yanakları bizimkine benziyor sanki, ya da biz benzeyeceğiz birkaç sene sonra ona. Sonra onun oğlu, bir hastane odasında yatıyor. Daha hayatı ve ölümü bilmediğimiz zamanlar. Hastanede yattığı hayal meyal aklımızda. Sonra göçüp gidiyor. Sonra onun da oğlu. Sert bakışları var bize doğru. Genlerimizde hissesi büyük. Neler hissediyordu diye düşünüyoruz, bilmiyoruz ama tahmin edebiliyoruz zaman zaman. Aynı genlerden var bizde de. Neredeyse yüzde yirmibeş. Ana-babamızda kendimizi arıyoruz. Gözlerinden, bakışlarından, gülüşlerinden, mimiklerinden varlığımızı damıtıyoruz. Bir rahatlamak hissidir ana baba bu dünyada. Bir sıcaklık, güven. Sonra bizim baba olacak olmamız, oğlumuzun hisleri, bize olan bakışı.

Bir değişimin orta yerindeyiz. 46 tane kromozom hiç sabit kalmadan değişip duruyor. Babamızdan bize, bizden çocuğumuza geçiyor. Dünya hiç aynı dünya değil. Değişim sabit. Her 4 Ocak’ta bütün dünya yankılanıyor zihnimizde. Bütün geçmiş ve gelecek. Bütün hayat ve ölüm. Her 4 Ocak’ta yeniden geliyoruz dünyaya. Yaniden gözlerimizi açıp dünyaya anlamaz gözlerle bakıyoruz. Çözmemiz gereken o kadar çok sır var ki. Çözüp çözemeyeceğimiz konusunda şüpheliyiz. Yine de çözüyoruz fakat, yine de alışıyoruz. Sonra geriye bakıyoruz. Öğrendiklerimiz öğreneceklerimizin yanında o kadar az ki. Daha diyoruz daha, daha öğrenecek çok şey var. Gerçeğe varana kadar.

Jingle Bells

Ocak 2nd, 2009

Cingıl bels, cingıl bels. Yılbaşına yaklaştıkça televizyon kanallarının fon müziği oldu bu meşhur yeni yıl şarkısı. Mağazalar yoldan geçenlere bu şarkıyı dinletti. Bazıları üşenmedi şarkıyı Türkçe’ye çevirdi. Ülkemiz insanı gayet mutlu girdi yeni yıla. Hindi kesip yiyenler oldu, çam ağacı süsleyenler oldu, meydanlara akanlar, parti düzenleyip saat gece yarısına yaklaşırken geri sayım yapıp alkışlarla şampanya patlatanlar oldu. Bunların hepsi Türkiye’de oldu. Cingıl bels.
Önceleri biz bu yeni yıl ve bilumum diğer yabancı özentisi davranışların bizi hristiyanlaştırmak adına yapılan bir planın parçası zannediyorduk. Bugün fikrimiz değişti. Bu hristiyanlık değil de kapitalizm özentisi bir davranış. Zira hristiyanlar hindilerini noellerinde yani yılbaşından bir hafta önce kesiyorlar. Çam ağacı süslemenin de dini bir anlamı yok zira Hazreti İsa efendimizin bir çam ağacının altında doğmuş olma ihtimali çok zayıf, doğduğu bölgenin iklimi göz önüne alınırsa. Kapitalizmin insanlara dikte ettirdiklerini sorgusuz sualsiz alıp kabulleniyor bizim insanımız. Yabancı ülkeler yeni yıla girince kutlama yapıyor, bizim neyimiz eksik, biz de yapıyoruz. Onlar gece yarısına kadar kafayı çekip kumar oynuyorlar, biz de oynuyoruz. Dinle alakalı bir durum değil. Müslümanların; aşırı müslüman, islamcı, protestan müslüman, ılımlı ve sair gruplara bölünmesi de dış odakların etkisiyle olan bir hadise değil. Kapitalizmin fazla yerleştiği bir toplumda oluşması kaçınılmaz gruplar bunlar. Parası çok olan bir müslüman yeni yılı kutlamazlık edemez kolay kolay, şampanyasını da yudumlayacak, cingıl bels diye tempo da tutacak. Müslümanlıktan da vazgeçmeyeceğine göre protestan mülüman olacak. Başkalarıyla menfaat ilişkisi olan adam emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker yapamayacak. O da cingıl bels diyecek sırıtarak. Ilımlı müslüman olacak.
Kutlamanın bir mantığı olmalı. Güzel hadiseler kutlanır, güzel hadiselerin yıldönümleri kutlanır. Bayramlar bunun için var. Milli bayramlarımız var, bazı şehirlerimizin düşmandan kurtuluş günleri var. Kişisel olarak kutladığımız tarihler var, doğum günleri, evlilik yıldönümleri var. Hepsi de manen anlamı olan tarihler. Yeni yılı kutlamanın mantığını aradığımız zaman aklımıza manevi hiçbir anlam gelmiyor. Dünyanın her sene güneş etrafında yaptığı 365 gün 6 saatlik turun başlangıcı kabul edilen bir tarih. Ayları insanlar uydurdu halbuki. Turun başlama ya da bitiş tarihi de yok. Yazın ortası da olabilirdi, ekinoks tarihleri de. Birileri Ocak 1 olsun tarih dedi, diğerleri de kabul etti. 80 yıl öncesine kadar takvimimiz batılı takvimlerin 13 gün gerisindeydi. Yılbaşı 14 Mart günüydü. Yeni yıl kutlanıyor muydu bilmiyoruz ama kutlanıyordu ise bile 14 Mart’ta kutlanmalıydı, ya da 1 Muharrem’de.
Cingıl bels diye diye yeni bir yıla neşe içinde girdik. Sanki 2008 yılı bizim için her yıldan daha güzel geçmiş gibiydi. Ekonomik krizlerle belimiz bükülmemiş, karşıladığımız sene de bükülmeyecek gibiydi. Onlarca Mehmetçiğimiz hain saldırılarda şehit olmamıştı sanki. Ergenekon davaları ile başımıza ne çorapların örüldüğünü öğenmemiştik. Güngören’de 17 kişi bombalı patlamada ölmemiş, Diyarbakırda dersaneye giden çocuklar yine bombalı saldırı sonucu ölmemişti bu sene. Dünya güllük gülistanlıktı 2008′de, Bağdat’ta onlarca bomba patlayıp yüzlerce insanın ölümüne sebep olmadı, burnumuzun dibindeki Gürcistan’da savaş çıkmadı, dünyada kan ve gözyaşı oluk gibi akmadı. Cingıl bels diye tempo tutuyoruz biz de buradan, bütün dünyanın yeni yılını mutluluk içinde kutluyoruz. Bu kadar güzel bir yıl geçirdiğimiz için sevinçliyiz, gelecek yılın bu yıldan güzel olacağını düşünerek heyecanlanıyoruz. Vicdanımızın bangır bangır Fillistin diye bağıran sesini cingıl bels diye daha gür bağırarak bastırıyoruz. Gazze’nin üzerine bombalar yağarken biz yeni yıl şarkıları söylüyoruz.

Yeni Yıl

Ocak 1st, 2009

Bir seneyi daha kapatıp yenisini açtık sağlıkla çok şükür. Geçen seninin yeni yıl yazısına baktım biraz önce. Niyetim bu senenin yazısı için kopya çekmekti. Fakat bu seneki “Ben” ile geçen seneki “Ben” arasında dağlar kadar fark var. Dolayısile kopya çekmem imkansız. Sadece bu senenin bir mini-muhasebesini yapabilirim ancak.
‘08 senesi iyi bir seneydi benim için, birçok açıdan. Ocak ayında DuyguBank’a yazı yazmıştım. Bir sonraki Ocak ayı geldi ve ben yine yazı yazıyorum. Bu da demektir ki ‘08 istikrarlı bir sene olmuş benim için. Duygubank’tan önce bu kadar düzenli yazdığım bir blog şöyle dursun günlüğüm dahi olmamıştı. Bu kişiliğimdeki olumlu bir değişime işaret ediyor olabilir. Artık pire için yorgan yakmıyorum. Sabır bir erdem; bir miktar da olsa bende de mevcut. DuyguBank’ı mümkün mertebe sürdürmek istiyorum artık. Buraya kadar geldikten sonra geri dönmeyeyim artık.
‘08 Şubatında malatyanethaber gazetesine yazı yazmaya başladım. Şu an DuyguBank’ta bulunan yazıların yarıya yakını aynı zamanda gazetede de çıktı. Sürekli yazmama sorumluluk duygum sebep oldu da diyebiliriz. Haftada bir gün gazeteye yazı vermek zorunda olmam beni sürekli yazmaya zorladı. Ben de yazdım tabi ki. Gazete ile aynı tarihi taşımayabiliri buradaki yazılar. Aslında son birkaç aydır Cumartesi çıkacak yazıyı Cuma günü buraya yazıyorum, belki geniş bir zamanda tam bir ayarlama yaparım.
‘08 Mart’ı senenin en özel ayı oldu sanırım. Çok klasik bir açıklama olacak ama Mart’ta hayatımın kadınıyla tanıştım. Şiddetli bir hastalığın sonuna yaklaştığım bir Pazar günü, annemin zorlamasıyla gerçekleşen tanışma sonrasında bayağı bir mutluluk getirecekti bana. Nisan ayında nişanladık. Mayıs ayı evlilik hazırlıkları ile geçti ve Haziran’ın 21. günü evlendim. Ağustos ayında baba olacağımı öğrendim. Her satırım daha fazla anlam kazandı bundan sonra. Her adımımı evladım için attığımı hissetmeye başladım o günden sonra. Üzerimde o kadar fazla tesiri olan hadiselerdi ki bu sene yaşadıklarım. Hamdım piştim diyemiyorum ama, hamdım şimdi daha az hamım diyebiliyorum.
Hayatın moral bozucu anları çok olsa da üzerinden zaman geçtikten sonra hep iyi olanları hatırlıyoruz. Bu sene de elbette kötü şeyler oldu. Dayım vefat etti örneğin.  Onlarca başka kötü şey oldu. Defalarca hasta oldum. Mideme hortumla baktılar. Düzelmedi halen. Vesaire vesaire.
Bir senenin sonuda daha farklı bir insan oldum. Mutlu bir evliliğim var. Kendi ailem var. Annem ve babam artık bu çocuk ne olacak diyerek kendilerini yemiyorlar. Onlar da mutlu.

2008 geçti netice itibariyle. Bir yaş daha yaşlandık. Binlerce duygu yaşadık. Duygubankımızın mevduatı arttıkça arttı. Hoşgörüsüzlük, kibir ve sair kötü duyguların bünyemdeki varlığını hissediyorum zaman zaman. Fakat bu benim dünyam. Umuyorum ki iyiye doğru gidiyorum ve gidiyor her şey.

Tüm okuyucularıma armağan ediyorum. Buyrun buradan dinleyin. Bu yıl da böyle geçti. Yarın Allah Kerimdir.

Gülerim Soykırımına

Aralık 26th, 2008

Bakmayın Amerika’nın soykırım yaptınız laflarına. Soykırım konusunda bir kurs verilecek olsa üstat Amerika olur. Kızılderilileri katletmelerinden başlarlar derse. 20. Yüzyılda dahi Kızılderilileri deneylerde kobay olarak nasıl kullandıklarını anlatırlar. Bir deney için aynı gün 200 tane Kızılderili’yi nasıl ilaçla zehirleyip öldürdüklerinden devam ederler. Bakmayın başkanlarının zenci oluşuna. Afrika’dan hayvan toplar gibi topladıkları zencileri balık istifi gemilere nasıl yüklediklerini, ölen ölür kalan sağlar köle olur diye Atlantik’i aştıklarını anlatsalar dudaklarınız uçuklar. Sonra da demokrasi vaadiyle katlettikleri Vietnamlı, Iraklı, Afgan ve daha birçok ulustan siviller. Ve Japonya, Hiroşima’ya atılan atom bombası günlük hayatında olan, kadın, çocuk, genç, yaşlı 200 bin sivilin yanarak ölmesine sebep oldu. Nagazaki’nin bilânçosu 70 bin. Sonradan bombanın etkisiyle ölenleri saymıyoruz. Soykırım bir ders olsa Profesörlüğü kimselere kaptırmaz Amerika.
Ermeniler katledildik diye avazları çıktığı kadar bağırıyorlar ama 25 Şubat 1992’de Hocalı kentinde katlettikleri 1300 sivil’in acısı henüz dinmiş değil. Katliam için tarihe bakmaya gerek yok. 1992 daha tarih olmadı. 1992–1995 yılları arasında 300 bin Boşnak sivilin Sırplarca katledilmesi de daha tarih olmadı. 1995’te Srebrenitza’da katledilen 8300 sivil sadece bir örnek Bosna-Hersek için.
Ruanda’da Tutsi’ler ve Hutu’lar arasındaki savaşla ilgili haberleri duyarız ara sıra. Aslında ne Tutsi diye bir ırk var ne de Hutu diye bir kabile. Ruanda’yı sömüren Belçika’nın uydurduğu kelimeler bunlar. Birbirlerini katledenler aynı ırktan, aynı soydan. Belçika rahat sömürmek için çıkardı ayrımcılığı zamanında. 1994 yılında katledilen Raunda’lı sivillerin sayısı 800 bin. Belçika hükümetine bundan bahsetseniz hiç istifini bozmaz, üzerine alınmaz.
Fransa; Cezayir’i yönettiği zaman zarfında 1,5 milyon sivili katletmiştir. Fransız hükümetinin bu konudaki tutumu o kadar pişkin ki. Fransızlar bu hadiseler hakkında yorumun tarihçilere bırakılması gerektiğini savunuyorlar. Öyle ya, hadise tarih olmuş, ne gereği var Fransa’nın önüne temcit pilavı gibi çıkmasının her zaman.
18 Mayıs 1944 gecesi Kırım’daki bütün Türkler sorgusuz sualsiz şehir meydanlarına toplandı. Evlerinden toplu iğne dahi alamadılar. Toplanan 423 bin sivil Stalin’in emriyle tren vagonlarına balık istifi doldurulup güya sürgüne yollandılar. 195 bin kişi kötü şartlara dayanamayıp öldü. Katledilenler Türk olduğu için bu katliamdan çok bahsedildiğini duymazsınız. Hâlbuki Almanya’nın Nazi döneminde öldürdüğü 17 milyon kişinin acısı hiç dinmez. Zira ölenlerin arasında Yahudiler de vardı. Yahudiler belki de İsrail’deki zulümlerinin ve haksızlıklarının üzerini örtmek için gündemden hiç indirmezler bu katliamı. Aynı Almanya’nın 1904–1907 arasında Namibya nüfusunun %75’ini katletmelerinden bahsedildiğini hiç duymazsınız. 75 bin insanın hepsi de en az Türkler kadar kıymetsiz zencilerden oluşuyordu çünkü.
Geçtiğimiz yüzyıl o kadar fazla katliama sahne oldu ki yazmakla bitiremeyiz. Güçlü olan zayıf olanı katletti, işine geldiği gibi. Sonrasında saklamaya dahi çalışmadı yaptıklarını. Konu Ermeni soykırımına geldiğindeyse bu katillerin hepsi melek kesilip nutuklar atmaya başladılar. Ortada bir soykırımın olduğu dahi meçhul. Türk milletinin genel karakteristiğini inceleyen herhangi bir tarihçi böyle bir katliamın olmadığını rahatlıkla söyler. Hatta Ermeni tarihçiler bile, azıcık samimi olsalar varlıklarını Türk milletine borçlu olduklarını söylerler. Gelin görün ki dünyayı yönetenler, Türkiye üzerindeki planlarını gerçekleştirmek için gündemden indirmiyorlar bu soykırım laflarını, kendi katilliklerini meşru sayarak. Bazı kuklalar Ermenilerden özür dileme kampanyası başlatıyor bir de. Özür dileme kampanyası başlayacaksa dünyada, önce Amerika’nın nedametten salya sümük gözyaşı dökerek aşındırması lazım dünya halklarının kapısını sonra da Almanya, Fransa, Belçika, İspanya ve tüm diğer sömürgecilerin özür dilemesi gerekir katlettiklerinden. Bizdeki kuklalar eğer birazcık samimi olsalardı önce bu özürlerin hesabını sormaları gerekirdi.

Kahveden Gelir Sesi

Aralık 19th, 2008

İnsan hayatı çocukluk, gençlik ve yaşlılık gibi dönemlerden oluşur. Çocukluğunda eğitim gören insan, gençliğini çalışarak, yaşlılığını da istirahat ederek geçirir. Toplumlar da böyledir. Toplumların da çocukluk, gençlik ve yaşlılık gibi dönemleri bulunur. Her toplumun bir ortalama yaşı vardır. Bu ortalama yaşa göre genç veya yaşlı olarak nitelendirilen toplumlardan bahsedildiğini duyarız. Örneğin batı ülkelerinin giderek yaşlandığını işitiriz. Türkiye’nin ne kadar genç olduğunu duyar bununla iftihar ederiz. Fakat nasıl ki insan hayatında gençlik kalıcı değilse toplum hayatında da gençlik kalıcı değildir. Toplumlar da yaşlanır. Türkiye’mizin yaş ortalaması 1980 senesinde 20 civarındayken 1990 senesine gelindiğinde 22′yi geçmiş, 2000 yılında 25′e yaklaşmış, bugünse 28 sınırlarını zorlamaktadır. Bu da demek oluyor ki övündüğümüz genç nüfusumuz istatistiklerdeki yerini yavaş yavaş büyük bir orta yaş grubuna bırakıyor ve daha uzun vadede de bu orta yaşlı nüfus yerini yaşlı bir çoğunluğa bırakacak.

Nüfusun yaşlanması kötü bir şey değil. Türkiye’de bugün ortalama yaşam süresi 71′i geçmiş durumda. Bu da daha iyi sağlık hizmetleri alındığının bir göstergesi. İnsanlar geçmişe göre daha uzun yaşıyorlar. Cahit Sıtkı Tarancı’nın Otuzbeş Yaş şiirini düşündüğümüz zaman; yazıldığı yıllar göz önüne alındığında şairin çok iyimser bir tahminde bulunduğunu görüyoruz. Ortalama yaşam beklentisinin 50 civarında olduğu yıllarda 35 yaş yolun yarısını değil de sona yaklaşılan bir noktasını ifade ediyordu. Aradan geçen bu yıllarda insanların sağlık hizmetlerine ulaşma oranı gittikçe artmış ve neticede Türk insanının yaşam beklenti çıtası 71′e kadar yükselmiştir. Bugün 35 yaş gerçekten de yolun yarısı ediyor.

Toplum hızla yaşlanmaya doğru giderken yapılması gereken şey; insanın da hayatı yaşlılığa doğru giderken yapması gereken şeyle aynıdır. Her insan çocukluk çağını iyi bir eğitimle geçirmeli ve akabinde gelen en verimli dönemi olan gençlik çağını da çalışarak ve üreterek değerlendirmelidir. Toplumların yapması gereken de aynıdır. Nüfusu gençken çalışmalı, üretmeli ve toplumun refah seviyesini en yükseklere çıkarmalıdır ki yaşlılık dönemi geldiğinde gönül rahatlığı ile istirahat edebilsin.

Türkiye 1980–2008 yılları arasında 8 sene birden yaşlanmış ve 28 yaşına gelmiş. Aynı hızla yaşlanacağını varsayarsak bir 28 sene sonra yani 2036 yılı civarında yaşı 36 olacak ve bu saatten sonra verimliliği gün geçtikçe azalacak. Genç nüfusunun fazlalığıyla övünecek bir halde olmayacak ve nüfusu gençken ne ektiyse onu biçecek. Nüfusu gençken çalışıp üretirse, güzel şeyler meydana getirirse yaşlılığında da ürettiklerinin mükâfatını görecek, nüfusu gençken vaktini ağustos böceği gibi çalgı çalarak geçirirse yaşlılık kapıya dayandığında açlıkla ve akla gelebilecek onlarca tehditle karşı karşıya kalacak.

Bugün ülkemizin genç nüfusu ne ile uğraşıyor diye baktığımızda aklımıza önce kahvehaneler geliyor. Gençlerimizin önemli bir kısmı vakitlerini kahve köşelerinde iskambil oynayarak heba ediyorlar. Şans oyunlarına bel bağlayarak; çalışarak değil de kısa yoldan zengin olmanın hayallerini kuran, sigara ve benzeri kötü alışkanlıklarla ömürlerini törpüleyen, internet kafe köşelerinde boş işlerle zihinlerini körelten gençlerimizin sayısı o kadar fazla ki. Kalifiye eleman mumla aranıp bulunamazken, kahve köşelerinde yerini bulan vasıfsız işsiz sayısı her geçen gün daha da artıyor. Nüfusumuzun en genç olduğu son 30 senede gelebildiğimiz yer ortada. Umarız ki gelecek 30 senemizde toplum olarak, gençliğimizi boş işlerle harcamaktan vazgeçer; bu kıymetli zamanı çalışma ve üretmeyle geçiririz. Aksi takdirde toplumun verimliliğinin çok azalacağı zamanlarda dünyanın dilencisi bir toplum olma olasılığımız kaçınılmaz hale gelir.

Kurban ve Demokrasi

Aralık 12th, 2008

Bayram münasebeti ile yolumuz hayvan pazarına düştü arife günü. Pazar ana baba günüydü. İnsanlar ertesi gün kurban etmek için en güzel kurbanlığı tabi ki keselerine uygun fiyatla alabilmek için pazarı alt üst ediyordu. Alıcılar ve satıcılar arasında kıran kırana bir pazarlık. Koyunlarsa başlarına geleceklerden habersiz yemleniyorlardı. Bir ara koyunların halleri dikkatimizi çekti. İnsan ve hayvan kalabalığının bu kadar yoğun olduğu yerde tam tabiriyle kuzu kuzu bekliyorlardı. Ortalığı birbirine katmıyor, başka tarafları merak edip gitmiyor, bulundukları yerden katiyetle ayrılmıyorlardı. Hatta zorla ayrılıyorlardı arkadaşlarının arasından satılanlar. Yanımızdaki bir arkadaşa sorduk, neden bu hayvanlar bu kadar sakin diye. Başka bir hayvan olsa idi bağlamadan zapt etmek mümkün olmazdı. Arkadaşımız gülerek cevapladı komik sorumuzu. “Koyun işte, adı üzerinde”. Biz de güldük saflığımıza. Elbette koyundan beklenen de bu. Koyun gibi beklemek.

İnsanımızın alışkanlıklarını sık sık eleştirirken hata yaptığımızı düşündük bu koyunları izlerken. Ellerinden gelen bir şey yok. İçgüdüleri onları ne yöne yönlendirirse o tarafa yöneliyorlar. Aynı insanlar gibi. Biz de yaşadığımız hayatı ön kabullenmelere, şartlanmalara, kalıplara göre yaşamıyor muyuz zaten? Koyundan farkımız pek az. Doğduğumuz günden itibaren bize öğretilen şeylerle hayatımızı sürdürüyoruz. Bize öğretilenlerin dışındaki mevzulardan ise özellikle kaçınıyoruz. Geleneğin kölesi olmuş durumdayız ki bu kölelikte bizim bir kabahatimiz yok. Yüzyıllardır biriken ortak akıl bize birikmişin dışına çıkmamayı öğütlüyor. Birikimin dışına çıkanlara değişik tarifeler uyguluyor. Bazısını anarşist diye damgalıyor, bazısı kafir oluyor, bazısı deli.

Bizim demokrasi kültürümüz ortak aklın ürünü değil. Geleneklerimizde yeri yok. Yakın tarihe baktığımız zaman her ulusun bir şekilde demokrasiyi edinmek için çaba gösterdiğini görüyoruz. Fransızların yaptığı ihtilal örneğin. Demokrasi için kuruluyor giyotinler, oluk gibi kan demokrasi için akıyor. Örnekler sadece Fransa ile sınırlı değil. Demokrasilerini kazanmış her milleti ayrı ayrı incelediğimiz zaman, bu uğurda azimli bir mücadele verdiklerini görüyoruz. Emek olmadan yemek olmuyor yani. Bu uluslar bu mücadeleleri verirken biz “Padişahım Çok Yaşa” diyerek başımızdaki padişahın idare edilme hakkımızı daha uzun kullanması için samimi dualar ediyorduk. İdare edilme hakkımızı padişahın elinden kendi elimize almayı aklımızın ucundan bile geçirmiyor, hasbelkader şeytan böyle bir fikri aklımıza sokarsa “Haşa” deyip tövbe üzerine tövbe sıralıyorduk. Neticede bu kadar bağlı olduğumuz padişah başımızdan alınınca ve kendimizi yönetme hakkı kendimize verilince de derin bir şoka uğradık. Bu hakkı biz savaşarak, çaba göstererek almamıştık çünkü. Hayal etmeyi bile günah bulduğumuz bu hak bize verilmişti.

Zorla güzellik olmadığı gibi zorla demokrasi de olmuyor. Genlerimize yerleşmiş olan yönetilme ihtiyacı cumhuriyetin üzerinden 85 yıl geçse dahi kaybolmuyor. Nazım Hikmet’in 1947′de yazmış olduğu şu şiir ne kadar da manidar.

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.

Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.

Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Ambulans Takipçileri

Aralık 9th, 2008

Bayramla ilgili bir şeyler yazacaktım ama aklıma başka bir şey geldiği için bayram hadiselerini erteliyorum. Ambulansların peşine takılan insanlar aklıma geldi. Sık sık görüyoruz bir tane ambulansın sirenlerini çala çala yol bulmaya çalıştığını. Çoğu araç kenara çekilerek ambulansa yol verir. Neticede bir insan hayatıdır mevzu bahis olan. Herkes önemser insan hayatını, bir başka açıdan bakılınca aracın içinde olma ihtimalini düşünür insan. O araçta ben ya da bir yakınım olabilirdi der ve yol verir.

Bir insan çeşidi de vardır ki bunlara insan demek bile insanlık ayıbı. Açılan yoldan istifade etmek için ambulansın peşine takılan tiplerden söz ediyorum. Biz bunlara leş kargası diyelim. Bu leş kargaları fırsatçılıklarını gösteriyorlar, kendi kendilerine nasıl da uyanıklık ettim, açılan yoldan gittim diyorlar ama farkında değiller ki bir insan hayatı ile kendilerinin varacakları yere beş dakika erken varmalarının aynı kefeye asla koyulamayacağının. Bir tarafta insan hayatı bir tarafta leş kargaları. Allah hepsinin müstehakını versin.

Tüvturk Araç Muayenesi

Aralık 5th, 2008

Araç muayenesi için Tüvturk’a düştü yolumuz.(Neden Tüvtürk değil de Tüvturk?) Gayet ilgili personel, güler yüzlü hizmetleriyle bize yardımcı oldular. Muayene için aracımızı bir yere park ettikten sonra sıcak bir yerde geliş sıramıza göre beklettiler bizi çay, kahve ikramı ile. Aracımızın işi bittiğinde bize haber verdiler ve neşe ile işimize gücümüze geri döndük…

İnanmadınız değil mi? Kendi yalanımız bize bile komik geldi. Tüvturk’a yolunuz düşecekse eğer; neden olduğunu anlamadığınız bir kaç sırada bekleyeceksiniz, soğukta titreyeceksiniz, sıranızı gasp etmeye uğraşanlara karşı hakkınızı savunacaksınız ve saire. Sabah saat 8′de başladı macera. 50–60 kadar araç istasyonun önünde dizilmiş geliş sıralarına göre isimlerini bir deftere not ediyorlar ki sıra hakları gasp edilmesin. Daha sonra istasyon çalışanları geliyor sabah mahmurluğuyla. Küçük bir odanın önünde bekliyor insanlar. Kapı ha açıldı ha açılacak. Soğuk çok keskin, eller ovuşturuluyor, zıp zıp zıplanıyor üşümemek için. Fakat o da ne?

Bayanlara öncelik. Bir teyze sırası çok geride olmasına rağmen önden girmek istiyor. Ben bayanım, beni bekletmeyin diyor. Bir adam isyan ediyor. Ben saat 6′dan beri bekliyorum. Ben sıramı vermem diyor. Ama nafile. Sıranı vereceksin. Teyzelerin önceliği var. İşini biliyorsan eşini, kız kardeşini, anneni göndereceksin Tüvturk’ta sıra beklemek için. Kendin bekliyorsan yandın Marmara çırası gibi. Saat 6′da o adam istasyonun önünde titrerken sıcak yatağında olan bir bayan öne geçebiliyor hemen.

Küçük odanın kapısı açılıyor. Bayanı önce çağırıyorlar ve sıra numarasını alıyor. Daha sonra güya geliş sırasına göre insanlar çağrılmaya başlıyorlar. Sıra numaraları alınsın diye. Birer ikişer içeri alınıyoruz. Sıra fişimizi alıp üzerindeki yazıyı okuyoruz. “Önce Kasiyer Sonra Muayene Sırasına Gireceksiniz!” Ünlem işaretini biz koymadık orada da mevcut. Çok şükür barfiks çektirmediler derken saat 6′da gelen adamın bağırtılarıyla irkiliyoruz. Sıra numarası en başlarda olan birine yükleniyor. Ben gecenin köründen beri buradayım, sen yoktun, şimdi nereden çıktın? Adam pişkince yanıtlıyor: “Uazaydan geldim”.Sorunun cevabı bizde tabi ki. Adam içeriden birilerini tanıyor ve biz soğukta beklerken beyefendiye ön sıralardan numarayı vermişler hemen. Demek ki neymiş, birilerini tanıyorsan işin rahatmış. Torpil ve iltimas özel sektöre kadar sıçramış. Tekel olan kuruluşlar diktatörleşiyormuş. Takip etmiyoruz sonra olanları. Bağırtı çağırtı gırla.

Uzun beklemenin neticesinde sıra bize geliyor. Korka korka yaklaşıyoruz görevliye. Maliyeden borcu yok kâğıdımızın üzerindeki fenni muayene içindir ibaresinin altında çarpı işareti varmış. Sayılmıyormuş. Mantığını izah etmeye kalkmıyoruz. Bu aracın borcu yoksa yoktur. Satış için var muayene için yok ne demek zaten anlamıyoruz. Sıkılmışız, anlamak da istemiyoruz. Hemen maliyeye koşuyoruz kâğıdın çarpı işaretli yerini değiştirmek için.

Dönüşte bakıyoruz ki bugün bir de kamu arabalarının günüymüş. Kamu arabalarının önceliği var. Önceliği olmayan tek meslek grubu sıradan vatandaşlık. Bu ülkede sıradan vatandaşsanız, tanıdığınız kimse yoksa içi dolu turşucuk bir kartvizitiniz de yoksa eğer yandınız. Her konuda sonralığınız var zaten. Hiçbir konuda şikâyetçi değiliz zaten. Beklemek en iyi bildiğimiz işlerden birisi. Bekliyoruz sıramızı soğukta. Bu arada şu ayrıntıyı da ihmal etmeyelim. Eğer aracınızın plakası 34 ise Malatya’da muayene ettiremiyorsunuz aracınızı. Sivas’a gitmek zorundasınız. Nedenini izah etmeye kalkmayalım çünkü saç baş yoldurtucu bir mantığı var. Bayram öncesi zihin jimnastiği yaptırmayalım kimseye. Aradan üç saat geçtikten sonra, saat 11′i geçerken işimiz bitiyor. Dönüşte şen ve mesut Akdeniz Marşı’nı mırıldanıyoruz.

Yaslı gittim, şen geldim,
Aç koynunu ben geldim,
Bana bir yudum su ver,
Çok uzak yoldan geldim.

Kurban bayramınız Mübarek olsun

Olasılıksız

Aralık 2nd, 2008

olasiliksiz   Adam Fawer adlı ağabeyimizin neşrettiği bu güzide eser 472 sahife ve April Yayıncılık basmış. Kitapta bir tane medyum abimiz var ismi de David. David abinin bir de gaipten sesler duyan kardeşi var. Hadise şu. Kainatta var olan bilginin hepsi bilinirse tesadüf diye bir şey olmaz. Şans da olmaz olasılık da. Yazı tura mı atacaksın. Ortamın bütün fiziki halini hesaplarsan neticede yazı ya da tura geleceğini bilirsin elbet. Dolayısı ile HerAn’ı bilen, geleceği de tahmin eder. Kitabın kahramanı olan David’de bir şekilde olan biten herşeyden haberdar olmaya başlıyor bir anda. Olacakları tahmin edebiliyor. Fiziki şartları çok iyi bildiği için olacakları tahmin edebiliyor. Nerden biliyor diye soracak olursanız orada iş değişiyor. Burada toplu bilinçaltı diye bir şeyden bahsetmiş yazar. Bütün insanların bilinçaltını birleştirip kahramana yüklüyor. Kahraman bir çeşit sara nöbetleri geçiriyor. Tarihe geçen bir çok bilim adamı da sara nöbeti geçiriyormuş meğerse. Üniversitede okutman olan bu arkadaş sara nöbetleri yüzünden işini bırakıp kumarbaz oluyor. Sonra bir nöbetin ertesinde buna bir çeşit ilaçlar veriyorlar deneysel olarak. Bu ilaçlarda bu adamı Laplace’nin şeytanına çeviriyor. Yani yaşanan andaki her fiziki ayrıntıyı bilen bir yaratık. Adamın bu halini keşfedenler bunu para kazanmak için kullanmaya çalışıyorlar. Adam kaçıyor bunlar kovalıyor. Sonuçta anlatılmak istenen yukarıda yazdığım fiziki şartlar zımbırtısı. Biraz karışık anlattım ama kitap da bayağı karışıktı doğrusu.

İlla bir ders çıkarmam gerekirse kitaptan bir cümle alırım hemen. “Şimdiki zamanı çok iyi bilirsen geleceği kontrol edebilirsin”. Kitapta mucizevi hadiseler oluyor ama aslında belki yazarın da söylemek istediği bu. Her insan geleceği tahmin edebilir. Şimdiki zaman birçok delil verir zaten geleceğin tahmini için. Önemli olan bu delilleri algılayabilme kapasitesi.

Maymunlar Cehennemi

Kasım 28th, 2008

Padişahın maymun bir dostu varmış. Maymun padişahı o kadar çok severmiş ki her gece padişah uyurken başucunda beklermiş elinde koca bir hançerle. Padişaha herhangi bir zarar gelmesin diye. Bir gün o şehre bir hırsız gelmiş, bir eve girmiş. Ev sahibi olan ihtiyar uyanıp hırsızı görmüş. “Ey hırsız” demiş. “Burası fakir bir şehir, sen evlere gireceğine padişahın sarayına gir, çalınacak bir şey varsa ordadır”. Hırsızda kalkmış padişahın sarayına gitmiş. Merdivenini tam da padişahın yattığı odanın camına dayamış ve tırmanmış. Tam hırsız odaya girdiği sırada bir böcek padişahın üzerinde dolaşıyormuş. Maymun böceği hemen görmüş ve “Kötü böcek, padişahıma zarar verecek, dur şunu öldüreyim” demiş. Hançerini kaldırmış, tam böceğe ve dolayısı ile padişaha saplayacakken hırsız atılmış ve maymuna engel olmuş. O esnada padişah uyanmış. “Ne oluyor burada” demeye kalmadan hırsız durumu izah etmiş. “Ben hırsızlık yapmaya girdim buraya ama” demiş, “Bu manyak maymun az kalsın sizi öldürecekti.” Padişah durup düşünmüş. “Demek ki” demiş, “Akılsız dostum olacağına akıllı düşmanımın olması benim için daha hayırlı olmuş.” Toplumun her kesiminde böyle maymunlar görmek mümkün. Kabahat maymunların değil; maymunları alıp da yapamayacakları işlerin başına getirenlerin.

Yetkiyi ateşe benzetirler. Bize göre ateşten daha tehlikeli bir şey. Radyoaktif bir elementtir yetki. Doğru şekilde kullanılırsa büyük faydaları olur insanlar için. Yanlış kullanıldığındaysa vereceği zararın altından kalkmak mümkün olmayabilir. Toplumun içinde, toplumu yönetmesi ve yönlendirmesi konusunda yetkilendirilen insanların vasıflarına dikkat edilmesi gerekir. Kötü niyetten bahsetmiyoruz. Kötü niyetli olununca verilecek zararları tahmin bile edemiyoruz zaten. Bizim varsayımımız yetkililerin iyi niyetli olduğu yönünde. Kimse niyet iyiyse sorun yok demesin. Maymun örneği ortada. Gün aşırı yaşadığımız onlarca maymunluklar da ortada.

Yetkinin el değişmesi birkaç şekilde oluyor. Devlet yönetiminde atanma ya da seçilme yoluyla yetkilendiriliyor idareciler. İki durumda da işin ehline verilmeme riski mevcut. Atama yoluyla yapılan yetkilendirmelerde yanlış tercihler ve iltimas ihtimalleri var. Yapılması gereken söz konusu kişinin işin üstesinden başarıyla gelip gelemeyeceğinin iyi tahlil edilmesiyken bir de bakıyorsunuz ki sözü geçen kimselerle irtibat kurulmuş ve yöneticilikle ilgisi olmayan bir maymun yönetici olmuş. Bu maymun iyi niyetli bile olsa hikâyedeki gibi hançerini saplıyor toplumun böğrüne. Seçim yoluyla yetkili olan insanlar da var. Bunların arasında da ehil olmadıkları halde görev talep edenler en tehlikelileri. Aday olma süreçlerinde yine iltimas öne çıkıyor. Çeşitli siyasi hilelerle bir de bakıyorsunuz ki konuyla hiç alakası olmayan bir insan eline radyoaktif maddeden daha tesirli yetkileri almış, sonucunu düşünmeden kullanıyor yahut sonucunu düşünmeden kullanmıyor. Yetkinin yanlış kullanılması kadar kullanılmaması da büyük bir tehlikedir kimi zaman.

Bir konuda yetki sahibi olmak bir açıdan bakıldığı zaman ateşten gömlek giymek gibidir. Aile reisliğinden cumhur reisliğine kadar geniş bir yelpazede değerlendirmek gerek idareciliği. Görünüşte farklı olsa da her türlü idari faaliyetin özünde olması gerekenler aynıdır. İdare edenin işinin ehli olması gerekir. Karakterinin sağlam olması, olumsuz yönlendirmelerden etkilenmemesi, haktan ve adaletten ayrılmaması aklımıza ilk gelenler. Göreve ve yetkiye talip olan kimselerin kendilerini çok iyi analiz etmeleri, “Acaba ben bu görevin altından kalkabilir miyim?” sorusunu kendilerine sormaları, yetkinin büyüsüne kapılarak göreve talip olmak yerine görev konusundaki yeterliliklerini düşünerek talip olmaları yahut vazgeçmeleri gerekir. Yetki verenlerin ve seçimlerde oy kullananların da aynı soruyu kendilerine sormaları, göreve getirilecek ve yetki verilecek kimsenin işin ehli olup olmadığını çok iyi düşünmeleri lazım. Yetki verenlerin, oy kullananların yaptıkları işin ciddiyetinin farkında olmamaları; niyetleri iyi olsa dahi böğrümüze saplanan hançerler olarak bize geri dönüyor.

Felsefenin Tesellisi

Kasım 21st, 2008

20 Kasım Dünya Felsefe Günü idi. Felsefe günü tüm yurtta KKTC’de ve dış temsilciliklerde coşkuyla kutlandı. Yolu düşünceden geçen herkes bu günün klasik etkinliğini yerine getirmek için gün içinde ara ara baba hindi pozisyonunda uzun uzun düşündü. Biz de elimizden geldiği kadar bu günün anlam ve önemini yaşamaya çalıştık. Misal; sevgili reisi cumhurumuzun vilayetimize teşrifini müteakip yolda ezilmiş bir kedi cesedi ile karşılaşınca bizi bir düşüncedir aldı. Memleketin her yolu, her caddesi, her sokağı araç trafiğine kapalıyken, nasıl olmuş da ezdirmiş kendini bu kedicik diye düşündük. Bunun dışında da bir ara düşünmedik değil, Atatürk padişahlık rejimini kaldırmasaydı da 2008 senesinde ilimizi ziyaret eden zat Vahdettin’in torunlarından birisi olsa idi acaba dedik, bundan daha farklı olarak ne yapılırdı, bütün yolları kapatmanın üstüne bir de herhalde bütün halkı gün boyu bir meydanda toplarlardı. İyi ki cumhuriyet olmuşuz da rahatlamışız dedik ve şükrettik.

Felsefe düşünce bilimi anlamına gelen bir kelime. Etimolojisine bakarsak bilgelik sevgisi anlamına geliyor ama biz fazla detaya inmeyelim. Felsefe düşünce bilimi demek. Eski zamanlarda henüz televizyon icat edilmemişken, internet, bilgisayar, kahvehane, uçak, sinema vs. yokken insanların vakit geçirmek için yapabilecekleri yegâne iş düşünmekmiş. Eskiden dünya nüfusu fazla kalabalık da değilmiş. Bir Thales, bir Sokrat, birkaç tane de başka çiftçiler. O zamanlar meslek grupları da bu kadar çeşitli değilmiş tabi ki. Çiftçilik ve filozofluk en temel iki meslek grubu imiş. Çiftçilik hiç değişmeyen bir meslek olduğu için eğlence arayanlar filozof olurlarmış. Bu yüzden Thales gibi Sokrat gibi arkadaşlar sırf eğlence olsun diye filozof olmuşlar. O günden sonra da filozofluk mesleği diğer meslekler gibi kendini geliştirerek bugünlere kadar gelmiş. Aristo’lar, Nietzsche’ler ve yüzlerce diğer filozof bu meslek gurubunda yetişmişler.

Felsefenin tek amacı can sıkıntısını gidermek değildir tabi ki, felsefe aynı zamanda insana mutluluk veren bir disiplindir. Tabi ki felsefeyi ikiye ayırıyoruz mutluluk vermeden önce. Kara felsefe ve pembe felsefe. Kara felsefeye dalan zihinler mutluluğu bulamıyorlar. Kare felsefenin hükmünü sürdüğü zihinler depresyonla yaşayıp muhtemelen intiharla sonlandırıyorlar hayatlarını. Mutluluğu arayanlar pembe felsefeyle uğraşmalılar. Daha pozitif düşüncelerle temel soruların cevaplarını vererek mutluluğa ulaşmalılar. Zaten mutluluk dediğiniz nesne de insanların bakış açıları ile alakalı. Aynı ortamda, aynı ahval ve şerait içinde, aynı hayatı yaşayan iki insanın bakış açıları ile mutlu yahut mutsuz bir hayat sürmeleri mümkündür. Her şey bakış açısına bağlı. Buradan şöyle bir çıkarım elde edebiliriz. Her insanın bir hayat felsefesi vardır. İnsan düşünen bir varlık olduğuna göre aksi mümkün değildir zaten. Felsefesini kurarken aradığının mutluluk olduğunu düşünürse insan, cevapları daha olumlu verebilir ve felsefe sayesinde daha mutlu bir hayat yaşayabilir.

Esasında felsefenin ortaya çıkması için ortada soruların olması olmazsa olmaz bir şart. Ne’lerle başlar yolculuk; Neden’ler ve Nasıl’larla devam eder. Dünyadaki hayatın anlamı ne? Nereden geldik ve nereye gitmekteyiz gibi sorulara cevap arar zihni gelişimini tamamlamış insan. Sonrasında düşüncenin çıkışlı ve çıkmaz sokaklarında dolaşır durur. Özgün cevaplar zamanla birikir. Bugüne gelindiğinde binlerce yıllık bir birikim oluşmuş olur. Tembeller için iyidir düşünülmüş ve kabul görmüşleri alıp aynen kabullenmek. Daha çalışkan dimağlar var olanla yetinmez, kendilerine has yollar oluştururlar. Yolların çıkışlı ve çıkışsız olması birikime bağlı değildir. Kişinin mental yapısının çıkışlara uygunluğudur esas değişken. Bizim bahsettiğimiz mutluluk kavramı da çıkışlardan birisi. Hayatımızın kısıtlı bir zaman dilimine sıkışmış olması düşüncelerimizin bizi götürmesi gerektiği yerin mutluluk olması için büyük bir itkidir. Mademki kısa bir hayat yaşıyoruz ve düşünmekten alıkoyamıyoruz kendimizi; o zaman mutluluğa götürsün bizi düşüncelerimiz deriz. Kısıtlı zamanımızı güzel geçirelim hiç değilse.

Felsefe bütün bilimlerin anası olduğu için bizim kısıtlı birkaç satırla yapabileceğimiz ancak koskoca okyanusa bir damla daha katmak olur. Yine ve yeniden insan dediğimiz varlığın ne kadar da derin olduğunu düşünüp hayret ederiz. 3 bin yıl önceki insanın ne düşündüğünü, düşüncenin hangi evrimlerden geçtiğini gözlemleriz. Bugünün bilim dallarının, Matematiğin, Fiziğin, Tıbbın geçmişine bakarız, eski zamanlarda bunların tek isminin felsefe olduğunu görürüz. İnsanı insan yapan en temel özelliğinin düşünce olduğunu görürüz sonrasında. Düşünebildiğimiz kadar insan olduğumuzu, düşündükçe ve düşüncelerimizi paylaştıkça var olduğumuzu fark eder, çok eskiden damla damla akan bilginin günün gelişmeleri sonrasında okyanus akıntılarını bile geride bıraktığını görür, kendi damlamızdan dolayı mutlu oluruz. Ne mutlu düşünene, yeni ve özgün düşünceler ortaya koyabilene ve bunları gelecek nesillere aktarana.

Anaç Köy Malatya

Kasım 14th, 2008

Kayseri şehrini gören bir Malatyalı’nın aşağılık kompleksine kapılmaması çok zor. Biz de haftasonu hasbelkader uğradığımız bu şehirden eziklik mikrobu ile döndük Malatya’ya. Kafamız iki şehrin kabul edilemeyecek kıyaslamaları ile dolu. Bir tarafta ilerlemeyi kendisine düstur edinmiş insanların şehri Kayseri -ki ilerlemede kendilerine Avrupa’yı örnek almayıp, özgün bir ilerleme yolu tutturmuşlar- bir tarafta da kent olduğu iddiasında bir garabet köy; Malatya.

Teselli tarafı var mı derseniz; Malatya’mızın Türkiye’ye ne kadar çok benzediğini düşünerek avunabiliriz. Yüzyıllardır garplılaşmaya çalışan ve fakat beceremeyen, şarkta olan köklerini bir türlü söküp atamayan ve neticede ne Avrupa ülkesi olabilen ne şarklılığından eser kalan Türkiye. Kentleşmeye çalışan fakat köylü kökenlerinden bir türlü vazgeçemeyen ve sonuçta ne kent olabilen ne de köy kalabilen bir acayip belde: Malatya.

Esasında yerel yöneticilere sormak lazım: Siz hiç mi etrafınızdaki şehirleri görmediniz? Nasıl büyüdüklerine tanık olmadınız? Bir ağaç büyürken bakımı yapılmazsa ucube haline gelir, Malatya’nın nüfusu artarken gereken tedbirleri neden almadınız da ucubeleştik? Neden Elazığ bile bizim önümüze geçti şehircilikte? Bir göreve talip olanlar o görevi hakkıyla yerine getirecek donanıma sahip değillerse neden talip olurlar o göreve? Yerel yönetici olacak bir insan neden öncesinde dünya kentlerini gezip, gelişimlerini inceleyip, yerel yöneticilikle ilgili kendini geliştirmez?

Biz cevap verelim.Biz işte o şarkta kalan kökenlerimizin bize emrettiklerini yapıyoruz. Peyami Safa’nın Fatih Harbiye adlı romanını okuyanlar bilirler. Doğu batı karşılaştırması yapılır bir çok yerinde kitabın. Bir tanesinde doğu kediye batı köpeğe benzetilir. Doğu kedi gibi tembel, sıcak bir köşede uyuma fırsatı bulursa yerinden kalkmaz. Batı ise çalışkan ve atak, sürekli bir şeyler arar. Teşbihte hata olmaz. Bizim halimiz de biraz buna benziyor. Mütevekkil bir kabullenmişliğimiz var her şeyi. Padişahım çok yaşa zihniyetiyle yaşıyoruz cumhuriyetimizin 85. yılında. Başat partinin seçtiği adaya gidip oyumuzu veriyoruz kuzu kuzu ve asla hesap sormuyoruz. Yaptıklarını hoşgörüyoruz. Demokrasi kültürümüzün azgelişmişliği hesap sordurtmuyor, bilakis kabul ettiriyor. Yöneticiyse haklıdır, ne yapsın garibanlar ellerinde olan imkanları bu vs. vs. Her türlü mazereti yöneticiler için biz kendimiz buluyoruz, onların kendilerini savunmalarına gerek kalmadan.

Yıllarca övündüğümüz içme suyumuz bir gecede kirleniyor, hastanelere taşınıyoruz, hastanelerde sabahlıyoruz. Belediye başkanımız çıkıp da “bu hata ne olursa olsun bana aittir, ben bu göreve layık değilim, istifa ediyorum” diyemiyor. Hoşgörümüzle kucaklıyoruz hemen onu. En güzel mazeretleri onun yerine biz buluyoruz hemen. Varsın Malatya’mızın suyu artık temiz olmasın, su kesintileriyle tanışmış olalım, hatta suya para veriyor olalım. Padişahım çok yaşa deyip geçiyoruz, anında unutuyoruz. Küçük şehirde yaşıyor olmanın avantajlarını yaşayamıyoruz. Günümüzün belli bir kısmı trafikte geçiyor artık. Çünkü meşhur Sümerparkı geçer geçmez başlıyor trafik. İki tane garip altgeçitimiz var. İki araba zor geçiyor, üstelik virajlı. Çevre yolundan şehre girilmiyor. Ya Akpınar kavşağından girip daracık yollardan geçeceksiniz ya da itfaiye kavşağına kadar yol tepeceksiniz. Şehrin içindeki trafiğin saçmalığı da cabası. Belediyenin önünden Emeksiz’e gitmeye kalkışın hele. Ne cambazlıklar yapacaksınız. Kısaca Malatya şehrinin trafiği tam bir trajedi haline geldi. Çeken çekiyor, ses çıkaran yok.

Bugünkü belediyenin yaptığı icraatlar drenaj sistemi, yeni cami çevre düzenlemesi, sümerpark vs. Malatya’yı 20 yıl, 30 yıl öteye taşıyacak hiçbir projenin lafını işitmiş değiliz. Varsa yoksa sümerpark. Varsa yoksa laf kalabalığı. Bu anaç köyde hep aynı senaryo oynanagelir. Başat partinin adayına gider kuzu kuzu oyunu verir millet. Onlarca şikayetini de unutuverir. Hatta şikayetçi olanın da ağzının payını verir seçim zamanı. Bu köye vizyon sahibi yöneticilerin gelmesi tesadüf olur. 37 kişilik meclisine 37 tane üniversite mezunu üye bulmaktan aciz bir köyde yaşıyoruz. Sadece 10 tane üniversite mezunu belediye meclis üyemiz var. Bizden daha fazla ne beklenir ki?

Memurun Vergisi

Kasım 7th, 2008

Vergi bahsi geçince devlet memurlarından hep aynı tepkiyi alıyoruz. Biz de vergi ödüyoruz diyorlar. Mantığımıza yatıramadığımız için itiraz ediyoruz. Sinirleniyorlar. Devlet memuruna 9 lira maaş ödeyeceğine; senin maaşın aslında 10 lira ama ben 1 lirasını vergi olarak kesiyorum dediği için memurlarımız da vergi ödediklerini zannediyorlar. Esasında devletin memurundan kestiği bu vergi o 1 lirayı cebinden çıkarıp diğer cebine koymasından farklı bir şey değil. Anlatalım.
 Devletin gelir kaynakları şunlardır: Döner sermaye gelirleri, KİT’lerin kârları, gayrimenkul kiraları, para cezaları, gayrimenkullerin satışından elde edilen gelirler, köprü ve otoyol geçiş ücretleri, spor toto ve devlet tiyatroları gibi özel bütçeli kurumların gelirleri ve vergiler. Bu saydığımız kalemler arasında en büyük yeri tabi ki vergiler tutar. Vergi bir ülkenin ekonomisinin en temel gelir kaynağıdır. Devlet tüm harcamalarını vergilerle yapar, maaşları vergilerle öder.
 Verginin oluşması için üretimin olması gereklidir. Üretim olmazsa vergi de olmaz. Çiftçinin tarlasına ektiği buğday bir üretimdir. Devlet bu buğdaydan vergi alır. Buğday daha sonra un fabrikasına gider ve un haline gelir. Devlet bu undan da vergi alır. Buğday una dönüşürken bir katma değer oluşmuştur. Daha sonra fırına giden un ekmeğe dönüşür. Katma değer oluştuğu
için devlet ekmekten de vergi alır. Soframıza gelene kadar ekmek birkaç el değiştirir ve hepsinde de vergilendirilir. Hepsinin satışından dolayı oluşan kardan da ayrıca gelir vergisi alır.
Basit olarak ifade etmek için ülkemizin nüfusunu 70 milyon’dan 70′e indirelim. Bu 70 kişinin hepsi de devlet memuru olsun. Devlet bunlara 10′ar lira maaş ödesin ve 1′er lirasını vergi olarak kessin. Birinci ayda 700 lira ödeyip 70 lira vergi kesecektir. Devletin temel gelir kaynağı vergi olduğu için ve devlet memur maaşı ödemelerini kazandığı vergi ile yaptığı için
bir sonraki ay devletin kasasında 70 lira olacaktır ve bu da ancak 7 memura yetecektir. Alacağı vergi ise 7 lira olacaktır ki bu da devreden ayda 1 memura bile maaş ödemesi yapılamayacağı anlamına gelir. Bu da demek oluyor ki üretim ve üretici olmadan devlet memurunun verdiği vergi hiçbir işe yaramıyor.
 Ülkede üreten bir kesim olmadığı sürece devlet memurlarının varlığı bir işe yaramıyor. Gıdadan giyime kadar her türlü mamulü üreten ve işleyen insanlardır devlete vergi ödeyenler. Üretim yapan, emek veren insanlar sayesinde devlet vergi toplar ve eğitimden ulaşıma kadar ihtiyaç olan her alanda harcamalar yapar, memurunun vergisini öder. Üretici ülkesini sırtında taşır. Devletler bu yüzdendir ki üreticisine her zaman destek olmak zorundadır. Dünya ekonomisine bakıldığında öne çıkan ülkelerin hep üreticisine destek olan ülkeler olduğunu görüyoruz.
 Bizim ülkemizde ne yazık ki bir memur hegemonyası var. Bürokrasi tüm kapıları tutmuş ve halka hükmediyor. Devlet memurlarındaki bu “Biz de vergi veriyoruz” havası hep bu halka hükmetme felsefesinin neticesi. Üretici kesimin vergileri ile maaş aldığı gerçeğini kabullenirse memur, üreticiye efendilik değil de yardımcılık etmek zorunda kalacak ve bu da işine gelmiyor. Koltuğunda oturup, ayak ayaküstüne atıp, emek üreten insanlara bağırıp çağırmak ve işlerine engel olmak daha tatmin edici memurlar için.
Kriz kapıdan içeriye girdi bile. Küresel kriz tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de özel sektörü vuracak. Özel sektörün krizden etkilenmesi devletin vergi gelirlerini azaltacak. Devletin bu krizde uygulayacağı en iyi politika üreticinin önüne çıkacak engelleri tespit edip mümkün mertebe krizden en az etkilenerek çıkmasını sağlamak olur ki vergi gelirleri de azalmasın. Özel sektörün en büyük engellerinden biri olan bürokrasinin de bu ortamda azaltılması gerekiyor. En azından memurların bir iki seneliğine kaprislerini bir kenara bırakmaları çok iyi olur. Maaşlarını ödeyenlere bir nebze vefa göstermiş olurlar böylelikle.

Küresel Kriz ve Etkileri

Ekim 31st, 2008

Dünyanın yuvarlak olduğunu bilmemiş olsa idik bu küresel krizden etkilenmeyecektik. Ne yazık ki küresel bir dünyada yaşıyoruz ve bu kürede olan biten her şey bizi de etkiliyor. Şimdi de bu krizin etkilerini yaşamaya başladık ve önümüzdeki senenin sonuna kadar da daha da şiddetli bir şekilde yaşayacakmışız gibi görünüyor. Kriz neden çıktı, neden bizi buldu gibi sorularına cevap arıyoruz. Küresel kriz aslında bir kredi krizi. Dünya genelinde bankaların ya da kredi kuruluşlarının dağıtmış olduğu kredilerin miktarı son bir kaç yıl içinde bir kaç kat arttı. 2008 senesine vardığımızda dünya genelinde 30 trilyon dolar kadar para birilerinden birilerine borç olarak verilmişti.

 

Bankalar borç veren kuruluşların başında geliyor. Zaten bankaların işlevi de budur; faiz karşılığında para satmak. Ne kadar çok para satarsa, yani kredi verirse banka için o kadar iyi. Muhasebenin temel denklemi ekonomi için de geçerlidir diyebiliriz. Bir para bir yerden çıkıyorsa başka bir yere giriyordur. Bankadan çıkan para, tüketiciye kredi olarak gitti. Tüketici parayı istediği gibi kullandı fakat umduğu kazancı elde edemeyince aldığı krediyi geri ödeyemedi. Dolayısı ile kabak bankaların başına patladı. Birilerinin cebinden çıkıp birilerinin cebine giren bu para neticede finans sisteminin baş aktörü olan bankaların ve finans kuruluşlarının başlarını ağrıttı. Miktarlar çok büyük olunca ve zor duruma düşen finans şirketlerinin büyüklükleri muazzam olunca da dünyanın büyük bir kısmı bu hadiseden etkilendi.

 

Finans sistemindeki arızalar reel sektörü direk etkiler. Finansman bulmakta zorlanan firmalar özkaynaklarına dönmek zorunda kalırlar ve bu da çoğunlukla işlerin yavaşlaması ya da küçülme anlamına gelir. Bunun etkilerini önümüzdeki yıl göreceğiz. Firmalar işlerini yavaşlatıp küçülme yoluna gittikçe ülkelerin büyüme hızları da azalacaktır. Örneğin Türkiye her son bir kaç senedir açıkladığı büyüme miktarını önümüzdeki sene büyük ihtimal çok düşük veya negatif olarak açıklayacak.

 

Türkiye bu krizden etkilenecek. Türkiye’nin dış borcunun büyük kısmı kamu sektörünün değil de özel sektörün borcudur. Dolayısı ile bazı Türk şirketleri krizden çok fazla etkilenecek. Türk finans sektörü de krizden ders olarak kredileri kesmeyi çıkarınca firmalar özkaynakları borç ödemede yeterli olmayınca büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalacaklar. Krize yakalandığımız nokta çok fazla cari açığımızın olduğu ve dış borcumuzun yüksek olduğu bir noktadır.

 

Olan bitenin neler getireceğini öngörmek kolay değil. Önümüzdeki dönemde başımıza gelecekleri tahmin yürüterek bulmaya çalışıyoruz. Reel sektör küçülmeye gideceği için işsizlik artacak. Büyüme duracak. Bazı şirketler iflas edecekler. Bankalar daha tedbirli olacaklar kredi verirken ve bu da özel sektörü olumsuz etkileyecek. Para bulmak herkes için zor olacak, bankalar da zorlananlar içinde olunca mevduat toplama yarışına girip faizleri arttıracaklar. Krizi atlatmak için ekonomiyi yönlendirenlerin çok iyi stratejiler hazırlaması gerekiyor. Bireylerin de daha tedbirli davranmaları, tasarrufa önem vermeleri, kredi kartları ve diğer krediler vasıtasıyla olmayan parayı harcamak yerine ceplerinde olanı harcamaları gerekir. Umarız bu kriz çok derin etkiler bırakmadan atlatılır.

İlerleme

Ekim 24th, 2008

Hayvanlar âlemi binlerce yıldır hiçbir ilerleme kaydedemedi. Oldukları yerde otluyorlar. Hep aynı rutin içinde geçiyor zamanları. Et yiyenler avlanıyor, otyiyenler otlanıyor. Taş üstüne taş koyan yok, yeni bir şey keşfeden yok. Ataları ne yaptıysa aynını yapıyorlar, değiştiren yok. Biz de insanlık âlemi olarak atalarımızın avcılık ve toplayıcılıkla hayatlarını idame ettikleri o ilkçağ öncesi zamanları düşünüyoruz ve “hey gidi günler” diyoruz. Nasıl da ilerledik! Dünyaya her gelen bir öncekini geçti, her kuşakta insan bir adım daha ileriye gitti. Hayvanları evcilleştirdi, taşları yonttu, tarlaları sürdü, madenleri keşfetti, hayatın anlamını araştırdı. O kadar çok şey keşfetti ki dünya ile ilgili, onlarca bilim dalına ayırdı bulduklarını. Fizik dedi, kimya dedi, tıp dedi.

 

Topyekûn baktığımız zaman ilerlemenin hızını inkâr edemiyoruz. İnsanlık çok ilerledi. En temelde aile ile başladı tekâmül. Baba evladına bildiklerini öğretti ve daha fazlasını yapması için teşvik etti. Evlat babadan öğrendiklerini kendi aklı ile yorumladı ve daha fazlasını kendisi üretti. Bazı babalar evlatlarının ilerlemesine müsaade etmemiş olabilir, fakat ilerleyen bireylerin sayısının daha fazla olması tekâmülü hızlandırdı. Bazı toplumların ilerlemenin önünde inatla durması da ilerlemeyi durdurmadı. Diğer toplumların gayretinin yoğunluğu insanlığı sürekli daha ileriye taşıdı.

 

Üniversiteler bilimin beşiği oldu asırlar boyu. Ailede başlayan eğitim bir saatten sonra ne kadar iyi olursa olsun yetersiz kalmaya başladı. Daha fazla bilimin aktarımı için daha fazla belleğe ihtiyaç duyuldu ve toplumsal belleğin oluşumu için okullar kuruldu. Bağımsız ve tüzel kişilikleri ve de evrensellikleri sebebiyle bu kurumların en ileri olanlarına “üniversite” adı verildi. Üniversiteler tüm dünyaya açık; tüm baskılara kapalı olmalı idi. Aksi halde ilerlemenin olamayacağı açıktı.

 

Modern anlamda ilk üniversiteler İslam devletleri tarafından kuruldu. Avrupalılar çocuklarını eğitim için İspanyadaki İslam üniversitelerini gönderiyorlardı. Herkese kapısı açık ve bağımsız kuruluşlar oldukları için. Bu kurumlara gelenler ırklarına, dinlerine, kıyafetlerine bakılmaksızın eğitim gördüler. Daha sonra Selçuklu ve Osmanlı’ya geçen ilerleme bayrağı bu ülkelerde de üniversitelerin açılması sonucunu doğurdu. Bağdat’ta, İznik’te ve daha birçok yerde kurulan üniversiteler bilimsel anlamda o günlerde varılan en ileri noktalara ulaşmışlardı. Bu sıralarda Avrupa’da kurulan okullar ise üniversite kelimesinin anlamını dolduramıyorlardı. Kilise baskısı altında bilim yapılması beklenemez tabi ki. Bilim adamlarını asarak veya yakarak ödüllendiriyorlardı o sırada.

 

Avrupa’nın gerici düşüncelerden kurtulması ve doğu toplumlarının gerilemesi aynı zamanlara denk geldi. Batı uygarlığı kilisenin kalıp düşüncelerini yıkarken doğu toplumları kalıplaşmış düşüncelerin kölesi olmaya başladı. Üniversiteleri evrensel olma özelliklerini yitirdi. 19. yüzyıla gelindiğinde artık Türk öğrencileri Avrupa’ya eğitime gidiyorlardı. Çünkü bilim orada bağımsızdı. Bizim ülkemizde artık bilimden ziyade şekiller konuşulur olmuştu.

 

İnsanlığın bugün geldiği nokta, dünya toplumunun bir bireyi olarak baktığımız zaman çok sevindirici. İlerleme hiç durmadı ve durmayacak. Olaya Türk toplumunun bir ferdi olarak baktığımız zamansa karamsarlığa kapılmamak elde değil. Bugün bizim üniversitelerimiz bilim üretme açısından Batı toplumlarıyla boy ölçüşmek şöyle dursun yanlarına bile yaklaşamıyor. Üniversitelerimiz sözlük anlamındaki gibi üniversal, evrensel kurumlar değil artık. Düşüncenin özgürlüğünden ziyade düşünen kafanın örtüsü üzerinde duruluyor bugünün Türkiye’sinde. Bugün başı kapalı öğrencilerin okullara alınmıyor olması o kadar gülünç ki. Yarın kafasını kazıtmadan kimse okullara giremeyecek deseler bizde şaşkınlık olmayacak. Zira biz geriye doğru gidiyoruz. Batı toplumlarının ortaçağda tartıştığı mevzuların benzerlerini bugün biz konuşuyoruz. Onlar teknoloji çağını yaşarken bizim dünyanın öküzün boynuzunun üzerinde mi yoksa kaplumbağanın sırtında mı olduğunu tartışmamız; onlar uzay çağındayken bizim avcılık ve toplayıcılık yapmamız şaşırtıcı olmayacak birileri bu gidişe dur demezse artık.

Ne İçin Yaşıyoruz.

Ekim 17th, 2008

  Bu sorunun cevabını ararken değil de verirken geçiriyoruz hayatlarımızı. Herkesin hayatını kulluk potansiyeli sayesinde yaşıyor ve bu potansiyeli değişik mabutlara yönelterek çeşitlendiriyor. Kulluk ruhumuzda var. Fıtratımızın bir özelliği. Biz bu çoğunlukla neye yaradığını bilemediğimiz, nereye koyacağımızı şaşırdığımız özelliğimizi onlarca değişik puta yönelterek heba ediyoruz. Dünya üzerinde en çok kulluk edilen meta para. Sonrasında paranın satın aldığı her şey ve paranın getirdiği ego, kibir ve saire. Kulluk parayla da bitmiyor. Kula kulluk edenler var. Karısına, kocasına, çocuğuna, ailesine kulluk edenler olduğu gibi tarihte yaşamış bazı şahsiyetlere kulluk edenler de var. Bunlara ek olarak Allah’a kulluk etme bahanesiyle yaşayan ve ölmüş din adamlarına ve şeyhlere kulluk edenler var. Allah’a kulluk edenlerin sayısı ise gün geçtikçe azalıyor.

 

   Öğütleri es geçiyoruz. Her gün zikrettiğimiz kelimelerin ne anlama geldiğini bilsek bile düşünmüyoruz. Yalnız sana kulluk eder ve senden yardım dileriz diyen dillerimiz bir bakıyoruz ki başka kişi ve metalara kulluk ediyor, Allah’tan dileyeceklerini başkalarından dilemeye başlıyor. Lüks bir araba kulluk mevzu olabiliyor bir anda bizim için. Önce rüyalarımızda onu görmeye başlıyoruz. Onunla yatıp onunla kalkıyoruz. Sonra bir ev, sonra başka bir meta. Bir bakıyoruz ki dillerimizde ondan başkasının zikri kalmamış. Ah şu arabadan benim de olsa, şu evde yaşasam, şu refaha kavuşsam diyoruz. Refah seviyemiz arttıkça elimizde olanlara bağlılığımız daha da artıyor ve dil, düşünce, kalp üçgeninde aldıkları yer büyüyor. Refah seviyesine kulluk ediyoruz. Elimizdekilerle övünüyoruz; olmayanları arzuluyoruz. Kazandıkça egomuz büyüyor, kendi kendimize kulluk etmeye başlıyoruz. Kendimizden başka bir şey düşünmüyoruz bazı vakitlerde, her söze BEN diye başlıyoruz. Başkaları gözümüzde küçüldükçe biz büyüyoruz. Tepe oluyoruz, dağ oluyoruz. İnsanlar küçüldükçe küçülüyor. Sonra basit basit binalar kuruyoruz. Kâğıttan kulelerimiz bizim gözümüzde arş-ı alayı delecek kadar büyüyor. Kendimize kulluk ediyoruz.

 

   Maddeye ettiğimiz kullukla kalmıyoruz, insanlara da kulluk ederek devam ediyoruz. Âşık oluyor bir insanı putlaştırıyoruz. Bizim gibi etten kemikten mamul ve belki bizden daha aciz birisini bir bakıyoruz ki mabut etmişiz kendimize. Gecemiz günümüz o olmuş. Sürekli onu zikrediyoruz, tüm gücümüzle onu arzu ediyoruz. Sonra eşlerimize, çocuklarımıza, ailelerimize, dostlarımıza kulluk etmeye başlıyoruz zaman zaman. Tarihte yaşamış olan ve hiç tanımadığımız birisini alıp hayatımızın merkezine oturtuyoruz hiç tanımadan. Belki de nefret edeceğimiz özelliklerini bilmeden. Onunla yatıp onunla kalkmaya başlıyoruz. Bazen de safça; dini inancımız gereği böyle yaptığımızı düşünüyoruz. Geçmiş yıllarda yaşamış bazı insanları doğaüstü güçleri olduğu hüsnü zannıyla ve kandırmacısıyla bugünümüze taşıyıp kulluk ediyoruz ona. Abartıp Allah’tan dileyeceğimiz yardımı ondan diliyoruz. Elimizi açıp bilmediğimiz bir adama ey şeyh bana yardım et diyoruz. Kemikleri çürümüş şeyhin kendine faydası kalmış mı bilmeden.

 

  Bir vakit peygamberimizin kırdığı putların hepsi değişik şekillerde hortladılar O’ndan sonra. Lat para oldu, Menat ego oldu Uzza şeyh oldu. Sonra da yüzlerce değişik isimli put çıktı meydana. Cahiliye dönemi adetlerine dönülmemesi öğüdü yere düştü. Kulluk potansiyeli; çok değişik putlara tapınmak suretiyle Allah’tan başkalarına yöneltilmiş durumda. Ne için yaşadığımız sorusunun cevabını bulmak hepimiz için çok basit. Hayatımızın en önemli olgularını tek tek gözümüzün önünden geçirebiliriz. Ya da gün boyu en çok neyi düşündüğümüzü, neyi konuştuğumuzu biz bilmesek de etrafımızdakilere sorarak öğrenebiliriz. Ne mutlu Allah’tan başkasına kulluk etmeyip O’ndan başkasından yardım dilemeyenlere.

Alırsın Sen Oyu

Ekim 10th, 2008

İnsanların fikirlerini sözlerinden ziyade davranışları ele veriyor. Ayinesi iştir kişinin söze bakılmaz demiş ya Ziya Paşa. Aynen öyle. Ayinesi iştir kişinin söze bakılmaz. Birkaç hafta evvel Süleyman Soylu nam parti lideri Malatya havasını teneffüs etme şerefine nail oldu. Köklü bir siyasi geleneğin bugününü temsil ediyor bu zat. Kimdir necidir bilmeyiz zira siyasetten pek fazla hazzetmeyiz. Lakin hazzetmemek izlememeyi gerektirmiyor. Hele ki gözümüzün içine sokuyorsa bazıları davranışlarını, illaki bakıyoruz, illa ki görüyoruz. Bizimkisi de bir göz işte. Herkesin zihnine akan suretler her zihinde farklı şekillerde yeniden oluşuyorlar. Aktarmaya çalıştığımız bu gözlere gelişleri ve yansıttıklarımız da bundan ibaret.

Çevreyolunda bir kavşakta bekliyoruz dönüş yapmak için. Geliş yönünden demir kıratın konvoyu geliyor. Kırat şaha kalkmış geliyor. Otomobiller minibüslere karışmış, kornalara basa basa geliyorlar. Sanırsınız Ecdad seferden dönüyor zafer sevinciyle. Demokrat Parti başkanı Malatya’ya geliyor. Dönüş yapmak için araçlar sırada bekliyor. Sabırla bekliyorlar. Dişlerini gıcırdata gıcırdata bekliyorlar.

Süleyman Soylu bu konvoyla beraber mi bilmiyoruz. Olsa da olmasa da birşey değişmeyecek zira. Geçiş yapan bir parti, bir lider değil. Geçiş yapan bir zihniyet. Onca insanın hukukunu çiğneyerek, trafik ışıklarına aldırış etmeden geçen bu insanlar bize dünkü iktidarlarının bir albümünü sunmanın yanısıra yarınki iktidarlarının da nasıl olacağının mesajını veriyorlar. Kuralları asla ve asla dinlemeyecekler. Altta kalanın canı çıksın mantığıyla, iktidara gelmenin bütün imkanlarını kendi menfaatleri için sonuna kadar kullanarak yönetecekler ülkeyi iktidara geldiklerinde. Trafik ışıklarının umursanmaması basit bir şey gibi algılanabilir belki ama, bizce böyle değil. Bizce bugün bazılarına basit görünen bir trafik kanununu kalabalık olmalarına güvenerek ve neden olduğu anlaşılmayan bir heyecanla çiğneyen bu insanlar yarın oy çoğunluğunu ellerine geçirirlerse hiçbir kanunu dinlemeyecekler. Bugün 1 dakika beklememek için başkalarının hakkını gaspedenler yarın rahatları için başkalarının her türlü hakkını gaspedecekler. Allah fırsat vermesin.

Trafik kuralı deyip geçmeyelim. Bütün kurallar insanların daha iyi bir ortamda yaşamaları için var. Demokrasi başkasının sınırlarına girene kadar özgür olmak anlamına geliyor. Kurallar bu başkalarının sınırlarını muhafaza etmek için var. Bir kuralı hafife almak daha sonra daha büyük kural ihlallerine göz yummak anlamına geliyor. Biz hiçbir kanunu hafife almıyoruz ve yarın iktidarı eline geçirip memleketi soyup soğana çevirmek için diş bileyenlere diyoruz ki: Alırsınız oyu.

Çorap Kokan Müslümanlık

Ekim 3rd, 2008

Körler ülkesinin padişahına başka bir ülkeden hediye bir fil gelmiş. Körler filin başına toplanmışlar ve nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışmışlar dokunarak. Birisi filin ucu püsküllü ince bir hayvan olduğunu söylemiş. Birisi filin boru gibi bir hayvan olduğunu bir diğeri filin sütun gibi sert bir hayvan olduğunu söylemiş. Kimse filin nasıl bir hayvan olduğunu anlayamamış neticede.

Bu hikâyeden yola çıkınca aklımıza “İslam nasıl bir din?” sorusu geliyor. Gözleri sapasağlam olan ve algılarında sorun olmayan Hıristiyan, Musevi, Budist ve diğer bütün dinlerden birer tane temsilci alsak ve camilerimizi dolaştırsak. Hatta bu dolaştırma işlemini Ramazan ayı içerisinde yapsak. Sonra da “İslam nasıl bir din?” sorusunu her birine yöneltsek muhtemelen bu cevabı alacağız. İslam çorap kokan bir din. İslam alemi kokuyor. Camilerimiz kokuyor. Komple kokuyoruz.

Yusuf İslam’ı hepiniz bilirsiniz. Ünlü bir şarkıcıyken Allah hidayet nasip ediyor. İslam’ı inceleme fırsatı buluyor ve Müslümanlıkla şerefleniyor. Fakat ne acıdır ki İslam’ı tanıyarak Müslümanlığı seçen bu adam “Eğer” diyor “önce İslam’ı değil de Müslümanları tanımış olsa idim Müslümanlığı seçmezdim”. Müslümanların kalitesi ortada neticede. Yusuf İslam’ın bu sözleri bir camide çorap kokusunu ciğerlerine çektikten sonra söylemiş olması hiç de uzak bir olasılık değil. Müslümanların temizliğe bakış açıları ortada.

Çok güzel bir dinimiz var. Yol göstericimiz, rehberimiz, peygamberiz, Efendimize her gün yüzlerce salavat okusak, selam göndersek azdır. Soğan ve sarımsak yiyenler mescidimize gelmesin diyecek kadar ince olan o ruh bize de inceliği öğütlemekte, nezaketi tavsiye etmektedir. Elimizle ve dilimizle başkalarını rahatsız etmememiz gerekliliği sürekli vurgulanmıştır Peygamberimiz tarafından. Fakat gelin görün ki O rehberin peşinden gittiğini düşünen binlerce insan sadece kendi düşüncelerinde gittiklerini düşünüyorlar. Gerçekte ise büyük bir çoğunluk büyük bir kandırmacaya mahkûm ediyor kendisini. Bir çorap değiştirmekten üşenen insanlar sarımsak soğan kokusuna rahmet okutturuyorlar.

Bir Ramazan ayını daha geride bıraktık. Allah bize nasip etti bin aydan hayırlı geceyi, onbir ayın sultanı olan ayı bir kere daha yaşadık. Gelecek ay ve geceleri yaşayıp yaşamayacağımızı bilmiyoruz. Sağduyu der ki yaşadığımız her günden ders çıkaralım ki hesap verme vakti geldiğinde yüzümüz kara olmasın. Yapıp ettiklerimize dikkat edelim. Rehberimizin sözlerini iyi öğrenip uygulayalım. Allah’ın evi dediğimiz camilerimiz görevlilerin tüm uğraşlarına rağmen buram buram çorap kokmasın. Müslümanlık imandan sonra temizliği gerektirir. Temizlik namazdan bile önce gelir, çünkü temiz olmadan namaz kılınmaz. Temizlik bu kadar mühimken buram buram kokmak hiçbir Müslüman’a yakışmıyor. Müslümanlığımızla örnek olmak, dinimizin emirlerini harfiyen uygulayarak dünyadaki gelişmişlik bayrağını tekrar ele geçirmek hiç de uzak değil. Fakat öncesinde atmamız gereken çok küçük ve bir o kadar da önemli adımlar var. En başta temizlik geliyor. En büyük başarıların temeline koyacağımız ilk tuğla budur.

Safir Gül

Eylül 29th, 2008

safirgul
Serinin son kitabı Safir Gül. Şövalye Sparhawk elindeki mücevherle gidip binbir çeşit kahramanlık yapıyor ve galip geliyor neticede. Pardayyan’a kurban ol sen. David Eddings birazcık yoldan sapmış bir adam. Fantastik edebiyatın ağababası Tolkien, muhteşem eserlerinde hiç teolojiye girmiyordu. Eddings ise hiçbir kitabında insandan farkı ölümsüzlük ve sihir olan tanrılar olmaksızın edemiyor. Dine diyanet bulaşmasa çatlar. İsmi aklımda değil, beş ciltlik bir serisi vardı yine Eddings’in. Sonunda kahramanlardan birisi tanrı oluyordu. Safir Gül’de de tanrıçanın birisi Sparhawk’ın kızı oluveriyor bir anda. Bu seri biraz sıkıcıydı vesselam. Şu Da Vinci Şifresi gibi. Dan Brown’un bütün kitaplarının birbirinin aynısı olması aklıma geldi. Eddings’te bu kadar yapmasa da benzer şeyleri çok kullanıyor. Bir dahaki sefere Salvatore bulup okumak istiyorum. Hiç değilse tanrılarla uğraşmıyor.

Yakut Şövalye

Eylül 19th, 2008

Elenium üçlemesinin ikinci kitabı yakut şövalye. Bu kitaplarda hep aynı şeyler oluyormuş gibi geliyor bana bazen. Bir amaç uğruna seyahat eden insanlar ve değişik yaratıklar. Yüzüklerin Efendisi’nin taklidi olan yüzlerce değişik kitap. Hiçbirisi Yüzüklerin Efendisi gibi mükemmel bir anlatıma sahip değil ama her birinden de ayrı ayrı zevk almak mümkün. Eddings güzel yazmış vesselam.

Elmas Taht

Eylül 16th, 2008

 

elmastaht 

David Eddings iyi bir yazar bence. Okuyucuyu yormuyor. Zaten fantastik kitaplar okuyucuyu yormamalı. Yorulmak isteseydim gider ağır edebi romanlar okurdum. Bir tane büyük bir dünya varmış. O dünyada birkaç tane krallık varmış. İyi krallıklar, iyi tanrılar, kötü krallıklar, kötü tanrılar. İyi krallıkların şövalyeleri, iyi krallıklardan birinde bulunan Pandion şövalyeleri, bu şövalyelerin kahramanı Sparhawk. Kraliçe hastalanır ve hastalığının sebebi kötü kalplileriin zehirleridir. Sparhawk ve arkadaşları panzehir aramaya çıkarlar. Beşyüz yıl önceki bir savaşta kaybolan sihirli bir taş kraliçeyi hayata döndürecektir. İlk cilt böyle geçti. Daha iki cilt var. Okudukça yazarım.

Keşke Gelmeseydin Ramazan

Eylül 6th, 2008

Riyakârlık yapmanın âlemi yok. Ramazan ayı yine olanca sıkıntı ve stresiyle geldi çattı. Sene boyunca ara ara aklımıza gelmedi değil. Ramazan yine yaklaşıyor. Ne halt edeceğiz dedik kendi kendimize. Zamanı durdurmak mümkün değil tabi ki. Kaçınılmaz sonla karşı karşıyayız. Ramazan ayındayız.

Ramazan ayının iki ayrı anlamı var. Birisi kitaplarda geçen, insanların dillerinden dökülen anlamı. Onbir ayın sultanı, mübarek keşke hiç gitmese, ne kadar huzurlu bir zaman, neşe doluyor insan ve benzeri söylemlerle insanların anlattıkları bir zaman dilimidir ki biz her dinleyişimizde hayret ederiz, bahsettiğimiz Ramazan aynı Ramazan mı ki acaba deriz. Bizim açımızdan da Ramazan’ın bambaşka bir anlamı vardır. İnsanların ve bilhassa nikotin bağımlılarının ne olursa olsun oruç tutma inatları yüzünden burnumuzdan gelen bir zaman dilimidir. Çarşıda, pazarda binlerce insan Ramazan’ın yüzlerine yansıttığı bir asabi ifadeyle, dokunsan patlayacak barut fıçıları gibi dolaşırlar. Trafik her zamankinden daha çetrefilli bir keşmekeş olmuştur, herkes kafasını camdan uzatır, her an kavgalar patlayacak gibidir. Her an kavgalar patlar da, bıçaklar çıkar, silahlar sıkılır. En azından yumruklar, tokatlar patlar. İnsanlar bu mübarek ayın etkisiyle birbirlerine dayak atarlar. Ramazan’ın en önemli anlamlarından birisi budur. Bir sene boyunca kendini sıkmış olan insan evlatları bir senenin sonunda “Ulan yeter sıktık kendimiz, patlayalım artık” diyerek her türlü şiddet faaliyetinin içine girerler. Sesler normalden birkaç ton daha yüksek çıkar, bağırtılar çağırtılar artar. Bu ay kargaşanın, korkunun, sinirin, asabiyetin hâkim olduğu bir aydır ki, ben de kendi namıma konuşayım: Sene içindeki tüm miladi ve hicri aylar arasında keşke hiç gelmese dediğim yegâne ay budur.

Oruç tutanların büyük bir kısmı sadece gösteriş için tutarlar oruçlarını. Kimsenin orucun anlamı hakkında pek fazla bilgisi yoktur. Nefis terbiyesi, açın halinden anlama, Allah rızasını kazanma gibi bir amaçla tutulmaz bu oruç. Nefsini terbiye edecek olan adam akşama kadar açlık ve susuzluk yüzünden yakınmamalı, açlığa da susuzluğa da sabrettiği gibi, insanların kalbini kazanmak için de çaba göstermelidir. Olur olmaz şeylere bağırıp çağıran; kalp kıran ve gönül inciten bir insanın tuttuğu oruç nefsi terbiye etmeye yönelik bir oruç değildir. Sadece adet yerini bulsun diye yapılan bir davranıştır ki biz buna ibadet dahi diyemeyiz. Allah rızası için bir adım atılırken “Yere göğe sığmam, bir mümin kulumun kalbine sığarım” diyen o Yaradan’ın o mümin kulunun kalbi kırılıyorsa bunun adı ibadet olmaz. Kimse gücenmesin, bunun adı desinler uğruna aç kalmaktır. Aman kimse oruç yiyor demesin. Ben insanların kalbini kırayım, Allah rızasını hiçe sayayım ama kimse benim için oruç yiyor demesin. Aferin bana.

Bir de yardım komedileri vardır ki, gösteriş alır başını gider gidebildiği kadar. Herkes sadakasını göstere göstere verir arkasından da her yerde de söyler yaptığı yardımları. Bu yüzdendir ki “Damlaya damlaya göl olur” atasözünden daha sık kullandığımız bir atasözü girdi literatürümüze. “Böyle şeyleri söylemek olmaz ama ben yine de anlatayım”. Yahu arkadaş bir şeyi de kendine sakla, anlatma. Her yardım sahibi her yardımını hep aynı cümleyle anlatmak zorunda mı? O zaman yardım etmenin anlamı ne. Gösteriş mi dedi birisi? Evet, doğru bildi.

Kim ne derse desin, benim en sevmediğim ay Ramazan ayıdır. Her an şer gelip bana bulaşacak diye korkarım, birisi sigarasızlığını bahane edip bana çatacak diye çekinirim, birilerin gösterişi, riyası gözüme çarpacak ve ben yine insanlığımdan utanacağım diye korkarım. Her sene korktuğum aynen başıma gelir, herkes orucunu gözüme soka soka tutar, bir şekilde gelir birileri de ibadet etme bahanesiyle benim kalbimi kırar gider. Ben de endişeyle beklerim bir dahaki Ramazan’ı, keşke hiç gelmese derim

Kimin İçin Adalet

Ağustos 29th, 2008

Gelişmiş ülkelerin neden geliştiği, bizim neden geri kaldığımız üzerinde düşününce, yollar hep aynı kapıya çıkıyor: Adalet. Bir ülkenin gelişmişliğinin her şeyin ötesinde bir sebebi var. Bu sebep ne yeraltı kaynaklarının zenginliği, ne eğitim sisteminin mükemmelliği ne de ekonomik olarak çok fazla gelişmiş olması. Sebep hukuk sistemlerinin sağlamlığı ve kanunların uygulanmasındaki kesinlik. Bir ülkenin hukuk kuralları çok adilane olsa da kuralların uygulanırlığı kişiden kişiye değişiyorsa biz bu ülkeye adil diyemeyiz ve gelişmesine de ihtimal vermeyiz. Diğer açıdan, hukuk kuralları vatandaşlar arasındaki adaleti gözetmiyor ve buna rağmen çok katı uygulanıyorsa biz bu ülkeye de adil diyemeyiz ve gelişmesine ihtimal vermeyiz.

Türkiye’mizin bir üçüncü dünya ülkesi olmasının başlıca nedeni de adalet sistemindeki aksamalardır. Kimisi az gelişmişliğimizi ekonomimizin kötülüğüne bağlar ama öyle değil. Tüm dünya ülkeleri birleşip: “Türkiye biz seni çok seviyoruz, aramızda biriktirdik al sana 500 milyar dolar” dese ve kasalarımızı para ile doldursa bizim bu refahı sürdürmemiz on senden uzun sürmez. İnsanlar arasında adalet yokken ve insanlar başkalarının hakkını gasp etmek üzere programlanmışken kafalarını, böylesi bir ekonomik yardım on seneden de az bir zaman içinde hırsızların cebine girer. Nitekim yakın geçmişte gördüğümüz gibi hortumcuların, hırsızların yaptıkları hep yanlarına kar kaldı. Namuslu vatandaş her zaman ezilmeye mahkûm.

Namuslu vatandaşların haklarını aramak gibi lüksleri yok. Hakkını gasp eden insanlara karşı ellerinde bir yaptırım güçleri de yok. Birisi ülke ekonomisinden milyarlarca doları cebine indirdiği zaman, bu paraları İsviçre bankalarına istif ettiği, yurt dışında lüks içinde yaşadığı zaman bu yaptığı yanına kar kalıyor. Kimseler hesap soramıyor. Bazı insanların dokunulmazlığı var.

En tehlikeli durumlardan biridir bu, bazı insanların dokunulmazlığının olması. Dokunulmazlık sebepleri: makamları, mevkileri, ilişkileri ve de paraları. Bu durumda makam mevkii sahibi olmayan, kuvvetli ilişkileri olmayan ve parası olmayan vatandaşın yaşamaya hakkı yok. Dokunulmazlık sahipleri için de yok yok. Haksız kazanç elde etmenin sınırı yok.

Adalet mühim bir kavram. Gerçek adalet cumhurbaşkanından hamala kadar kimsenin kimseye üstünlüğünün olmamasıdır. Birisi bir suç işliyorsa, bu kim olursa olsun kanun önünde sadece vatandaş olarak aynı cezayı çekmelidir. Özel otomobiliyle bir yayaya çarpan bir adam hapis yatıyor, mühim bir adamın oğluysa yerdeki lastik izleri dahi silinerek ceza almadan olaydan kendini sıyırabiliyor. Bunun adı adaletsizliktir.

Adaletsizliğin bir diğer yüzü de suçun cezasız kalması. Yapılan yapanın yanında kar kalıyorsa, kendini birazcık akıllı gören ve hakkın ne olduğunu bilmeyen herkes suç işlemeye başlar. Günümüzde birçok suçun yapanın yanına kar kaldığını görüyoruz. Bu da tehlike çanlarının çaldığını gösteriyor. Ceza görmeyen her suç tekrarlanacak ve bir gün geldiğinde ülkemiz vahşi batı gibi bir yer olacak. Şehrin orta yerinde bir araç başka bir aracın önünü keserek içindekileri tehdit edebiliyor. Birileri başkalarının kimlik bilgilerini kullanarak kredi kartları çıkarıp, mağdurların evlerine haciz memurlarını gönderebiliyor. Bu kadar büyütmeye gerek yok hatta. Bir şehirde sürücülerin büyük bir kısmı trafikte hız limitinden ışık ihlaline kadar onlarca suç işleyebiliyor ve cezasız kaldığını görüp bu suçları alışkanlık haline getiriyor. Bu da trafiğin sürekli kilitlenmesine ve bir sürü insanın mağdur olmasına sebep oluyor. Trafik kurallarında hal böyleyken bütün kanunlar düşünüldüğünde hal ne olur, gerisini siz düşünün.

Bıyık

Ağustos 22nd, 2008

İki tane bıyıklı adam koşuyor. İki adam, iki bıyık, iki nefes. Bıyıklı adamlar ya da adamlı bıyıklar. Bıyıklar yola katılmış koşuyorlar. Şehrin dışında kalmış bir yol. Yol toprak. Adamlar bıyıklı. Koşu binlerce yıllık. Ekmeğin tarihinden eski. Önce koşmaya başladı insan çünkü. Sonra bıyık bırakmayı öğrendi. Sonra ekmeği. Sonra gülmeyi öğrendi. Ara sıra kullandı, eskitmedi.
İki tane adam koşuyorlar. Gömlek giymişler. Kollarını katlamışlar gömleklerinin. Cebinde de bir şeyler var. Bir tane nüfus cüzdanı, bir paket sigara, bir iki tane kağıt parçası. Düşmesin diye çaba gösteriyorlar. Vücut ritimlerini düşürmemek üzerine kurgulamışlar. İki tane kağıt, bir tane cüzdan, yarısı içilmiş bir paket sigara. Kumaş pantolonlar, sabah evden ütülü çıkmışlardır besbelli. Sonrasında umursamamışlar. Ütü bozulsa ne bozulmasa ne. Önemli olan nüfus cüzdanı. Olmazsa olmaz. Zaten dolandırıcılık ayyuka çıkmış.
Caddelerden insanlar akın akın geçiyorlar. Her birinin ayrı bir amacı var. Evinde gidenlerle evinden gelenler birbirlerine karışmış. Sonra bir iş için çıkmış olanlar. Sonra da birisine bakıp çıkacak olanlar. Hepsinin ayrı bir amacı var. Yollar kalabalık. İnsanlar aceleci. İşler çözümsüz. İşler çözümlenecek. Sonra da akşam olacak. Her ev sözleşmişçesine aynı anda ışığını yakacak. Sanki bir merkezden emir çıkmış da ışıklar yansın denmiş gibi. Işıklar tek tek yanacak. İnsanlar aydınlanacak. Şehir yüksek bir tepeden bakıldığında ateşböcekleriyle dolu bir tarla gibi görünecek. Biri yanacak, biri sönecek. Mutfak yanacak, salon sönecek. Sonra yatak odaları yanacak. Sonra uyku hükümranlığını ilan edecek. Başlar bu hükümranlığa isyan edecekler en başta ama dayanamayıp bir bir düşecek her biri. Şehir sessizleşecek. İnsanlar unutacak.

Bir yağmur beklentisiyle başlar semaya çevrilecek. Yağmur yağmayacak. Sonra yağar gibi olacak, bulutlar yükselecek. Birileri yağacakmış ümidiyle koşacaklar. Sonra ümitler azalacak. Yine kuraklık derileri yakmaya devam edecek. Deriler yanacak. Toprak kavrulacak. Hayaller yavaşlayacak. Ne vakit sıcaklık hayallere işlerse, hayat yavaşlamaya başlar. Çünkü hayalsiz hayatlar hep geçmek bilmez kötü hayatlardır. Hayallerin işgal ettiği hayatlarsa su gibi geçer ama kınanmaktan başka bir şey kazandırmaz sahibi olan hayalpereste. Su gibi geçmesi de ceza gibi gelir üstüne. Ataleti yen, Ataleti yen. Hayalperest hayallerin tek sloganıdır. Ataleti yen. Atalet hayalperest hayatların sıcağı gibidir. Kolları kaldırttırmaz.

Haftanın her günüyle sözleşme yapılacak. Pazartesi gibi duran Cuma’lar ile Cuma’msı bir tavır takınmış Çarşamba’lar düzene girecekler. İnsanlar toprak yollarda araçsız kalmayacaklar böylelikle. Gömleklerinin ceplerinden sigaraları, nüfus cüzdanları ve not kağıtları düşmesin diye çaba göstermek zorunda kalmayacaklar. Araçların vakitleri olacak. Günleri birbirlerine karıştırmadan evlerinden çıkacaklar. Bugün günlerden ne diye sormasına gerek olmayacak kimsenin. Her sabah uyanıldığında bakılacak ki o gün Salı imiş. Ona göre giyinilecek. Ona göre tavır alınacak. Güneşin doğuşundan belli olacak Pazar. Pazar gibi uyuyacak herkes. Kimseler caddelere çıkıp kalabalık etmeyecek.
İki tane bıyıklı adam koşuyor. İki adam, iki bıyık, iki adımlık yol. Bıyıklı adamlar koşuyorlar. Göbekler inip inip kalkıyor. Yüzleri dolgun, kilo yüksek. Gömleklerinin cepleri var. Ceplerinden iki tane kâğıt, bir tane nüfus cüzdanı, bir paket de yarısı içilmiş sigara. Şehrin dışında bir yol. Yol toprak. Adamlar bıyıklı. Yüzleri gülüyor. Bir araca binecekler. Ceplerindekiler dökülmesin diye çaba gösteriyorlar koşarken. Kolları koşu vaziyetinde öne doğru kalkmış. Gün güneşli. Yol toprak.

Gördüm Şafakla Doğup Gurupla Ölüyorsunuz

Ağustos 21st, 2008

Her ölüm bir anı yitimidir aslında. Her ölen muhayyilenizin derinliklerine iner, anılarınızın içerisinden kendisinin de bulaştığı bir kısmını seçer ve hepsinin üzerine buruk bir tat bırakarak toprağın altına çeker sizi de. Her ölüm sizin de bir parçanızın ölmesidir. Soğuk bir akşamüstü içine sığındığınız bir yerde yaşadığınız sıcak bir atmosfer hatıralarınızda ne kadar güzel bir yer tutuyorsa, ortamdaki bir ya da birkaç kişinin yeryüzünden varlıklarını çekmesi de o kadar acılaştırır anılarınızı. Her ölüm bir anı yitimidir.

Her ölüm bir suçluluk duygusudur aslında kalan için. Birlikte yaşanılmış olan dakikalar gelir oturur hatıraların orta yerine. Tatlıları düşünmeye çalışırız en başta. Ne güzeldi deriz birlikte geçirdiğimiz vakitler. Ağlarız hatırımıza geldikçe gülüştüklerimiz. Bir yandan da kendimizi suçlamadan edemeyiz. Bir kem sözümüz, bir kötü bakışımız bile saplanır kalbimize. Ölen ölmüş gitmiştir, giderken keşke bir gülümseyebilseydik arkasından deriz. Gülümsememiş olmamız oturur içimize. Sonra da suçu üzerimizden atmak için öleni suçlamaya başlarız. Bu kadar sigara içmeseydi, bu kadar sürat yapmasaydı, kendini hasta edecek kadar stres yapmasaydı her konuyu deriz. Belki bizden razı ayrılmadığının korkusu, belki de sıranın bizde değil onda olmasının suçluluğu ile suçlarız yitip gideni. Sonra da son günleri olduğunu bilse idik yapacaklarımızı sıralarız. Hayallerimizde yanında gider konuşuruz. Boynuna sarılır kendimizi hoş gösteririz. Suçluluk duygumuzu hayalle de olsa atmaya çalışırız üzerimizden. Her ölüm bir suçluluk duygusudur çünkü.

Her ölüm gülen bir fotoğraftır aslında. İyi hatırlamaya çalışırız her öleni. Gördüğümüz binlerce halinden bir tanesi dahi olsa gülümsüyor olduğunu hatırlarız hep. Gülümsüyor olarak yaşadığını, gülümseyerek öldüğünü hayal ederiz. Hüznü ve ölümü aynı anda giydiremeyiz ona. Kötü olan şey ölmekse, iyi olanı da mutlu olmak deriz. Ölüm bahsinde ümit nasıl ki insanlara mahsussa, gülen yüzlü resimlerle hatırlamak da insanlara mahsustur. Her ölüm gülen bir resim bırakır yitirilmişler albümümüze çünkü.

Her ölüm bir nasihattir aslında. Kendi kendimize nasihatlar ederiz. Herkesin gitme ihtimalinin olduğunu anlamışızdır. Alışveriş yaptığımız esnaftan, merhabamız olan arkadaşımıza kadar herkesi yitirme ihtimalimiz olduğunu düşünürüz de kem söz söylemekten, suratımızı asmaktan sakınırız. Sonra da bizim de bir gün aynı yere gideceğimizi düşünür kendimizi de sakınırız buruk vedalardan. Hazırlık yaparız. Her ölüm bir nasihattır çünkü.

Her ölüm bir işkencedir aslında. Bir insan kanıyla, canıyla yanımızdayken bir de bakarız ki su buharı gibi kaybolup gitmiş bilinmezliklerin içinde. Bilmediğimiz bir hayatın sonunda bilmediğimiz bir yere doğru yol alanlar kervanının ardına takılmış. Belki önce biz, belki bizden önce birçok sevdiğimizin bu kervana katılıp gideceğini düşünürüz. Kendimize yakıştırırız da bu gitmeyi, sevdiklerimizi düşününce işkence olmaya başlar düşünceler. Bir ölüm binlerce istenmeyen düşünceyi de beraberinde getirmiştir zihnimize. Geceler boyu aklımızdan çıkmaz giden. Her hali, her tavrı, yaşadığımız her ortak anı çarptıkça çarpar kıyıdaki bir evi aşındıran deniz dalgaları gibi. Her ölüm bitmez tükenmez bir işkencedir çünkü.

Her ölüm her şeyi kabullenmiş bir mücadelenin ümididir aslında. Hayatlarımızda bıraktığı buruk tadı silmek için, doğumların peşinden gideriz. Yeni doğumlar, yeni insanlar, yeni anılar isteriz Rabbimizden, gidenlerin yerini doldursunlar diye. Evlatlar, torunlar, kardeşler, yeğenler bekleriz ki mevsim binlerce yıllık döngünün aslına uygun olarak hazandan bahara dönsün yeniden. Yitirilenlerin hiyerarşideki yerleri daha gerilere düşsün, anıları burukluktan çıksın ve dua ederiz ki yıllar geçtikçe acıdan tatlıya dönsünler. Ölümün karşısında dururuz hatıralarımız ve bırakacağımız hatıralarla. Sonra da bizim vaktimiz geldiğinde de biz de gidenler gibi hoş birer sada olmuş olalım deriz, şu kubbede kalan; baki

Ayağını Uzatıp Yatma Fonu

Ağustos 20th, 2008

Dört çiçek, dört yeni evin kapısının önüne yerleşmiş. Birileri çiçeklere bakıyor. Birileri koparmasın diye gayretkeş bir çaba içerisindeler. Gizli kameralar mı taksak, etrafına elektrikli ve dikenli teller mi çeksek diye istişare ediyorlar. Bilmiyorlar ki çiçekler koparılıyorsa eğer dışarıda olmalarının bir anlamı da yok. Çiçekleri koparan bir topluluğun insanları çiçekli bahçeleri olan sokaklardan geçmeyi haketmiyorlar ki. Onların hakkı çöp kokuları olan sokaklardan geçmek. Çöp kokusunu içine çekmek. Çünkü orada çiçek olsa koparacaklar. Dört evin önüne de beton dökülüyor sonrasında. Çiçekler sökülüyor. Başkalarının söktüğünü görüp üzülmek istemeyen ev sahipleri kendi elcağızlarıyla söküyorlar çiçekleri.
Bir kadın, yaşlı mı yaşlı, bir çuvalı sırtlamış gidiyor. Yaşlı insanların iş yapıyor olmaları ne kötü. Emeklilik fonlarının yanında yaşlılık fonları da olmalı. Yaşlı insanlar sırf o yaşa geldikleri için (emek verdikleri için değil, hatta emek vermemiş olsalar bile) bu fondan yararlanmalı. Fonun ismi ayağını uzatıp yatma fonu (AUYF) olmalı. İhtiyarlar ayaklarını uzatıp yatmalılar. Kemiklerini dinlendirmeli, geride bıraktıkları yarımdan fazla yüzyılın hikayelerini birbirlerine anlatmalılar; abartıya kaçarak. En doğal yaşlı hakkı abartma hakkıdır. Bütün ihtiyarlar, bütün geçmiş hikayelerini abartarak anlatabilmeliler. Bire bin katmalı, izleyicisi oldukları tüm hadiselerin kahramanı olmalılar. Kimse de yüzlerine vurmamalı bu abartışları. Hayret edermişçesine bir yüz ifadesiyle dinlemeliler. Ama her şeyden önce yaşlılar iş yapmaktan bir an önce kurtarılmalı. Çuval taşıyan ihtiyar kadın çuvalını bir tarafa atmalı. Bir genç onun yerine o çuvalı oradan alıp gideceği yere kadar götürmeli. Sonra da teyzenin elini öpmeli ve akabinde berhüdar olmalı. Evlat olmalı. Çağa olmalı.
Yaşlılarına kıymet vermeyen toplumların da tıpkı çiçekleri koparan toplumlar gibi ceza görmeleri lazım. Nasıl ki çiçekleri koparan toplumlar çiçeksizlikle cezalandırılıyorlarsa, yaşlılarına kıymet vermeyen toplumlar da tecrübesizlikle cezalandırılmalı. Atasözleri olmamalı örneğin. Her olayı yeni baştan yaşamalılar. Kimse onlara “Dikkatli ol, o öyle olmaz, böyle olur” dememeli. Onlar da bindikleri dalı kesip düşmeli, samanı saklamadıkları için zamanı gelince samansız kalmalı, ağacı yaş iken eğmeyip sertleştince ne yapacağını şaşırmalı. Yaşlılarına kıymet vermeyen toplumlar zaten ceza görüyorlar aslında. Hepsinin patlıcanlarını kırağı çalıyor, büyük lokma yemeyip büyük laflar ediyorlar, canları boğazlarından gidiyor. Çiçekleri koparan toplumların başlarına gelenin aynısı zaten.
Toplumların kusurları keşke böyle basit olsa. Dünya üzerinde yaşayan tüm toplulukların sadece birer adet kusurları olsa. Birisi çiçek koparan toplumken bir diğeri yalancı bir toplum olsa, bir diğeri dedikoducu olsa. Böylelikle herbirinin tek suçu ve tek cezası olur. Onlarca kötü huyları oluyor ama toplumların, ne feci. Hem yalancı, hem sahtekar, hem çiçek koparan, hem yaşlı hakkı gözetmeyen ve bunların dışında yüzlerce hem içeren toplulukları var dünyanın. Nurtopu gibi. Sonra da ceza üstüne ceza yağıyor. Sonra da niye ceza yağıyor diye şaşırıyor insanlar.

Mayın İcat Oldu

Ağustos 15th, 2008

Köroğlu’nun “Benden selam olsun Bolu beyine” diye başlayan koşması haksızlığa ve zulme başkaldırı niteliğindedir. Köroğlu mertliğiyle bilinir. Göğüs göğse savaşmayı, yiğitliği, delikanlılığı temsil eder; hem kendi devrinde hem de yıllar boyu dilden dile aktarılarak tüm devirlerde. Bugüne kadar gelen şiirlerinde hep bir yiğitliğin, mertliğin kokusunu duyarız.
Köroğlu der durun edek cengimiz,
Bundan belli olsun yiğit hangimiz,
Düşmanına seslenir Köroğlu. Durun cenk edelim, yiğit kim belli olsun der. Namertlik bilmez. “Mert dayanır, namert kaçar” demiştir çünkü o. Kaçmaz, göğüs göğse dövüşür. “Düşmana deme eyvallah” der. Bir gün bir çobanın yanına gittiğinde ve çoban ona tüfeğin ne olduğunu anlattığında şaşırır kalır. Bir demir parçasının bir yiğidi yıkabileceğini aklı almaz bir türlü. Bir namertlik vardır bu işte. İnanmaz, inanmak istemez. Karşısına yiğitçe çıkmadan, bileğinin gücünü kullanmadan alt edilebilmesi ihtimalini içine sindiremez. Tüfeği kendine çevirdiği gibi tetiğe basar. Delikli demirin kendisine zarar verdiğini hissettiğinde acı acı gülümseyerek son sözünü söyler. Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu.
Köroğlu’nun devrinden sonra mertliğin bozulması gittikçe hızlanır. İnsan evladı tüfekten sonra mertliği bozan yüzlerce icat geliştirir. Yiğitliğin devri kapkaranlık bir namertlikle kapanır. Bilekten çok, yürekten çok namertliğin sözü geçer olur. Neticede bugüne geldiğimizde artık mertliğin esamisi okunmamaktadır.
Mayın icat oldu. İnsanlığın en büyük ayıplarından biridir bu namert silah. Bir namert, yüz yüze gelmek zorunda dahi kalmaksızın başkalarını alt edebilmekte artık. Dünyanın birçok coğrafyasında bu icada rastlamak mümkün. Kimin basacağını bilerek ya da bilmeyerek, korkakça, adice, şerefsizce döşeniyor bu silah yollara. Daha sonra da bunu döşeyen insan, kendisi gibi insanların yoldan geçmesini bekliyor, ölmelerini belki uzaktan seyrediyor, belki de oralı bile olmuyor. Neticede namertliğini yapıp ortadan kayboluyor.
İnsanın zoruna giden düşmanını bilmemesi. Düşman o kadar adi ki korkaklığından burnunun ucunu dahi gösteremiyor. Bir yere mayın döşüyor başka bir yere bomba bırakıyor. Etki alanının genişliği kadar haz alıyor. Kaç haneye ateş düştüyse o kadar çok seviniyor. Kimliğinin belli olmamasıyla da daha fazla gururlanıyor. Mertçe çarpışmaların zamanı değil artık. Gün namertlik günü.
Dokuz tane askerimiz adi bir mayın yüzünden şehit oldu. Binlerce insanımız böyle adi saldırılar neticesinde hayatlarını kaybettiler. Kurtuluş savaşında, Birinci Dünya Savaşında savaştığımız İngiliz’inden Yunanına kadar tüm düşmanlara rahmet okuyasımız geliyor. Hiç değilse kim oldukları belliydi. Hiç değilse düşmanlıkları düşmanlıktı, biliniyordu. Arkamızdan saldırmamışlardı, yüz yüze savaşıp galip gelmiştik. Şimdiyse kime lanet edeceğimizi bilemez halde ağlıyoruz. Her gün başka bir acıyla kavruluyor yüreklerimiz. Her gün başka bir eve ateş düşüyor. Her gün başka bir korkak düşman yüzünden, başka bir canavar yüzünden gözyaşı döküyoruz.
Söylenecek çok şey yok bu konuda. Mayınlar döşenmiş ve döşenmeye devam edecek. Her namert icat korkaklığın önünü biraz daha açacak. Daha nice masum insanımız düşmanını dahi tanıyamadan, göremeden, bilemeden yok olup gidecekler. Mertliğin her kalesi yıkılıp gidecek, namertlik, hainlik, korkaklık zaferlerine yeni zaferler ekleyecek. Bize de gözyaşı dökmek kalacak yitirdiklerimizin arkasından, ve Köroğlu’nun dediği gibi biz de diyeceğiz: Mayın icat oldu, mertlik bozuldu.

Türk Dili

Ağustos 8th, 2008

Yassı’nın -sı’sı ile yatsı’nın -sı’sı arasında ne fark var? Cevap veriyorum. Fark yok. İkisi de -sı, ikisi de ayrı yazılamayacak -sı’lardan. Türk dili kullanılmaya başladığından beri bu -sı’lar ayrı yazılmamıştır. Aynı şekilde ayı’nın -yı’sı ile sıkıntıyı’nın -yı’sının ayrı yazılamayacağı gibi. Türk dilinde hiçbir -yı, hiçbir -ya ayrı yazılamaz. İster uzaya gitmenin -ya’sı olsun ister sıkıntıyı’nın -yı’sı olsun. Hiç fark etmez. Bitti mi sayın okuyucu? Bitmedi tabi ki. Dahi anlamına gelen -de ve -da ekleri ayrı yazılır. Bir -de yazasınız mı tuttu. Oturun kafanızdan o -de ile dahi kelimesinin yerlerini değiştirin. Mantıklı olmuyorsa bilin ki ayrı yazılmayacak bir -de tasavvur etmişsiniz. İlla ayrı yazmam lazım diye sakın ola ki bir -de’yi ya da bir -da’yı kesme işaretiyle ayırmaya kalkmayın. Bu dilde böyle kaideler yok. Bu dilin adı Türkçe. Kurallarını bilmiyorsanız öğrenin. İnsan içine çıkmayın kuralsız kuralsız, yazılarınızı da kuralsız kuralsız çıkarmaya kalkmayın.

Ayrıca; dilimizde bazı noktalama işaretleri mevcut. Kıymetli okuyucu. Nokta olur, virgül olur, kesme işareti olur, noktalı virgül olur; bu işaretleri yanlış koyma korkusuyla koymazlık etme. Öğrencisin kompozisyon yazman icap ediyor. Vatandaşsın dilekçe yazman gerekiyor. Gazetecisin haber yazman gerekiyor. Yazı yazmadan yaşamak zor bu devirde. Basit bir kaç kuralı bildiğin zaman emin ol ki sen de kullanabilirsin bu işaretleri. Cümle nokta ile biter. En azından bunu bil yeter. Cümlen bittiği zaman noktayı esirgeme. Allah razı olsun bu güzel dili bugünlere kadar taşıyan atalarımızdan. Dilimize sahip olmasalardı kim bilir bugün hangi dili konuşuyorduk. Biz dilimize sahip çıkmazsak kim bilir bizden sonraki kuşaklar hangi dilleri konuşacak. Uyumayalım. Dilbilgisinden noktalama işaretlerine kadar dilimizin her ayrıntısına sahip çıkalım.

Her dilin kendine özgü kuralları vardır. Bu kuralları basite indirgeyelim. Yazım kuralları, noktalama kuralları ve anlatım kuralları diyelim. Biz Türkçe öğretmeni değiliz, haddimizi aşıyoruz belki bu noktada ama bu dili anadil olarak sahiplendiğimiz için yaptığımız savunma hoş görülür sanırız. İfadenin düzgün olduğu, özneyle yüklemin birinin bir dağa birinin bir bağa gitmediği, büyük ve küçük harflerin yerinde kullanıldığı, satır sonuna gelen kelimelerin hecelerinden kesildiği, eklerin doğru yerde ve şekilde kullanıldığı yazılar okumaya hasret kaldık. Bu dilin üzerinde herkes babalarının çiftliğinde gezinir gibi geziniyor. En basit kuralları bile öğrenmeden cümle kurmaya kalkıyor ve gazete, kitap, dergi basıyor insanlarımız. Hiçbir vezne uymadan yazılmış şiirleri okumaya tahammül ediyoruz ama dilbilgisi kurallarına uyulmamış yazıları okurken cinlerimiz tepemize çıkıyor. Dilimizin nereye gittiği, geleceğimizin ne halde olacağı konusunda içimiz şüphelerle doluyor ve taşıyor.

Her dil bir akarsu gibidir. Kendi yatağında akıp gider, kendi kurallarını yüzlerce yıl boyunca kendisi belirlemiştir. Bir zaman geldiğinde o akarsu yatağının sağını solunu kazmaya başlarsak o kaynağı heba etmiş oluruz. Dilin de kendine özgü kuralları vardır. Binlerce yıllık kullanımın sonunda kendi kendine oluşturduğu bazı kurallar vardır. Bu binlerce yıl zarfında en az yılların sayısı kadar çok yıpratma saldırılarına maruz kalmıştır o dil. Bilinçli insanlar dilimizi korumasalardı eğer bugün Latince örneğindeki gibi ölü bir dil olacaktı Türkçemiz de.

Dilimizi korumak konusunda hepimize iş düşüyor. En başta ilkokul öğretmenlerine. Dilimizi doğru öğretmek vazifesi düşüyor. Sonrasında da eli kalem tutan herkese düşüyor görev. Konuşma dili ile yazı dilinin birbirinden farklı olduğu gerçeğini hepimizin, öğrencisinden öğretmenine, amirinden memuruna, bu ülkenin vatandaşı olan herkesin çok iyi bir şekilde benimsemesi gerekiyor. Ki eline kalem alan her insan bir cümle yazmadan önce on defa düşünsün. Yaptığının bu dile zarar verip vermediğinden emin olsun

Türkiye Elitliği

Ağustos 4th, 2008

Türkiye’de elit olmanın üç ayrı yolu var. Birincisi sermaye sahibi olmak, ikincisi siyasi olmak, üçüncüsü de sanatçı olmak. Bir dördüncü yol düşünüyoruz, aklımıza gelmiyor. Bu ülkede en fazla kıymet gören üç tane kesim var. Zenginler, siyasetçiler ve medya yıldızları. Bu ülkede bir bilim dalında başarılı olmuş bir insanın değer görmesi görülmüş, duyulmuş şey değildir.

Bilimsel olarak yetenekli ve bilgili olan insanların kıymet görmeleri için uygulamaları gereken tek bir metot vardır ki o da yurtdışına gitmek. Kendilerine kucak açmış olan Amerika ya da Avrupa üniversitelerinden birine gitmek. Bilgiye kıymetin verilmeyen, paraya ve şöhrete tapılan bir zamanda ve mekanda yaşıyoruz. Bilgi hakir görülüyor. Para başlara tac ediliyor.

Elitliğin var olmaması lazım bizce. Kanunlar önünde her insan eşittir aslında. İnsan insan olduğu için değer görmelidir her şeyden önce. Sonra da bilgi sahipleri biraz daha fazla değer görmelidir. Bu da bilgi sahiplerinin bu eşitliği insanlara anlatma vazifesine sahip olmalarından kaynaklanır. Aksi takdirde bilim insana insanlığı öğretmiyorsa bilim de önemini yitirir. Bugün bu ülkede bir şarkıcı televizyonlara çıkıp insanlıktan bahsedip insanlara ders verebiliyor. Anketler yapılıyor ve sesinin güzelliğinden başka özelliği olmayan bir insan toplumdaki en güvenilir insan olarak değer kazanabiliyor. Bu insan bir ölçüde güvenilir bir insan olabilir. Gelin görün ki bu insanın güvenilirliğinin konuşuluyor olmasının tek sebebi daha fazla medyatik olması. Belki çok daha üstün değerleri barındırıyor bu ülke ama medyatik ya da siyasi ya da zengin olmadıkları için göz önünde olamıyorlar.

Ülkemizde bu üç grup insan çok fazla değer görünce, bu gruba girmeyen insanlara verilecek değer pek fazla kalmıyor. Ölüm bu insanlar için sıradan bir hadise haline geliyor. İsa Kalkış, Serdar Karayiğit, Bilal Genç, Tuba Yomi diye dört isim sıralıyoruz. Bu insanlar kim diye soracak olursanız geçen sene Ankara Ulus’taki bombalı saldırıda ölenlerden bazıları. Bu isimler aileleri hariç herkes tarafından unutuldu çoktan. Çünkü ülke standartlarına göre elit değillerdi ve bize her insanın eşit olduğunu kimseler öğretmedi. Elit olmayan binlerce gencimiz güneydoğu’da şehit oldu. Elit olmayan üniversite hocalarımız düşen bir uçakta öldüler. Elit olmayan binlerce insanı değişik vesilelerle kaybettik ve hemen ardından unuttuk. Güngören’de geçen hafta yaşanan patlamada onyedi kişi öldü. Patlamanın bir zengin semtinde olmaması medyadaki yankısını azalttı. Elit saydığımız gruptan insanların ölmemiş olması bir seneye kalmadan hepsinin unutulmasına neden olacak. Medyatik bir sanatçının ayağına sıkılan bir kurşunu yıllarca unutmuyoruz halbuki. İnsana insan olduğu için değil önce parası, şöhreti ve de mevkisi için kıymet veren bir toplum haline geldik. Nasreddin Hoca misali, Ye Kürküm Ye devrindeyiz.

Kanunlar önünde teorik olarak her insan eşittir. Pratikte bazıları daha eşit de olsa teoride kimsenin kimseden farkı yok. İnsan ahlakı bunu gerektirir zaten. Yaradan’ın huzurunda da takvadan başka bu eşitliği hiçbir şey bozamaz. Rabbimiz paraya ve mevkiye ya da şöhrete bakmaz. Çoban takvalıysa devlet başkanının önündedir. İnsanların değer yargılarına baktığımız zamansa daha farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Sıradan insanların varlıkları sadece istatistiksel değer taşıyor. Türkiye 70 milyon nüfusa sahiptir’deki 70 milyonla; patlamada 17 kişi öldü’deki 17 sadece sayısal değer taşıyor. Ülke standartlarına göre elit olmadıkları için bundan fazla kıymetleri yok.

Anlamsız kavgalar uğruna, insanlığa sığmayacak şekillerle canlarından edilen her bir insanımız için ayrı ayrı gözyaşı döküyoruz ve ayrı ayrı Rahmet diliyoruz Rabbimizden her birisi için. Hiçbir fark gözetmeksiniz herbiri için ayrı ayrı üzülüyoruz ve bu ülkede bombanın, canavarlığın, cinayetin olamadığı, herkesin eşit olduğu bir gün için dua ediyoruz

Eski Zamanlar

Ağustos 1st, 2008

Şu zaman mevhumu olmasaydı da misketlerin orta yerine düşmüş bir misketle dağılmış misket kalabalıkları gibi dağılıverseydik olanca hızımızla bir hayat karayolunun çıkmaz sokaklarla bölümlenmiş bir kısmının en labirentvari köşeciklerine. Gençlik yok, yaşlılık yok, yaş yok, gözyaşı yok.
Tüm tarihi içmek ister içeriden bir ses, başlasın Adem baba ile Havva ana ile hikaye, sonra da torunlarından bazıları kral olsun, bazıları köle. Sonra çağlar devirsinler de bazıları kölelikten krallığa terfi etsinler bazıları krallıktan köleliğe insinler, ya da seyyar satıcılık mesleğiyle iştigal edebiliyor olsunlar eğer ki bir adet nüfus kayıt örneği ve bir kaç adet fotoğrafla varlıklarını ispat edebiliyorlar ise. Endişelerden sıyrıldığınız güneş daha da bir enteresan bakışla bakıyor yüzünüze. Sanki benim okul arkadaşım, sen ne tanırsın beni, beraber okuldan mı kaçtık sanki beraber gidip dürüm mü yedik, siz kimsiniz ha? Bir yere uğramak amacıyla şimdilik iyi günler efendim deyip çıkıyor bir adet müşteri bizim unutulmuşlar dükkânımızdan, unutulmuş bir şeyiniz mi var, hemen koşun gelin bize başvurun. Sizin için tuttuk tüm unutulanları ve unutulmuşları ve unutulabilirleri ve tüm unut köklü fiillerin çekimlerini biriktirdik. Raflarımıza doldurduk. Barkot okuma sistemleri kurduk, hepsinin üzerinde çizgi çizgi etiketler var artık. Katma değer vergisi dâhil fiyatlar üründen ürüne değişiyor. Bir ilkbahar sabahı güneşle uyanıp çılgın gibi koşarak kırlara uzandığınız bir günü unuttuysanız minnacık bir ücret karşılığında size hatırlatıveriyoruz. İsterseniz burada hatırlayın isterseniz paketleyelim evinizde hatırlayıverin, hatta eşinizi dostunuzu toplayın da nostalji rüzgarları estirin hanenizin duvarlarından içeriye. Eski halinizi unuttuysanız cüzdanınızı bir miktar daha hafifletmek durumunda kalıyoruz. Ne demiş atalar ne demiş de güzel söylemişler, insana dayanma kurur ağaca dayanma düşer boğulur diye. Siz neyinize güvendiniz de bıraktınız eskimiş hallerinizi bir belediye otobüsünde ya da bir parkta, üzeri dünya abecelerinin harfleriyle dolu bir bankın üzerinde. Elbette ki bedelini ödemek durumundasınız. Yanlış anlamalara meydan vermeyelim ama bizim size anımsattıklarımız var lakin bulduklarımız kaybedilenler değil unutulanlar. Eğer ki kaybettiğiniz şeyler bulunsun istiyorsanız gelmeniz gereken yer burası değil. Kayıp eşya bürosu değil kardeşim burası, elinizi kolunuzu sallaya sallaya utanmadan gelip bizden kaybettiklerinizi bulmamızı isteyemezsiniz. Ciddiyetsizliğe yer vermiyoruz biz dükkânımızda. Siz kalkın sahip çıkmayın elinizdekilere ondan sonra gelin yüzünüz bile kızarmadan bulmamızı isteyin bizden. Eski dostlarınızı mı kaybettiniz. Gidin eski halinizi bulun önce. Ah Müjgan Ah. O Hüsnü ile o Müjgan’ı getirmeli bu eve ki mutlu mesut yaşasınlar. Siz kalkın her türlü yozlaşma faaliyetinin peşinden kan ter içinde koşturun, tüm reklamları izleyip hepsini tek tek isteyin, sonra da nerede kaybettim ah nerede vah nerede deyin. Olmaz arkadaş. Kim olduğunu, ne olduğunu, nerden gelip nereye gittiğini biz öğretemeyiz sana. Size yürümeyi öğretmek gibi bir idealimiz yok. Bazı yetenekleri küçük yaşlarda ortaya çıkarmanız lazımdı. Suluboyalarınızı lavabonun içine akıttıysanız, görüntüsü güzel oluyor diye, dantel ipliklerinin yanarken nasıl olduklarını merak ettiyseniz hep, yeteneklerinizi neden köreldiğini boşuna kitaplarda gazetelerde aramayın. Ansiklopediler yazmıyor artık böyle şeyleri. Kendi pis bedeninizin ne işe yaradığını öğrenmek için aynaya bakın. Bizi boş yere yormayın.
Akşam olurken şehirlerin üzerinden bir leke gelip yankılanıyor her küçük çocuğun kafasının üzerine bir damga bırakır gibi. Dışarıdaki sokaklar sanki tuzaklarla, kapanlarla dolu bir yermiş gibi görünmeye başlıyor. Bir çeşit aldatma değil bu. Şaşkınlık verici bir hata da değil. Keşke tüm dünya tek bir belediyeye ait olsa. BüyükDünyaBelediyesi. Sonra da ona bir tane belediye reisi seçseler. Tüm sıcaklığı magmadan sağlasalar. Kalorifer sistemleri dünyanın çekirdeğinden gelen ısı ile çalışsa. Ne yaptığınız bilmez insanların eline geçince böylesi fırsatlar değerlendirmeden alıp savuruyorlar boş yere havaya. Çocuklar da ondan sonra korkuyor şehirlerin içlere ürperti saçan bilinmezliklerinden. Zaten bilinmezlik değil midir ki savaşları çıkaran, açlıklara sebep olan. Aç olma ihtimaliyle başkalarını aç bırakan canlılar insanlardan başka kim ki?

İşe Un Sermek

Temmuz 26th, 2008

Önce toprak uyanıyor. Sonra çekirgeler, karıncalar, kuşlar. Sonra yavaş yavaş ayağa kalkıyor bütün mevcudat. Her güneş doğuşunda yeniden kuruluyor dünya. İnsanlar gözlerini açıyorlar bir bir. Sonra da işlerine bakıyorlar. İnsan kadar çeşitli insanın uğraştığı işler. Kimi daireye koşuyor kimi tarlaya, kimi dükkânını açıyor kimi tablasını. Sonrasında aynı oyunun bir başka versiyonunu doğaçlama oynuyor bu tiyatronun oyuncuları. Ekseriyetle oyun olduğunu bilmeyerek. Hafta başları oluyor. Pazartesiler kapitalizmin kutsal günleri. Kapitalizm de bir din gibi rağbet görüyorken bu zamanda, kutsal günsüz olmaz tabi.
Herkesin peşinde koştuğu hep o aynı şey. Para.
 İki çeşide indirgiyoruz çalışanları basit olsun diye. Kamu çalışanları ve özel sektör çalışanları olarak. Kamu çalışanları maaşlarını peşin alıyorlar. İşe geldiklerinde paralarını çoktan ceplerine koymuş oluyorlar. O yüzden bir rahatlık var içlerinde. Özel sektör çalışanlarının durumu biraz farklı. İş sahibi ya da çalışan da olsalar kazanmak için emeklerini peşin vermek zorundalar. Göstermedikleri çaba için peşin para veren bir kuruluşları yok ne yazık ki. Bu yüzdendir ki biraz daha yoğun çalışırlar özel sektör çalışanları. Bir özel sektör kuruluşunda çalışanları ilgisiz görürsek hemen garipseriz. Devlet dairesine benziyor burası deriz. O kadar yerleşmiştir ve alışılmıştır özel sektörde çok çalışılıp kamu sektöründe daha az çalışılmasına.
Bazıları işe un serer. Sosyal bir varlık olmamız hasebiyle çalışan insanlarla işimiz oluyor sürekli. Özel veya kamu fark etmiyor. Her iki durumda da aslolan karşıdaki insanın maddi veya manevi menfaati, bizden beklentisi oluyor. Kamu çalışanları paralarını peşin ceplerine koydukları için bir işimiz düştüğü zaman bizle canla başla ilgilenmezler. Kişiliklerine kalmıştır işlerine verdikleri önem. Gerçekten karakter sahibi insanlar mevcut. Ekmeğine saygı gösteren, sahip çıkan insanlar. Sizin işiniz için samimi emek sarf eden kamu çalışanları var. Fakat ne yazık ki azımsanamayacak kadar büyük sayıda kamu çalışanı “bu işten benim cebime bir şey girmiyor” mantığıyla yaklaşır işe. Halka hizmet için orada olduğu gerçeğinin üzerinde durmaz. Sizi başından savmaya çalışır. Burnunun ucuyla konuşur. İşe un serer. Yapmaya gönlü olmadığında seriliyor işte işe un.
Özel sektör çalışanlarının da yer yer işe un serdikleri olur. Karşılarına çıkan kişiden maddi ya da manevi bir menfaatleri yoksa özel sektör çalışanları da burunlarının ucuyla konuşmaya başlarlar. Sizi bir an önce başlarından savmaya çalışırlar. Bunun en bariz örneği sosyal faaliyetlerin ülkemizde çok az ilgi görmesi. Neticede kendisine para getirmeyecek bir iş için yatırım yapmayı sevmez kimse. Bazısı sırf manevi menfaat için yapar. Yaptı desinler diye. Böylesi bir iş için kapısını çaldığınız insan hemen işinize un serer. Teşekkürlerini takdirlerini bildirir ve sizi savar başından. Ticaretle uğraşanların da sık sık başkalarına işi düşer. Yakın bir ahbabı değilse işinin düştüğü kimse ve de işten bir çıkarı yoksa karşıdaki; hemen işe un serer. Burnunun ucuyla konuşmaya başlar. Üfleyip, pöfler elinden kurtulmak için karşısındakinin.
Eskiler bir insanın karakterini tahlil etmek için onunla bir ortamda bulunacaksın ya da seyahat edeceksin demişler. Son yıllarda halı sahada maç yapmayı da eklemiştik biz. Gerçekten mihenk taşı gibi o maçlar. En mülayimdeki hırsı, en uysaldaki isyanı, en mütevazıdeki kibri görmek için halı sahada maç yapmak lazım. Biz şimdi bu listeye bir yenisini ekliyoruz biz. Bir insanın karakterini iyi tahlil edebilmek için ona işiniz düşmeli. Karakterli insan mecbur olmadığı işi yaparken, kendisine para ya da başka menfaati dokunmayacak bir işle uğraşırken belli oluyor. Maaşını peşin alıp cebine koymuş olan memur sizin işinizi görmek için ter döküyorsa alnından öpmek geliyor içinizden. Para ya da desinler kazanmadan ihtiyacı olanlara yardım eden insana saygı duyuyorsunuz. Hiç bir menfaati yokken sizin işinizi görmek, sizi sıkıntıdan kurtarmak için çaba gösteren insanlara saygı gösteriyorsunuz. Çıkarının olmadığı her işe un serenlere değil…

Memurluk Sulanlıktır

Temmuz 21st, 2008

Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden diyor şair. Bizler de içimizden tuhafsıyoruz Orhan Veli’yi. Hangi devirde olursa olsun, hiç memuriyet bırakılır mı? En güvenilir işveren, en hoşgörülü işveren, en bonkör işveren. Hiç bırakılır da şairlik yapılır mı diyoruz. Devlette memur olmak var azizim. Evkafta memur, Hariciyede kâtip, harbiyede zabit, ne olursa olsun devlete dayaması lazım insanın sırtını. Bu güven duygusunu herkes tadabilse keşke.
 Devlet memurluğu en başta güven veriyor insana. Devlette memur olan insanın, memuriyeti onaylandıktan sonra artık çok büyük bir yanlış yapmadığı müddetçe işten atılma riski olmaz. Ne olursa olsun o işte sabittir devlet memuru. Oradan oraya sürülebilir, maaşı az olabilir, envai çeşit problemi olabilir ama atılması ihtimali olmaz. Yeri garantidir. Bir ikinci rahatlığı da devlet memurunun maaşının hiçbir zaman sallanma ihtimalinin olmamasıdır. Özel sektör çalışanının maaş ödemesi piyasanın durumuna göre aksayabilir. Dünya halidir, işveren madden sıkışık durumda olabilir, ya da işveren kötü niyetinden ödemeleri aksatıyor olabilir. Hiç fark etmez. Devlet memurunun maaşı ödenmesi gereken günde banka hesabında hazır olur. Bu da ikinci büyük güvencesidir memuriyetin.
 Devletimizin onlarca kurumu var çok şükür. Bu onlarca kurumun yüzlerce masası ve binlerce sandalyesi var haliyle. Ve bu sandalyeleri dolduran binlerce memurumuz. Biz sıradan insanlar da zaman zaman bu sandalyeleri işgal eden insanlarla irtibata geçmek zorunda kalıyoruz. Nüfus cüzdanımız eskiyor nüfus dairesine gidiyoruz, SGK’ da ve Bağ-Kur’da işlerimiz oluyor, vergilerimizi ödemek için Maliye’ye gidiyoruz, mülkümüz varsa Tapu dairesine yolumuz düşüyor… Bu liste uzadıkça uzuyor. Sırdan vatandaşlar olarak envai çeşit kamu kurumunda, değişik vazifelerde memurlarla muhatap olmak zorunda kalıyoruz. Lütfedip muhatap kabul ederlerse tabi ki. Devlet memurları karşısındaki birinci vazifemiz her zaman için haddimizi bilmek oluyor öncelikle. Kim olursak olalım, statümüz, durumumuz, bilgi birikimimiz, mesleğimiz, yaşımız her ne olursa olsun birinci vazifemiz haddimizi bilmek oluyor. Aksi cihette hareket etmeye kalkarsak hemen haddimiz bildiriliyor, sınırlarımız çiziliyor aynı anda. Kafamıza vura vura aynı şeyleri tekrar ediyoruz. Bu memur zatların bizim işlerimizi yapmak gibi bir zorunlulukları yok. İstemezlerse yapmayabilirler. İstemezlerse ağzımızla kuş tutsak dahi bu işi olduramayız. En iyi ihtimalle amirlerine şikâyet ederiz ki hiçbir zaman elle tutulur bir gerekçe gösteremeyiz. Gösterebilsek bile yarım saatte bitecek bir iş için saatlerce uğraşmış olmaktan başka bir şey geçmez elimize. Dolayısıyla efendi efendi gerdanımızı kırarız, belimizi bükeriz.
Bir kamu kurumunda işimiz var. Giriş kapısında her normal Türk vatandaşı gibi yüzümüze hemen mülayim bir tebessüm asarız. Başımızı hafiften öne eğer ve en zavallı ses tonumuzu takınırız. Daha kapıdan selamımızı verir, özür dilermişçesine meramımızı anlatırız. Kapıda bulunan görevli eğer ki önemli bir işi yoksa çayını içip bir başkasıyla konuşmuyorsa, ya da önünde olan bir şeyi okumuyorsa, tenezzül buyurup şöyle bir kafasını kaldırır bize ve “İkinci kata git” gibilerinden bir cümle sarf eder. Emir kiplerini ilkokulda öğrenmiştir ama tadına varmaya memuriyette başlamıştır. Memurların yüzde 90′ı vatandaşla emir kipinde konuşur. Aynı yüzde 90 vatandaşa asla “siz” diye hitap etmez. Kendisi memur olduğu için astı olan vatandaşa siz diye hitap etmeyi zül addeder. Aynı yüzde 90′ın bütün hal ve tavırlarından anlaşılır ki içinde bulunduğu kurumun bütün yükü kendi üzerindedir. Bu yükle hareket etmekteyken bir de sizin işinizle uğraşmak durumunda kaldığı zaman iyi bir fırça işitmeden işinizi bitirebiliyorsanız bravo size. Kafasını kaldırır, bunca işin arasında sen nereden geldin bakışı ile kötü kötü bakar suratınıza. “Şu kattaki şu odaya götür mühürlet şu belgeyi sonra bana getir” der. İlk demesinde anlamadıysanız dediğini; fırçanızı yersiniz ya da Bariton bir tonda tekrar eder emrini. Selamlar, kelamlar, zavallı ses tonları ile eğilip bükülerek işlerinizi gördükten sonra canınızı dışarıya attığınızda dünyalar sizindir artık. Göğsünüzü gere gere dolaşabilirsiniz.
Kamu kurumlarının çalışanları çok iyi kalpli insanlar oldukları için hizmet ederler vatandaşlara. İsteseler dünyanın çivisini yerinden çıkarırlar. İsteseler vatandaşın burnundan getirirler her işi, fakat vicdanları müsaade etmez buna. Her zaman için vatandaşların işlerini hallederler; mecbur olmadıkları halde. Vatandaşların önemli bir kısmı bir şeyden anlamadıkları halde sinirlenmez, sadece daha yüksek bir ses tonuyla anlatırlar yapacaklarını. Babacan bir edayla verirler emirlerini. Buradan bütün memurlarımıza teşekkür ediyoruz. Allah hiçbirini başımızdan eksik etmesin diyoruz.

Müthiş Şeyler Dükkanı

Temmuz 21st, 2008

Yine müthiş şeyler yapacakken insanlar tarafından durduruluyorum. Kafalarını kopara kopara karıncaların arasına dalmışken birisi gelip haşere ilacıyla her birini etkisiz hale getiriyor. Ben de yaratıcı düşünce düşmanlarına düşman kesilip bir kenarda oturuyorum. Küstüm işte ama fark edenim yok. Belki de bir karınca olup karıncaları karınca olmayan ve haşere ilacı üretenlere karşı örgütlemeliydim. Belki de bir senemi üçyüzatmışbeş tür arasında pay edip tüm dünya türlerinin örgütlenmesi adına çalışmalarda bulunmalıyım. Kominist miyim neyim. Birinci günümü karıncaların arasına karışarak geçirmeliyim. Haşere ilacı üreticilerinin binalarına baskınlar düzenleyip hepsini havaya uçurmalıyız. Tüm dünya karıncaları birleşin. Atlı karıncadan kanatlı karıncaya, kırmızı karıncadan karınca kararıncaya kadar bütün karıncalar bir arada olmalılar. Karınca cumhuriyetleri kurulmalı ve her birinin temsilcilerinden oluşan bir karınca meclisi kurulmalı. Karınca anayasaları yazılmalı. Karınca duaları okunmalı. Karıncalık artık insanı yer altına iten, utanç verici bir şey olmaktan çıkmalı. Karıncalar göğüslerini gere gere gezebilmeliler artık.
Karıncaları örgütlerken çektiğim resimleri de müthiş şeyler dükkanımın duvarlarına asmalıyım. Yaşladındığım zaman etrafına çocuklar birikmeli, o günleri hasretle yad ede ede anlatmalıyım. Şeker uğruna mı dinleniyorum, anılarımın ilginçliğinden mi bilmemeliyim. Hatta Güliver’in gezilerini anlatması ve inandırıcı olmaması gibi inandırıcı da olmamalıyım. Müthiş şeyler dükkanım bu yüzden müthiş olduğuna sadece benim inandığım eşyalarla dolmuş olur.
Karıncalardan vazgeçtim. Köpeklerle kedilerle de uğraşamam. Zaman makinası yapmak isterim ama. Binli yılların Anadolu’suna dönebilmek için. Kılıçarslandan yüz yıl sonra Dinçarslan adlı efsanevi bir savaşçı olarak yeşil sahalarda kendime yer bulmalıyım. Büyük mancınıkların mucidi de olabilirsem tarihe altın harflerle yazılır o zaman adım. Büyük kocaman mancınıklarla, büyük kocaman taşlar fırlatırım Moğol ordularının üzerine. Hatta katrana buladığım taşlar bir de ateşli oklarla yanar düşman ordusunun orta yerinde. Kargaşa ve kaosun hakim olduğu savaş meydanına kendi icadım olan ucu bıçaklı, zincirli topuzumla dalarım. Zincirli topuz deyip geçme ey müslüman. Vakti zamanında kolayına kaçıp kılıcı icat edeceklerine zincirli topuzu icat etselerdi atalarımız dünyanın şekli şimdi bambaşka olurdu. Geoid değil belki de elips. Üstten basık alttan şişik. Anadoluya Moğollar giremeyince mecbur Avrupa’ya girerlerdi. Böylelikle Alman, İngiliz, Fransız, İspanyol, Flemen milletlerinin hepsi yok olurdu. Bilhassa bu İngilizlerin dünya üzerine olmayışı dünya tarihini epeyi rahatlatırdı. Düşünsenize İngilizler yok. Yakın tarih ansiklopedileri bir iki fasikülden oluşurdu o zaman. Dünya savaşları bile olmazdı. Hele ki Almanlar yokken. Ekmek elden su gölden yaşayıp giderdi insan evladı. Sonra da ben Müthiş şeyler dükkanımı Roma’da açardım. “Nerelisin gurban” “Romalıyım abi, içinden”. Duvarlarına da birşeyler asmazdım. Yeterince müthiş hayallerle dolduruyorum zaten her mekanı. Gören göze görünür görmeyene görünmez.
Müthiş şeyler yapacakken kollarımdan tutuyor beni insanlar. Bir dakikalığına beni rahat bıraksanız. Bir dakika daha rahat bırakın ne olursunuz. Daha yapacak o kadar çok müthiş şey var ki. Yetişkinler müthiş şeylerden pek fazla anlamıyorlar. Küçük bebekler de anlamıyorlar ama 4-6 yaş arası çocuklarda müthiş bir sezgi kapasitesi görüyorum enteresanlıkları anlamak için. Bunları okullar bozuyor. Bozmasa idi daha müthiş bir dünya oluşturabilirlerdi. Bu yüzdendir ki yepyeni okullar açmak lazım. Var olan okulların hepsini kapatmalı. Taptaze dimağları hayalle beslemeli önce. Hece kitapları, çarpım tabloları, sayı boncukları, abaküsler. Bunların üretimi ve kullanımı yasaklanmalı ve şiddetli cezalar uygulanmalı kullananlara. Çocuklara hayal kurmayı öğretmeli. Hayaller olmasa neye yarar ki hayat?

Günahlar

Temmuz 19th, 2008

Müslüman Allah’ın emrettiğini yapıp yasakladığından kaçan kimse demektir. Emrettiklerini yapmak bize zor geliyor, namazıydı, orucuydu, haccıydı gayet zor işler. Yaparken zorlanıyoruz yapmadığımız zaman da ferahlık hissediyoruz. Yasaklardan kaçmak noktasında da o kadar gayretli değiliz. Yasak masak dinlemiyoruz. Neyimize güvendiğimizi sorsalar verecek cevabımız da yok. Güvencemiz olmadan Allah’ın YAPMA! dediklerini dur durak dinlemeden yapıyoruz.

Müslümanlığı kolay bir şey sanıyoruz. Kalbimizin temiz olduğunu hissediyoruz nedense ve bu temizliğin bizi cennete götüreceğini sanıyoruz. Kalplerimiz muhakkak ki temizdir. Muhakkak dünyadaki tüm insanların kalbi tertemiz. Ama kurtuluşa ermek göründüğü kadar kolay değil. Cennet asla ve asla ucuz değil ve cehennem de lüzumsuz değil. Allah’ın ve bize gönderdiği rehberin; Peygamberimizin yasakladığı bazı fiiliyatlar var. Ayetler ve Hadislerle açıklanmış olan kötü fiiliyatlar. Kebair günahlar diye geçen bu fiiliyatları şöyle bir sıralayalım. Bakalım ne kadar yakınız kurtulmaya bu ak pak kalbimizle.

Kebair günahlar listesinin en tepesinde şirk var. En büyük günah başka şeyleri Allah’a ortak koşmak. Ayetlerde ve hadislerde söyleniyor zaten. Büyük günahları işlemezseniz Allah küçük kusurlarınızı örter diyor. Ama işte bu tür günahların örtülecek bir tarafı yok. Kabak gibi ortada günah oldukları ve bizi cehenneme götürecekleri. Örtülmüyor, örtülmüyor. Sihir ve büyü yapmak bir diğer büyük günah. Örtülmeyecek olanlardan. Adam öldürmek de öyle. Her insanın gözlerinin gördüğü bir tane kendine özgü dünya var ve bu insanı öldürdüğünüz zaman bu dünyayı yıkmış oluyorsunuz. Tüm dünyayı öldürmek kadar büyük bir suç. Sonrasında faiz yemek. Günümüz dünyasında binbir türlü bahaneyle legalize edilmeye uğraşılan en büyük günahlardan birisi. Ben yemezsem başkası yiyecek, almamak akılsızlık vs. süslerle süslenmiş büyük günah. Yetim malı yemekle devam ediyor liste. Savaştan kaçmak da en büyükler arasında. Namuslu kadınlara zina iftirasında bulunmak da zirvedeki günahlardan. Bu yukarıda saydıklarımız kebairlerin en büyükleri. Zira Peygamber Efendimiz değişik zamanlarda büyük günahları sayarken önce bu günahları saymış. Yapmış olduğumuz hataları düşününce yüzümüze gölgeler düşüyor da Yaradan’ın Settar sıfatına sığınıyoruz ahirette ayıbımızı yüzümüze vurmaz da örter diye. Kebair günahlar düşünüldüğünde örtülme ihtimalinin de azaldığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz da Rabbimiz bizi bu günahlara bulaşmaktan muhafaza buyursundan başka bir şey diyemiyoruz.

Büyük günahlar listesi yukarıda saydıklarımızla kapanmıyor. En fazla söylenenlerin dışında da biribirinden ayırd edilemez büyüklükte günahlar şöyle devam ediyor: Eşcinsellik, zina, içki içmek, yalancı şahitlik, gasp, ana-baba’ya isyan, bir hayvanı yakarak öldürmek, gıybet etmek, kumarın her çeşidi, rüşvet, avret yerlerini teşhir etmek, intihar etmek, bir organı kesmek…

Müslüman dünyadaki hayatını ciddiyetle yaşamalıdır. Kendisini helak olmaya götürebilecek şeylerin bilincinde olmalı ve bunlardan kaçınmalıdır. Yaratıcımız merhamet sahibidir, kullarının günahlarını örter, değişik hadis ve ayetlerde bazı zamanlarda yapılan ibadetlerin günahlara kefaret olduğunu okuyoruz. Rabbimizin günahlarımızı bağışlayacağı ümidi ile yapıyoruz ibadetlerimizi gelin görün ki bazı günahlar da var ki iyimserliğe meydan vermiyor. En büyük yedi günah olan şirk, sihir, katl, faiz, yetim malı yemek, savaştan kaçmak ve iftira etmek hakkında keffaret kabul edilmeyen günahlardır ki Allah herkesi bu günahlardan uzak tutsun. Cennetin kolay kazanılamayacağı noktasında bilinç sahibi olmamıza vesile olsun, bizleri içinde olduğumuz gaflet uykusundan uyandırsın

Korku

Temmuz 17th, 2008

Şehirler korkuyla kuruldu. Korkuyla attık binaların temellerini. Korkuyla çıktık katları semayı delercesine. Korkuyla bir araya geldi insanlar. Mağaralara sığınmamız korkudandır. Sonra tarlaya ektiğimiz buğday. Sonra etrafımıza çevirdiğimiz çitler. Sonrasında surlar. Etrafımıza ördüğümüz surların her bir taşını korkuyla koyduk. Kaleler inşa ettik. Yüzbinlerce, milyonlarca kaleler. Yüreklerimizin en dibine kaleler kurduk. Kazıdık.
Doğar doğmaz korkuyu öğrettik çocuklarımıza. Öcüler, gulyabaniler, cinler aşıladık. Kafalarına vura vura kork dedik. Bize böyle öğretmişlerdi çünkü. Biz de korkuyorduk. Genetiğin aktaramayacağı bu duyguyu kendi ellerimizle kazıdık beyinlerine. Kaleler kur dedik. Kaleler kur ve savun. Kork dünyadan. Kork hayattan. Her şeyden kork.
Korku piramitleri yaptık. En başa yarın korkusunu koyduk. Sonra ölmek korkusu. Kaybetmek korkusu. Hayatın bir mücadele olması olgusunu merkezlerimize yerleştirdik. Yüreğimizin götürdüğü yere değil de korkumuzun sabitlediği yere çakılıp kaldık. Cesareti alkışlarken kıs kıs gülüyorduk içimizden. Cesareti aşağıladık. Cesurları hor gördük hep. Deli dedik hepsine.Dokuz köyden değil yüzlerce metropolden kovduk cesurları. Bazen doğru söyledikleri için, bazen de ahlakımızı bozmasınlar diye.
Şehirleri meydana getiren korkudur. Tabiattan korkarak başladı insan serüveni. Sığınacak yerler aradı. Sonra da açlık korkusuyla savaşmaya başladı aynı tabiatla. Silahlar yaptı korkusundan. Mızraklar, kılıçlar yaptı. Tarlasının etrafını çitle çevirirken bir başkası tekerleği icat edip daha uzaktaki hemcinslerine zarar vermek üzereydi. Zarar vermeler korkudandır. Savaşlar korku yüzünden çıktı. Birbirimizi korkuyla parçaladık. Sığamadık dünyanın üzerine; sığamadık bir türlü. Korkuyla ezdik birbirimizi. Temelinde korku olan bir düzen oluşturduk nihayetinde. Modernleştikçe korkumuzun şeklini değiştirdik. Yeni şeyler buldukça daha fazla korktuk savunacak daha fazla şeyimiz olacak diye.
Yarından korkarak zehir ettik aldığımız her nefesi kendimize. Bilmediğimiz gelecek o kadar fazla baskı kurdu ki üzerimizde. İnsanları izledik. Etrafımızdaki insanlara baktık. Onlar ne yapıyorsa aynısını yapmaya uğraştık. Korkak insanlar dünyalarına ne kadar fazla bağlanıyorduysa biz de aynı ölçüde bağlanmak için kendimizi parçaladık. Rahat bir nefes alamadık bir türlü. Yarınlarımız olsun istedik bugünün kıymetini hiçe sayarcasına. Herkesin kafasını sokacak bir evi vardı. Bizim de olmalıydı. Yoksa tabiat bizi ezerdi. Herkes korkusundan arşı delmeye uğraşıyordu. Biz de onlar gibi ezelim dedik onları cesur zannederek. Maddeye bağımlı vücutlarımız oldu. Rahata, mekana, lükse, giyime, görünüme.
Bir çeşit görüntü budalalığı armağan etti bize insanlığımız. Başkalarına karşı üstün olamazsak ezileceğimizi düşündük. Davranışlarımızın temelinde yatan düşünceyi masaya yatırmadık, ya akılsızlığımızdan, ya da düşünmek istemediğimizden. Bir yönümüzle onlara galip gelmediğimiz takdirde onlar tarafından ezileceğimiz güdüsüyle hareket ettik hep. Cebimizde yarın yiyeceğimiz ekmeğin parası olunca mutlu olmadık. Cebimizde bin sene boyunca yiyeceğimiz ekmekten kullanacağımız parfüme kadar her şeyin parası olsun istedik. Böylelikle teskin ettik kalbimizin çarpıntısınız. Bu şekilde kurtuluşa ereceğimizi düşündük.

Yaşadığımız hayatı kendi kendimize biz zehir ettik. Mutlu ve huzurlu olmanın yolu belli ve basitken karmaşık ve dolambaçlı yollara kendimiz saptık. Korkular, endişeler, güvensizlikler belirledi kalbimizin atışlarını. Tevekkül etmedik, yarının sahibi olduğunu benimsemedik. Yarınlarımızı sahipsiz bilip sahiplenmek istedik aciz halimizle. Yarınlarımızı düşündükçe bugünlerimiz burnumuzdan geldi. Bu hayatı bize zindan eden, aldığımız nefeslerden huzuru buharlaştıran korkudur

İnançsızlık

Temmuz 16th, 2008

Dünyayı inançsızlık mahvediyor. İnanç olmadığında madde daha da bir maddeleşiyor. Betonlar beton, taşlar taş oluyor. Atomlardan ve moleküllerden oluşuyor her şey. Manevi değerler anlamını yitiriyor, ardına düşülmesi gereken hedefler yiyecekler, giyecekler ve diğer çok atomlu nesneler oluyor. Kendimizi inançsızlığın kollarına attığımız zaman bundan daha makul bir yaşama sebebi de bulamıyoruz zaten. Bir hesap günü yoksa eğer, günümüzü gün edelim, midemizi dolduralım, vücudumuzu rahat yastıklarda rahatlatalım, lüks içinde yaşayalım. Fani bedenimiz toprak olacak zira.
İnanç noktasından baktığımız zaman dünyaya hesap değişiyor. Her şeyin hesabının verileceği bir günün varlığı üzerine kurduğumuz zaman binamızı, sonsuzluk kavramına çarpıp duraklıyoruz. Sonsuzluk diye bir kavram var. Hayatımızı çok büyük kudret sahibi olan bir yaratıcıya borçluysak eğer, o kudrete boyun eğmemiz gerekiyor. Bir hesap günü varsa, bir hesap görecek de var elbet. Hesap görecek olan da sonsuz bir kudret sahibi olmalı ki hesabımızı kıl kadar şaşırmadan görebilsin. Hiçbir maddenin eşinin, benzerinin olmamasından yola çıkıyoruz bu sefer de. İki tane eşit elma yok. Bir fabrikanın ürettiği iki tane eş ürünün eşit olduğunu asla iddia edemeyiz. Mutlaka ki aralarında fark vardır. İki adet beyaz kâğıt çıkarın bir top kâğıdın içinden. Birbiriyle aynı gibi görünse de; atom ve moleküllerine baktığımız zaman kesinlikle binlerce atomluk fark çıkacak ortaya. Dünyadaki adalet ve denge buraya kadar işler, buradan sonrasında takılır kalır. Fakat bizim hesabımızı görecek olan kudretin terazisinin çok hassas olması gerekir. Dünyada yaşamış olan her insanın aynı teraziye vurulup, yaşayışlarındaki her ayrıntı hesaba katılarak değerlendirilmeleri gerekir. İşte kudretin sonsuz olması da budur.
Sonsuz kudret aynı zamanda sonsuz hayat kaynağıdır. Bir sonsuz kudret bize sonsuz hayatı da sunacak olandır. Hesap günü de bu sonsuz hayatın şeklini belirlemek için gerekli olan adalet günüdür. O hesap günü geldiğinde herkes bir noktada eşitlenecek. Dünyada refah içinde yaşamış olanla, sefillik içinde yaşamış olanın arasında bir hesap olacak. Dünya, ahiretin çekirdeğidir. Bu çekirdek hükmündeki zaman içerisinde ne yaşanmışsa karşılığı ona göre verilecek. Gözü olmayan, ayağı olmayan ve buna rağmen isyan etmeyen mükâfat görecek. Sapasağlam olan, varlık içinde olan ve buna rağmen şükürden geri kalmayan da mükâfat görecek. İsyan edenler ceza görecek. Mükâfatlar en büyük kudret sahibinden beklenen şekilde olacak. Şükreden ve isyan etmeyen ve ibadet edenler, birbirlerine şükretmeyi ve sabretmeyi ve Yaratıcıya kulluk etmeyi tavsiye edenler ummadıkları bir şekilde ödüllendirilecekler. Şükür nedir bilmeyen, doymanın ne olduğundan haberi olmayan, benliğini kâinatın varlık sebebi addederek bütün hayatlarını benlikleri üzerine kuranlar ise orada ceza görecekler. Cezaların en büyüğü de mahcubiyet olacak tabi ki. Şükürsüzlüğün, isyanın ve kibrin kime karşı yapılmış olduğunu görüp utanacak mücrimler. Daha sonra af beklenecek. Bu kadar yakında olan gerçeklerin düşünülmemiş olmasından dolayı duyulan mahcubiyet affedilme isteğiyle devam edecek.
Dünyayı kötü kılan şey inançsızlık. Herkesin vahşi hayvanlar gibi dünya nimetlerinin peşinde koşturuyor olması bu yaşadığımız gezegenin dengesini bozuyor. Savaşların çıkmasına neden oluyor. Herkes hakkına rıza gösterse, şükretmeyi ve sabretmeyi bilse, ne savaşa gerek kalır ne kavgaya. Unutulan hesap günü her sabah gün doğarken kafalara kazınsa ve akşama kadar unutulmasa, günde beş defa hissederek dönse insanlar Rab’lerine ve deseler ki ‘din günü’nün sahibi sensin, o zaman vahşi bir hırsla dünya nimetlerine saldırmak yerine daha insancık olacaklar ve dünya kötü olmaktan kurtulacak.

Malatya’da Dana Olmak

Temmuz 1st, 2008

Malatya’da dana olmak zor zenaat azizim. Bir tane orta yaşlı ağabey hanımıyla birlikte karşıdan karşıya geçecek. Karşıya geçecek dediysek dar bir sokak geçeceği yer. Sokaktan bir araç geliyor. Ağabeyi ve hanımını görünce gaza yükleniyor. Adam vazgeçiyor iki adımlık yerden geçmekten. Ve lafını söylüyor. “Ne acelen var dana!!” Dananın acelesi sensin behey adam. Seni görünce bastı gaza. Geçmeyesin diye. Geçiş önceliği onda diye. Danalık felsefesinden anlıyor olsan böyle sitem etmezdin.

Malatya’da yaşayan canlıları türlü sınıflara sokabiliriz. Hepsinin de alt bölümleri var. Kuşlar var misal. Alt sınıflara indiğimiz zaman güvercinler, kargalar, serçeler diye yeni dallar keşfediliyor. Sonra insanlar var, danalar var. Danaların da iki alt dalı var. Dana gibi görünen danalar ve insan gibi görünen danalar. Danaların da kendilerine göre sıkıntıları var ama esas sıkıntıyı insan gibi görünen danalar çekiyor. Sorunları anlaşılamamak. En işlek caddemizin en kalabalık yaya geçidinde, Ziraat Bankası’nın önünde oturup gelip geçenleri izliyoruz. Trafik ışıkları koymuşlar. İnsanlar beklesinler, kendilerine yeşil yanınca geçsinler diye. İnsanlar kırmızı yanınca duruyorlar, yeşil yanınca geçiyorlar. Danalar için renk ayrımı söz konusu olmadığı için böyle bir güzellikten nasiplerini alamıyorlar. Yeşilin ne, kırmızının ne olduğunun farkında değiller. Karşıdan karşıya geçecekleri zaman her hangi bir dananın yapacağının aynını yapıyorlar. Yola atıyorlar kendilerini. Işığın yanıp yanmaması, kırmızıda durmak yeşilde geçmek ve benzeri anlamsız ayrıntılarla uğraşmıyorlar. Uğraşamazlar da zaten. Yaşayış biçimlerine ve felsefelerine aykırı zira. İlkokullarda öğretilen o saçmasapan bilgiler. Kırmızıda dur yeşilde geç. Danalar için hiçbir anlamı olmayan yönergeler. Renk kavramı olmayan canlılar için asla önemli olamayacak yönergeler.

Sürücü ehliyeti olan danalar var. Yaya danalardan pek bir farkları yok. Bunlarda da renk kavramı olmadığı için aynı yerde trafiği izlediğimiz zaman neler çektiklerini görebiliyoruz. Önlerindeki araç durduğu zaman neden durduğunu anlamadan azimle kornaya basıyorlar. Zaten sürücü danaların en belirgin özelliği ön ayaklarının kornanın üzerinde olması. Trafikte ne de tatlı seyrediyorlar kulaklarımızın pasını silerek. Karşılarına çıkan ne olursa olsun asılıveriyorlar kornalarına gece ya da gündüz. Bir de dar şehir içi yollarda bir sürat yapmaları var ki. Aceleleri olduğundan değil, bir dananın ne kadar acelesi olabilir ki. Malatya gibi orta halli bir şehirde çok acil işi olan kaç kişi vardır ki. Fakat danalar böyle değil. Şirin şirin basıyorlar arabalarının gaz pedalına. Işıkların neye yaradığını bilmedikleri için yayalar geçmeye başlayınca şaşırıp kalıyorlar. Aralarından geçecek yol arıyorlar kendilerine. En tatlı danalar da son saniyede geçmeye çalışanları. Yayalara yeşil yanmaya beş saniye kala zaten yola kendini atmış birkaç tane yaya oluyor. Gelen aracın sürücüsü de danalıkta yola inenden aşağı kalmayacağı için gaz pedalına yükleniyor ve son saniyede belki de birkaç saniye geçe aralarından hışımla geçip gidiyor. Bizler de izliyoruz bu tatlı telaşı.

Bisiklet kullanan danalar var. Kendilerinin motorlu taşıtlardan ne farklarının olduğunu anlayabilmiş değiller. Kabullenemiyorlar da. Motorlu taşıtların uymaları gereken kuralları umursamıyorlar ama onlarla aynı muameleyi görmek istiyorlar trafikte. Onlara da dikkat edilsin istiyorlar. Bazıları çok sesli kornalar taktırıyor. Arabalarla yarışıyorlar yolda. Daha hızlı gidebiliyorlar. Motorlu taşıt gibiler çoğunlukla. En güzel hareketleri yapabiliyorlar icabında. Hiçbir arabanın yapamayacağını yapıp ön tekerlerini havaya kaldırabiliyorlar. Helal olsun dedirtiyor izleyenlere.

Malatya şehri danalar ve insanlardan oluşan bir şehir. İnsanlar bir şekilde hayatlarını idame ettiriyor olsalar da danaların hakları çoğunlukla göz ardı ediliyor. Trafik sorunları nüfus arttıkça daha da fazlalaşıyor. Birkaç yıl önce başımıza gelmeyen trafik sıkışıklıkları ile her gün karşı karşıya kalmaya başladık artık. Her gün can kaybı olmasada onlarca hasarlı kaza meydana geliyor. Bunun sebeplerinden birisi de danalarla insanların aynı kurallar bütünü içerisinde inceleniyor olması. Kırmızı ile yeşilin ne anlama geldiğini bilmeyen ve bilmesi mümkün olmayan bir dana ile normal bir insanın aynı ortamda olması çok feci. Bu yüzdendir ki en güzel çözüm yolunun uygulanmasını yetkililerden rica etmek istiyoruz. Madem ki şehir içinde trafik kurallarına uyulmuyor olmasının her hangi bir yaptırımı yok; o zaman trafik ışıklarının kaldırılması hem danalar için hem de insanlar için en güzel bir çözüm yolu olacaktır. İnsanlar böylelikle hem ışıklara hem danalara dikkat etmek zorunda kalmayacak, sadece danalara yoğunlaşarak bir nebze de olsa rahatlayacaklar.

Vahşi Yaşama Güdüsü

Temmuz 1st, 2008

İnsanı mağaralarda yaşamış, mağara duvarlarına dinozor resmi yapmış, avcılıkla geçinmiş, sonra toplayıcılığa başlamış, sonra su kenarlarına evler yapmış, ihtiyaçlarını çeşitlendirmeye ve gidermeye devam etmiş bir varlık olarak düşündüğümüzde her davranışı normal geliyor artık. Vahşi bir hayatı devam ettirme güdüsü ve kurallar bütünü.
Zamanla kendi kurallarını oluşturmuş ve daha sonra bu kurallar bütünü içerisinde kaybolmuş. Yapay zekânın zamanla çığırından çıkıp insanlığı ele geçirme senaryosu benzeri bir durum. Aslında insanlığı eline geçirmiş olan bir kurallar dizisi mevcut. Yapay zekâdan, bilgisayarlardan korkarken çoktan yitirdi her şeyi de haberi yok daha.
Mağarada yaşayan insandan farkı kuralların biraz evrime uğraması. Biraz yenilenmesi, gelişmesi. İlk başlarda mecburiyetten oluşturulan kaideler zamanla ritüeller halini aldı. Vazgeçilmezler oldu.
Vahşi yaşama güdüsü birçok modülden oluşuyor. Böl, parçala, yut, ez, ez, böl, yut, ez, ye, bitir, uy, uydur, uy, ye, yut. Hayatınızı yaşıyorsunuz ve korumanız gereken bir hazine onun olagelişi.
Şimdi anlamayanlar için biraz detay yapalım. Hayat esasında yaşadığımız dakikalardan ibaret. Bugün mesela 4 Nisan. Saat akşamı biraz geçiyor. Ben oturmuşum bir şeyler yazıyorum. Hayatımı programlamam gerekliliği var. Zira mağarada yaşayan atalarımın da vardı. Bin bir zahmetle vurulan bir geyik birkaç günlük gıda ihtiyacını giderecekti ama sonra aç kalınırsa ve geyik bulunamazsa ve süreç uzadığından açlık kollardaki kuvveti de azaltacağı için program yapmak icap edecekti.
Yani bir önceki geyik eti bitmeden yenisi vurulmalıydı. Fakat işte insan yapısı şöyledir ki: sürekli aç kalma korkusu sürekli geyik vurmaya yol açar ve gerek olmasa bile geyik vurma işlemi devam eder. Et çürür ama yine de avcılık molası verilmez.
Hayatımızın hâkimi korkudur. Gelecek korkusu. Ayarını bilmiyoruz. Geleceğimize yön verirken 100 hadiseden ancak 10 tanesine etki edebiliriz. Ama içimizdeki korku bunların hepsine müdahale etmemiz gerekliliğini hatırlatır durur bize ve çürümüş geyik etinden başka bir şey kalmaz elimizde. Şu anda geleceğimle ilgili bir karar verebilirim. Ama nasıl sonuçlanacağını bilemem. 90 birimin içindedir sonuçlar. Ama korkularım var. Korkular hayatın yaşanırlığına en büyük engel teşkil eden duygulardır. Korkmaya devam ettiğim sürece hayatımı yaşayamayacağım ve gelecek her zaman belirsiz olduğu için 100 yaşıma da gelsem korkacağım şeyler olacak ve hayat burnumdan gelecek. En iyi ihtimalle kokmuş geyik eti kalacak bana. Kötü olansa hayatın asla ve asla tadını alamayacak olmam.
Pekiii, neden böyle yapıyorum? Kurallar bana bunu söylüyor. Damarlarıma enjekte edilen bir korkaklık bana adım atma cesaretini vermiyor. Adım atarken en mantıklısını yapmaya çabalıyorum. Kafamda geleceği- bilmediğim geleceği kurguluyorum. Bilmediklerim uğruna elimde olanlardan vazgeçmekten geri durmuyorum. Kurallar bunu istiyor. Taze geyik eti yemektense elimde olanı bayatlatıyorum. First in last out kuralına göre tüketmek zorunda kaldığımdan sürekli bayat et yiyorum. Hayatımız çığırından çıkıyor. Korkaklığımız yaşamımızı zindan ediyor.
Hayat bize kurallar sunuyor ve kurallar olmazsa olmazı daha körpecikken beyinlerimize yerleştiriyor. Pilav kaşıkla değil çatalla yeniliyor mesela. Ama ikisinin de mideye gittiği gerçeğini anlatanımız yok. “ikisi de mideye gidiyor bak kardeşim. Sen iyisi mi çok kendini kasma. ” diyenimiz yok. Kafamıza kuralları öylesine nakşediyorlar ki aksini düşünmek saçma geliyor, aksini düşünenler uzaylı gibi geliyor. Hele ki biri bize aksini düşünmemizi söylerse sinirlerimiz kalkıyor havaya. Sinir uçlarımıza baskı yapılıyor. Doğru olarak öğrendiğimiz şeyler var bizim diyoruz. Bunlar mutlak doğrulardır. Binlerce yıllık realitelerdir. Nasıl olur da birisi bize yanlış düşündüğümüzü söyler.
Kurallar bütünü bize empoze edilirken bir de koruyucu kalkan hediye ediyorlar yanında. Bu koruyucu kalkan “asla aksini düşünme” kalkanı. Yani birisi size bir konuda yanlış olduğunuzu söylerse bu kalkan sayesinden bu yorum beyninize girmesine engel oluyor bu virüsün. Kalkan yanlış belki de aşı demeliyim. Dolayısı ile yine anayasanın ilk üç maddesi örneğine dönüyoruz. Değişmesi imkânsız şeyler oluşuyor.
Benim kurguladığım hayatta böyle şeylere yer yok. Umarım günün sıkıntılarından sıyrıldıktan sonra
** Hiç bayat geyik eti yemeyeceğim
** Elimde olmayan gelecek hakkında asla yorum yapmayacağım ve içinde bulunduğum günü güzel yaşamaya çalışacağım
** Sabit fikirli olmayacağım, bana söylenenleri çok salak bile olsa en az bir kere düşünüp “acaba” diye soracağım kendi kendime ama bunu söyleme hakkını herkese vermeyeceğim
** Bir deniz kenarında paçalarımı sıyırıp yürümeye devam edeceğim, kafama bir şeyi takmayacağım, hayatı bana zindan edecek korku ve endişeleri içeriye almayacağım, kalbimin sesini ancak böylelikle dinlemiş olurum
** Pilavımı kaşıkla yiyeceğim, kaşık yoksa isteyeceğim, gerekirse Araplar gibi elle yiyeceğim ama kendimi nasıl mutlu hissediyorsam öyle yiyeceğim.

Pardayyanlar

Haziran 28th, 2008

pardayyanPardayyanlar esasında on ciltten oluşmuş bir roman serisinden başka bir şeydir. Michel Zevaco’nun iyi bir yazar olduğunu söyleyemem. Ortaokuldayken bir yaz tatilimdi. Odama kapanıp su gibi o kitapları içtiğim günleri nasıl unuturum. Bazı kitaplar böyledir. Keşke okumamış olsam da ilk seferki gibi zevkle bir daha okuyabilsem derim içimden. Pardayyanlar işte böyle kitaplar. Okuduktan sonra uzun yıllar tanıştığım her fransıza söyledim. Ben de Michel Zevaco okuyorum dedim. Ama nasıl da düş kırıklığına uğradım. Kimseler bilmiyordu. Zevaco aslında taklitçi bir yazar. Ecel Köprüsü ve Venedik Aşıkları kitaplarında mesela, aşikar bir Monte Kristo taklidi var. Belki diğer romanları da öyle. Taklitçi belki biraz abartı oldu. Hangi romancı taklitçi değil ki. Hangi yazar yüzde yüz özgün olduğunu iddia edebilir ki? Orhan Pamuk “Yeni Hayat”‘ı yazarken Oğuz Atay’dan etkilenmediğini iddia edebilir mi? Zevaco da etkilenmiş biraz işte. Belki bu etkilenmeleri, belki Dostoyevski gibi bir odayı elli sayfa anlatmaması, Proust gibi okuyucuyu çileden çıkarmaması, belki diğer yazarlar gibi olmaması onun edebiyat büyüklerinin arasına girmesine engel olmuştur. Zaten Pardayyanlar yazarını çok çok aşmış kitaplar. Ve insanlar halen ikiye ayrılıyorlar Ahmet Altan’ın dediği gibi. Pardayyanlar’ı okumuş olanlar ve okumamış olanlar.
Pardayyanlar nobel ödülleri almış, tarihlere geçmiş, ellerden düşmemiş, derslerde işlenmiş kitaplardan çok farklıdır. Bir edebiyat kitabında bir parçasının yayınlanması yerine üniversitede ders olarak okutulmaya değerdir. Zira içeriği size zaman geçirtmekten ziyade sizi düşündürtmeye yöneliktir. İyi olmak, doğru olmak, güçlünün değil de zayıfın yanında olmak, dünya varlığına önem vermemek, maddeci değil de manacı olmak, kendine güvenmek, gözünü budaktan sakınmamak, sonucunu bile bile doğru bildiğinden şaşmamak gibi duyguları verir kitap ilk satırından son satırına. Ve bence modernizm karşıtıdır bir şekilde. Günümüze uyarlamaya kalkarsak Pardayyan’ı olagelen düzene karşı bir başkaldırının hikayesi olacaktır. Modernizmin bize giydirdiği kıyafetlerin çıkarılmasına yönelik bir aksiyon olacaktır.
Pardayyanlar, cilt 5, sayfa 128, Güven yayınları
Başenkizitör birdenbire sordu:
- Nasıl oluyor da siz kıymette bir adam şövalye ünvanından başka bir şeye sahip bulunmuyor ve otsuz ocaksız fakir bir asilzade halinde kalıyor?
Pardayyan omuz silkti
- Beni Kont dö Marjansi tayin etmişlerdi… Bu kontluğun toprağını ve gelirini bana vermişlerdi…Reddettim. Bir melek bana bütün servetini bırakmıştı. Bir meteliğini bile almadan hepsini fakirlere bahşettim…
- Peki nasıl oluyor da sizin gibibir savaş adamı, basit bir sergüzeştçi halinde kalıyor?
- Kral üçüncü Hanri’nin başkomutanlığını vermek istediler… Reddettim!
- O halde nasıl oluyor da siz kıymette bir diplomat, sadece böyle ehemmiyetsiz ve kıymetsiz bir vazife almış bulunuyor?
- Navar Kralı Hanri, beni birinci nazırlığa tayin etmeğe kalktı. Reddettim!
Espinoza bir an düşünür gibi göründü. içinden : ” Verdiği her cevap balyoz darbesi gibi…Şimdi ben de onun gibi balyoz darbeleriyle konuşayım!” diye düşündü ve birdenbire:
- Çok iyi etmişsiniz ! dedi. Kıymetinizden aşağı olan ünvan ve vazifeleri kabul etmemekle çok iyi etmişsiniz.
Pardayyan şaşkın gözlerle baktı:
- Yanılıyorsunuz mösyö! Bana verilen ünvanlar da, vazifeler de benim gibi fakir bir sergüzeştin hayalini kurabileceği ünvan ve vazifelerden çok üstün şeylerdi.
Pardayyan yalancı bir tevazu komedisi oynamıyordu. Düşündüğü gibi söylüyordu. Kendisine verilen ünvan ve işlerin liyakatından çok üstün olduğundan emindi. Kendine kıymet vermezdi. Fakat Espinoza da Pardayyan kadar güçlü, kurnaz diplomat bir adamın bu kadar mahcup ve kendini beğenmez bir tabiate sahip olduğunu bilemezdi. Mütereddit, yavaş ve hesaplı bir tavırla söze başlayarak:
- Size Grandük ünvanı ve Hindistan varidatından yılda on bin düka altını ile birlikte brinci derece bir devlet idaresi, askeri ve idari tam salahiyetle birlikte kral vekilliği teklif ediyorum… dedi. Ayrıca sarayınızın idaresi için yılda yirmi bin dükalık bir maaş alacak ve sekiz ispanyol kadırgasının amiralliği ile İspanya altın pösteki şövalye nişaniyle şereflendirileceksiniz… Bu şartlar sizce kafi mi?
Pardayyan :
- Bu, dedi, sizin benden isteyeceğiniz işe göre değişir.
Espinoza:
- Bir cümle ile, dedi, kılıcınızı kutlu bir gayenin hizmetine koyacaksınız.
Şövalye gayet sakin:
- Mösyö, dedi. Dünyada asil ve doğru bir gaye hizmetine kılıç koymayacak şövalye tasavvur edemem. Böyle bir iş için sadece şeref ve insanlık duygularına hitap etmek yeter. Unvanları, gelirleri, maaşları ve nişanları saklayın… Şövalye dö Pardayyan’ın kılıcı verilir, ama satılmaz!
Espinoza hayretle haykırdı:
- Ne? Yaptığım teklifi red mi ediyorsunuz?
Şövalye gayet soğuk bir tavırla:
- Elbette reddediyorum! dedi.

Varlık

Haziran 28th, 2008

Matrix bilmeyen nesle aşina değilim…
İlkokul yıllarında satrança merak sarmıştım. Elimin altında bir satranç tahtası, okulda herkes bilirdi ki ben seviyorum bu oyunu. Bir komşumuz vardı, benden yaşça bayağı büyük. O bana öğretiyordu. Neyse lafı uzatmayayım. Satranç turnuvası yapılacak dediler okulda, satranç bilenler gitsin müdür yardımcısının yanına. Tabi sınıfın medar-ı iftiharı bendeniz de hemen ileri atıldım ve toplanılan yere gittim. Çok heyecanlı ve mutluydum. Öğrendiklerimi ilk defa sınama fırsatı bulacaktım. Anglosakson açılışı, kızılderili matı. Fakat müdür yardımcısı olan bayanın yaptığı mini konuşma bütün hayallerimi söndürdü. “Rok bilen kalsın bilmeyenler defolup gitsin boşa zamanımızı harcamasın”. Defolma kısmını belki hırsımdan uydurmuş olabilirim ama diğer kısımlar doğru. Satranç bilmeyi rok bilmeyle eşdeğer sayan kısır zihniyet zamanını ne ile harcıyacaktıysa. Ben de minicik bir ayrıntıyı atlamıştım. Rok. “Öretmenim ben rok bilmiyorum ama papua yeni gine darboğazını ezberden yaparım bakın”, “çık, çık, çık, defoool”.
Demek istediğim şu ki Matrix filmini izleyenler otursun, izlemeyenler gidip bir şekilde izlesin filmi sonra gelsin. Defolun filan demiyorum. Sadece filmi bir izleyin, iyi olur. Matrix bence yapılmış en güzel filmlerden biri. Belki de en güzeli. Bugün için varlık konulu bir yazı yazacaktım, yazmadan önce hemen Matrix’i kiraladım. Güzel güzel bilmemkaçıncı defa tekrar izledim. Ünlü Türk düşünürü ben derim ki :
VARLIK. Ne kadar ilginç bir şey diye hiç düşünüyor musunuz? Varlık ne kadar enteresan. Ne kadar inanılmaz. Ne kadar tanımsız. Bazen gözlerimi kapatıp tekrar açıyorum ve şaşkınlıkla kendi kendime mırıldanıyorum. Yaşıyorum… Yaşıyorum evet. Anlam veremediğim bir şey var. Bir varlığım ve bir hayatım var. İnanılmaz bir şey. Durup durup varlığıma inanmıyorum. İspat etmem gerekiyor bir şekilde. Ve her Allahın günü bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendi türümden olan yaratıklarla ilişkiye geçerek bu inanılmazlığı inanılır hale getirmeye uğraşıyorum. Doz var doz var ama. Kalkıp kimseye “Ben varım ulan duydun mu beni ben varım laaan” demiyorum. Zaten konuşunca ve cevap alınca bir nebze yatışıyor içimdekiler. Doz var doz var. Ben böyleyim. Ama herkeste, her zaman böyle değil. Kimi zamanlarda kimi insanlarda bu varlığa inanma arzusunun tatmini eşin dostun minik sözcükleri ile tatmin olmuyor. Daha fazla insandan daha fazla şehadet bekliyorlar. Sonra sosyopat dediğimiz toplumsal sınıf çıkıyor ortaya.
Bunu önce televizyonda fark etmiş olmalısınız. Gereksiz gereksiz, saçma sapan sözler ve davranışlarla dikkati sürekli üzerinde toplamaya çalışan, ünlü olma budalası insanlar. Beyaz camın arkasında bir kerecik olsun göründükten sonra artık varlıklarının bambaşka bir boyut kazandığına inanan ve bu boyuttan asla vazgeçemeyeceğini düşünen insanlar. Varlıklarına inançları zayıf olduğundan – ki bu sebeple kimseyi suçlayamam çünkü çoklukla benim de inancım zayıftır bu konuda- sürekli başka insanların, insan topluluklarının, mümkünse bütün dünyanın şahitliğin isterler. Otomobiline binmiş, müziği son ses açmış insanın ne mantıkla bunu yaptığını düşündüm dışarıdan bakarken, aynı şeyi ben yaparken kendi duygularımı inceledim. Ellerime baktım bazen. Ellerim ve parmaklarım. NE kadar ilginçti yaşamak. Müziği tekrar son ses açtım. Evet insanlar bana bakın. Dikkat edin bana. Gözlerime çevrilmiş her göz bana varlığımı tekrardan hatırlatacak. Bu anlamsızlığın içinde var olduğuma bir kez daha inanacağım. Sonra yerimde duramayacağım. Daha fazla dikkat edilsin diye çırpınacağım. Gereksiz yere sosyalleşmeye başlayacağım her yerde. Herkes bana dikkat etsin, herkes beni konuşsun isteyeceğim. Siyasete atılacağım, ticarete atılacağım. Envai çeşit yalanlarla süsleyeceğim her konuşmamı. Ben yaptım diyeceğim. Çok yaptım, iyi yaptım diyeceğim. Olmuş şeyleri o kadar abartacağım ki. Gece vakti bir korunun kenarından yürüdüğüm basit bir olayım kan içen canavarlarla savaşarak geçtiğim bir tekinsiz orman olacak. Sabah yaptığım kahvaltıdan yolda rastgeldiğim dilenciye kadar her şey bir anlatı malzemesine dönüşecek.
Robinson Crusoe eğer uydurma bir kahraman olmasa idi yirmisekiz sene bir adada yaşadıktan sonra kafayı çoktan yemiş bir halde bulunurdu. Varlığını kimseden dinlemeden yılları geçirdikçe varlıkla bağlantısını yitirir ve artık bir insan olmaktan çıkıp bir gölge haline gelirdi. Yazar bile yirmisekiz senelik yalnızlığa dayanamamış kitabın daha yarısına gelmeden Robinson’u ıssız adadan kurtarmıştır. Hatta daha kitabın başlarında Cuma ile tanışır Robinson. Yazar bilinçli olarak yapmıyor belki ama bilinç altından o da tahammül edemiyor bu ispatsızlık haline. Yine yazarın bilinç, bilinç altı halleri Robinson’u ıssız adasına geri götürtüyor aradan yılalr geçtikten sonra. Çünkü adada tek başına tüm dünyaya hakim olan kahraman insanların arasında basit bir insan olmuştur ve yaşadıkları o kadar da dikkat çekici değildir. Robinson Londra’daki yaşamından sıkılıp adasına geri döner bir gün. Çünkü yaşanılan dünyanın dışında bir dünyadır orası artık. Elli-atmış kişilik nüfusa sahip bir dünyadır ve Robinson o adayı ilk keşfeden ve orada ilk yaşayan insandır. Oradaki her ayrıntıyı bilir ve o insanları oraya o yerleştirmiştir. Adaya gittiği zaman sevinçle karşılanır ada halkı tarafından. Herkese bir şeyler anlatır, bir şeyler tarif eder. Yüzmilyonlarca insanın yaşadığı bir dünyadaki sıradan bir insan değil de atmış kişinin yaşadığı bir dünyadaki en mühim insandır. Bu şekilde varlığına çok daha rahat inanmaktadır. Herkes ağzından çıkacak bir söze bakmaktayken içten içe “varım ben var” demektedir Robinson. Cuma zamanı gelip de öldüğünde çok üzülmesinin sebebi de varlığını ispatlayan bir kişinin eksilmesidir dünyadan.
Peki ey insan sen de öyle değil misin? Bir yakının kaybettiğin zaman neden üzülüyorsun? Kendine mi ona mı? Kaybettiğin insan senin insanınsa eğer senin varlığının ispatlarından birisi değil mi? Birisini yitirdiğin zaman asıl üzüldüğün varlığının azalmış olması olabilir mi? Düşünmeye değer…
Matrix’in konuyla ne alakası var. Neo filmin başlarında bir arayış içerisindedir. Esasında onun arayışı da varlığa inanmamaktan başka bir şey değildir. Ters giden bir şeyler vardır. Bu arayış onu Morpheus’a götürür. Varlığım varlık mıdır sorusuna kırmızı hapla yanıt alır. Varlığı varlık değildir. There is no spoon.

Gafil Gezme Şaşkın

Haziran 21st, 2008

Samanyolu galaksisinde bir tane güneş sistemi varmış. Güneş sisteminde bir dünya. Dünyada da dünya dolusu gafil. Makroalemle mikroalem arasında gidip gidip geliyoruz. Muntazam işleyişin orta yerine bıçak gibi saplanmış insan evladı. Kıymet bilmez, şükür bilmez, gaflet uykusundan uyanmaz. Kod adı insan. Gafillik insanın en temel özelliklerinden birisi. Var olduğu durum üzerinde hiçbir zaman düşünme gereksinimi duymadan; nereden gelip nereye gittiği üzerinde kafa yormadan; kendini sadece ve sadece tüketmeye adamış vaziyette, gözünün gördüğü ve ruhunun hissettiği her şeyi bilinçsizce tüketiyor. Dünyayı tüketiyor. İçindeki tüm kaynakları, maddi ve manevi tüm varlıkları tüketiyor. Şükretmiyor, kıymet bilmiyor, üzerinde düşünmüyor.
Dünya güneş ışınları ile ısınmaz. Isınmamız dünyaya gelen güneş ışınlarının yansıyıp dönerken atmosferdeki gazlar tarafından tutulması neticesi ısınır. Bu gazların başında karbondioksit gelir. Atmosferde bulunan karbondioksit gazının miktarı ne kadar artarsa ısınma da o kadar artar. Karbondioksit gazı karbon atomu içeren maddelerin yanarak oksijenle birleşmesi neticesi ortaya çıkar. Karbon atomu içeren maddeler kömür, petrol ve türevleridir. Sanayi devrimi sonrası bu maddelerin enerji üretiminde kullanılması çok hızlı bir ivmeyle arttı. İkibinli yıllara gelindiğinde insanoğlu atmosferine her gün milyonlarca metreküp karbondioksit gazı gönderir oldu. Enerji kaynaklarının verimli kullanılmaması, alternatif enerji kanaklarına yönelinmemesi, tüketim kültürünün taleplerinin asla azalmayıp her gün daha fazla daha fazla artıyor olması bu kaynakların da kullanımının vahşi bir şekilde artıyor olmasına neden oludu. Dolayısı ile dünyamızın ısınması her geçen gün daha da fazla artmaya başladı. Ortalama sıcaklık her sene artıyor, buzullar eriyor, dünya kuraklıklara, kıtlıklara ve neticede kıyamete doğru adım adım ilerliyor. Bunun bütün sebebi insanın kıymet bilmezliği. Elinde olana şükredeceği yerde hep daha fazlasını hep daha fazlasını arıyor. Neticede elinde olanı da kaybedecek bir gün ama haberi yok. Bunu düşünmeye vakti de yok.
Okyanusun ortasında gemisi batmış bir insan düşünün. Ümitsiz bir şekilde ya boğulmayı ya da köpekbalıklarına yem olmayı bekliyor. Ümitsizlikten ağlamaya başlamış. Sonra da bir gemi gelip bu insanı kurtarıyor. İlk tepkisi sevinçten havalara uçmak oluyor bu insanın, hemen ardından kendisini kurtaran gemiyi incelemeye başlıyor. Nerden gelip nereye gidiyor bu gemi, beni bir an önce karaya çıkaracak mı. Yoksa yolumu mu uzatacak. Bu gemi ne kadar da kötü bir gemiymiş. Şikayetlerin başlaması fazla uzun sürmüyor. Her şükür pırıltısının arkasından milyonlarca şikayet, milyonlarca kıymetbilmezlik. İşte insan budur. Kötünün başına gelişini asla kabul etmez. Sanki dünya kendisi için yaratılmış gibi her türlü nimetin ayağına gelmesini bekler ve asla bu nimetlere şükretmez. En kötü anından kurtulduktan sonra kibrini tekrar eline alıverir. Kıymet bilmez ve kolayca tüketir her şeyi. Dünyayı tükettiği gibi iyiliği, doğruluğu, sevgiyi de tüketir. Tüm duyguları bir anda yok sayabilir.
Gaflet, dalgınlık, dikkatsizlik, boş bulunma, aymazlık, dalgı, ihtiyatsızlık anlamına gelen bir kelime. Bir anda dalıp gitmek. Ocakta yemeği yanan bir ev hanımının oturma odasında televizyona dalmış olması. İşi batan esnafın kahvede kağıt oynaması. Ülkesi batan yöneticinin medyada önemsiz mevzularla ilgili ahkam kesmesi. Dünyası kıyamete, kendisi de ölüme sürüklenen insanın maddi ve manevi tüm kaynakları haz uğruna tüketmeye devam etmesi gaflet örnekleridir. Her geçen gün ortalama ısısı daha da artan dünyamız biz bu gafletten uyanmadığımız sürece yaşanılmaz bir hale gelecek bir gün.Hazzın yerine emeği, tüketimin yerine üretimi, hırsın yerine sevgiyi, koymadığımız ve ne için yaşadığımızı her gün, her saat ve her an kendi kendimize tekrarlamadığımız sürece bu gaflet uykusunun sonuda çekeceğimizi Eyvah’ın şiddetini daha da arttırıyoruz demektir

Gayet Eski Çocuklar

Haziran 14th, 2008

Sonra şehr-i Malatya sokaklarında dolaşıyoruz. Adeta bir şanzelize. Karıncalarla dolu koca bir imparatorluk daha. Belki de dünya karıncalar imparatorluğudur. Dinozorlar varken de vardı bu karıncalar, insanlar varken de var, insanlar yok olduktan sonra da belki de dünyadaki varlıklarını devam ettirecekler. Ne gam, binalarla ve yollarla ve kaldırım taşlarıyla bezeniyor olması dünyanın. Kaldırım taşlarından yol bulup milyon yıllık amaçlarına koşuyorlar yine de. Yaşamak. Kış için erzak depolamak. Ne komik bir ideal değil mi bir hayat için.

- Hayatınızın amacı ne?

- Kış için erzak depolamak…

- Hmm..

Karıncalar kış için erzak depolamak amacıyla yaşayan canlılardır. Onlar için hayatın anlamı diye bir mevzu asla söz konusu değildir, olamaz da. Binlerce arkadaşı bir su baskınında ya da asfalt çalışmasında telef olan bir karınca hiçbir şey olmamış gibi kış için erzak depolamaya devam eder. Gayet normaldir bu onun için. Çünkü hayat diye bir şey yoktur ve asla olmamıştır da.

Dünya karıncaların imparatorluğudur. Adım atılabilen ve atılamayan her mekanı sarmalamışlardır. Her yerde bulunurlar. Engellenemezler. İlaçlara karşı bağışıklık kazanabilirler. Doğal afetleri sorun etmezler kendilerine. Toparlanmaları çeyrek günlerini alır. Yağmura, çamura, soğuk ve sıcak hava şartlarına muazzam bir dirençleri vardır. Duyguları yoktur. Ahlaki kavramları söz konusu değildir. Bunlar ve benzeri binlerce manevi şey için zaten hiç vakitleri yoktur. Toprağı kazarlar, derine, daha da derine. Kafalarında doğuştan bildikleri bir şablon vardır ve ona uydururlar evlerini. Bir yerden bir yere gidip gelirler. Karıncaların hayatları çok basittir.

Baba kızın elinden tutmuş gezdiriyor.

- Gazoz alayım mı sana kızım?

- Al!

Bütün anne babalar aynı şeyleri konuşuyor sanki çocuklarıyla. Hayat filmlerden fırlamış gibi yaşanmıyor malum. Çocuk gazoz istiyor. Simit de ister bu. Taptaze, yeni model simitleri de bilmez çoğusu, kayış gibi simitleri vardır sokak satıcılarının, bir de karnı açsa eğer, baldan börekten güzel gelir o kayış gibi simit o çocuğa.

- Simit de alayım mı yavrum?

- Al!

Bir gün de yok demez ki. Hep al hep al. Anne babalar zaten almak için icat edilen canlılardır. Keşke her baba çocuğuna dünyaları alabilse. Ama alamaz işte. Elinden gelen bir tane gazoz bir tane de simittir. Bir de elinden tutup dolaştırmak. Yüreğine sevgiyi serpiştirebiliyorsa ne mutlu. Çocuk güvenle tutar ana babanın elini. Bol susamlı simitlerin tadını öğrenemeyebilir. Belki de uzun yıllar öğrenemeyecektir ama çocuktur. Güven onunla beraberdir. Böreklerin tadını öğrendiği gün o güveni geri alamayacağını da fark ettiği gün olacaktır. Yazık çocuğa yazık. Dünyanın tüm çocuklarına yazık. Büyümek kötü şey azizim.

Peter Pan’ın son bölümü çok komiktir.

- Hadi Peter, seni de bu ormandan alıp götürelim şehre.

- Hadi ya, geleyim, ben de okula gideceğim değil mi?

- Tabi ki okula gidip bir sürü şey öğreneceksin.

- Sonra da mezun olup iş arayacağım, para kazanacağım, işe gidip geleceğim, evleneceğim, çocuklarım olacak, yaşlanacağım… değil mi?

- Tabi ki Peter tabi ki

- Hayır! Asla büyümeyeceğim, gelmiyorum, büyümek istemiyorum ben.

Konuşma bu eksende oluyordu, detayları hatırlamamızı kimse beklemesin. Ama çocukluk günlerinin ardından yaşadığımız bu hayata bakınca Peter’a hak vermeden de edemiyoruz. Çocuk kalıp uçmak dururken bir anda kendimizi yerde bulduk. Kanatlarımız yoktu ne yazık ki. Bütün çocukların bu cendereden geçtiğini hesap edersek üzülmemek elde değil çocuklar için. Büyüyüp, okullar bitirip, ekmek kavgasının içine düşen çocuklar. Bir de kendi kendilerine hayat felsefeleri icat etmişlerse var ya. Acınacak haldedirler. Karınca olmak daha tercih edilebilir bir şeydir eskimiş bir çocuk olmaktan.

Eskilik çocukluğun eskide kalmasından değil de eskiden gelmesindendir

Kur’an-ı Kerim

Haziran 13th, 2008

Bir yurt ki bu, diriler ölü, ölüler diri;
Raflarda toza batmış peygamberlerden bildiri.

İslam dininin temel kitabı Kur’an-ı Kerim esasında insanlar okusunlar ve hayatlarını ona göre yaşasınlar diye inmiş olan bir kitap değil. İncelenme konusu olması abesle iştigal olur. Kur’an’ı okumak ve anlamak her babayiğidin harcı değildir. Bu işi din bilimcilerine, ilahiyatçılara bırakmak lazım gelir. Onlar okusunlar, anlasınlar, isterlerse anlamasınlar, bize bir şeyler aktarsınlar ya da aktarmasınlar. Bu bizi ilgilendiren bir mevzu değil. Ola ki bir yerde bir iki tane ayet duyarsak, birisi de hasbelkader bize açıklamasını yaparsa bu bize yeter de artar bile. Açıklamalar işimize gelmiyorsa açıklayanların kabahatidir zaten, direk reddederiz.

Bizim hristiyanlardan ne eksiğimiz, ne farkımız var psikolojisiyle sürdürdüğümüz yılların ve eksiğimizin olmaması için yaptığımız çalışmaların neticesinde hristiyanlardan hiç farkı olmayan bir toplum haline geldik. Dinde reform yanlılarımız oldu, bizim de kendi içimizde protestanlarımız, ortodokslarımız oldu. Bizim dinimiz de haftada bir mini ayini olan ve çoğunun katılmadığı, arada bir dini yortuları olan ve tatil olarak değerlendirilen, minik objeleri olan ve saygıyla korunan bir din haline geldi. Çağdaş batı medeniyetlerinin din anlayışlarını biz de aynen hayatlarımıza uyguladık, onlarınkinden farkı olmayan bir dine sahip olduk. Kutsal kitabımızın adı kutsal kitap oldu. Dinimizin peygamberinin adı asker arkadaşımızın adı gibi ulu orta söylenen, saygı gösterilmeyen bir ad oldu. Dinimizin minik objeleri oldu, boyna asılan haçlardan özenti boyna asılan Allah kolyelerimiz oldu. Okumadığımız kitabın anlattığı dini kafamızdan uydurduğumuz felsefelerle kendimize uydurduk. Kendi kendimize dinler icat ettik, putlar bulduk ve tapındık. Bu dini bu hale biz getirdik.

Yol göstericimiz olması gereken kitabımız evlerimizin en müstesna köşesine asla okunmamak üzere bırakıldı. İçinde ne olduğunu merak etmedik. Bir tane Fatiha süresi, iki tane de zammı süre ezberledik. Ne anlama geldiğini de bilmedik çoğu zaman, bunlarla idare ettik. Hayatımızın özünü oluşturması gereken ayetleri hayatımızın yanına bile yaklaştırmadık. Dünyanın meşgalelerinin arasında bunlara vaktimizin kalmadığından yakındık. O ayetleri cenazelerde okunması için var zannettik. Ölülere ne faydası dokunacak, bu kitap dirilere indi demedik. O ayetleri sadece imamlar okusun dedik. İmam olmayana lazım olmayacak zannettik. O ayetleri okuyanlara gülümseyerek baktık. Yer yer dalga geçtik. Yer yer yerin dibine soktuk. Çok şeyi dinimizden üstün tuttuğumuz için bizim gibi olmayanları kınadık. Nefisperest oluşumuzun ayıbını bizim gibi olmayanları ayıplayarak örtmeye çalıştık. Bu ayetleri yerin dibine biz soktuk.

Amerikan askerleri Irak’ta silah talimi yaparken Kur’an’ı Kerim’imizi hedef tahtası yaparak kurşunladılar. Kimsenin zoruna gidecek bir davranış değil bu. Asla ve asla kınamıyoruz bu yapılan hareketi. Az bile yapmışlar. Keşke parçalara ayırıp üzerinde zıplasalardı; pisliğe, lağıma bulaştırsalardı. Yine de bizim ağırımıza gitmeyecekti. Neden gitsin ki, en büyük ayıpları biz yaptıktan, en fazla kurşunu biz sıktıktan sonra o kitaba; elalemin kurşunu niye zorumuza gitsin ki. Okumayan, anlamayan, anlamaya çalışmayan, hayatına uygulamayan, uygulanmasından kaçan, uygulayandan kaçan, uygulamaya çalışanla alay eden, raflarda toza batmaya terk eden biz değil miyiz. En fazla kurşunu biz sıkmadık mı? En fazla yarayı biz açmadık mı bu dine. O kitap dile gelse, ya da dile geldiğinde, demiyecek mi beni en fazla müslümanım diyenler yaraladı diye.

Bu kitabı bu hale biz getirdik. Biz okumadık diye elalemin hedef tahtası oldu. Biz okumadıkça daha çok yerlerde sürünecek. Biz hayatımızı Kur’an’a göre değil de başkalarının bize dikte ettirdiklerine göre yaşamaya devam ettiğimiz sürece bütün mukaddesatımız, bütün değerlerimiz elalemin ayaklarının altında paspas olacak.
İnmemistir bu Kuran bunu hakkiyla bilin,
Ne mezarlarda okunmak ne de fal bakmak icin

Ölüme Övgü

Mayıs 31st, 2008

Kurtulamadık gitti bu denlu kepaze hayattan diyor şair. Kurtulamıyoruz gidiyor bu denlu kepaze hayattan.. Gidiyor. Biz bir yandan su misali kıvrım kıvrım akarken hayat yürüyen merdivenin çıkış kısmından inen bize pis pis sırıtarak el sallıyor. Kurtulamıyoruz. Elimize geçmiyor kurtulma fırsatları. Korkuların üzerine gidildiği bir dünya düzeninin içinde en büyük korkuyu ölmek üzerine kuruyor ve bu korkumuzla yüzleşmemek adına elimizden gelen hiç bir şeyi ardımıza koymadan kandırmacayı sürdürüyoruz. Silahlar yapıyor, tarlalarımız olunca etrafına çit çekiyoruz sonra da dikenli teller. Sonrası korkunun hakimiyeti altında sürdürdüğümüz yaşam. Evler inşa ediyoruz. Arşı delmek istercesine katlar çıkıyoruz. Dünyaya kazık çakacakmış gibi süsleyip beziyoruz korkumuzun kalelerini. Surlarımızın etrafına güller dikiyoruz. Gelip de bizi bulmasın diye korktuklarımız. Sonra da saçmalıklarımıza adlar koyuyoruz. Korkumuzu yenmek için attığımız her adımın üzerine bir adet etiket bırakıyoruz. Büyük kocaman evler yapıp bunun bizi soğuktan ve sıcaktan koruyacağı palavrasını savuruyoruz. Komik olduğumuzu görmeden, budalalık yaptığımızı fark etmeden. Sonra kalkıp bu korkuyu labirentlerin içinde kaybetmek için kendi kendimize
standartlar uyduruyoruz. Bizim standartlarımız oluyor ki bizi mümkün mertebe ölümden uzak tutsun. Her ölenin ardından ağlıyor, biz ölmedik diye içimizden kıs kıs gülüyoruz. Şehirleri inşa ettiren korkudur.
?
Kötü şeyleri asla unutmuyoruz. Bize yapılan kötülüğü deveden daha kinci bir şekilde, kadim dünyamızdan daha da eskiymiş gibi kazıyoruz muhayyilemize. Hataları affetmiyoruz. Başımıza gelen her şeyden ders çıkarıp dert çıkarıyoruz kendimize. İyi olan şeyleri de ufacık bir hamleyle silkip atıyoruz kafamızdan ve de hayatımızdan. Güzel geçirdiğimizi bir günün tadını damağımızda uzun süre hissetmek dururken başımıza gelen minicik bir hadiseyi büyütüyor ve hayatımızı çekilmez hale getiriyoruz. Yaşamımızı ölmek korkusuyla kendimize zindan ediyoruz. Yaşamaya şükretmeyi bilmiyoruz. Hayatımızın bizim için bir mükâfat olduğu ve bu hayat içerisinde teneffüs ettiğimiz her hava zerresinin şükredilesi bir nimet olduğu gibi bir gerçek bizim için pek de mühim olmuyor çoğu zaman. Bunun yerine yaşamımızın son bulacağı meşum günün hesabını bilinçaltımıza yerleştiriyor, çeke çeke o gün daha gelmeden bugünden gözyaşları akıtıyoruz içimize. Sonra da hıncımızdan dünyamıza daha fazla sarılıyoruz. Hayatta olan her hemcinsimiz bize düşmanmış gibi geliyor. Ellerinde olan her şeyi başta hayatları olmak üzere çekemiyoruz. Biz hepsinden uzun yaşamalı, hepsinden fazla nimetten faydalanmalıyız da onlar sürüm sürüm sürünmeli.
Toprağın altı onlar için olmalı, biz toprağın üzerinde saltanatımızı ne kadar uzun sürdürebilirsek sürdürmeliyiz en müstesna kılıcımızla. Rekabetle. En güzel gömleği giyip dikkat çekerek ölümü korkutabileceğimizi sanıyoruz. En güzel binada oturursak ölüm bizden önce gecekondulara uğrayacak sanıyoruz. Korkumuz bize tuhaflıkları yaptırıyor, sonrasında da başka amaçlarla bu adımları attığımıza inandırıyor bizi. Korkularımız; başta ölüm korkusu olmak üzere hayatımıza sahip çıkıyor. En yüksek burca çekiyor bayrağını.
?
Kötü bir tabiatımız var, unutmuyoruz. Yine kötü bir tabiatımız var, kolay unutuyoruz. Ölüm korkusuyla yaşadığımız hayatta ölüm bizi bulmadıkça vahşi hayvanlar gibi şansımıza gülüyoruz. Çekirge gibi sıçraya sıçraya ilerliyoruz. Bir sıçrayış bir kahkaha, iki sıçrayış iki kahkaha. Kahkaha tufanına boğuyoruz günlerimizi. Sonra unutmadığımız ölümler bize kendi ölümümüzü unutturuyor. Kurtulamıyoruz gidiyor bu denlu kepaze hayattan

Aztekler

Mayıs 24th, 2008

Aztekleri yıkan tekerleği geç icat etmeleri oldu. Dünyanın eski zamanlarında, milattan birkaç bin yıl önce dünyada insan nüfusu bu kadar fazla değildi. Belki birkaç bin, belki birkaç yüz bin. İşte bu zamanın insanlarından bir kısmı, belki de bir kabile topyekün henüz boğaz haline gelmemiş olan Bering Boğazını aşarak bugün Amerika dediğimiz kıtaya geçtiler. Soğuk olan kuzey kısımlarını aşarak daha sıcak olan güney bölgelerine doğru yol aldılar. Şu anda A.B.D., Meksika, Brezilya… olarak bildiğimiz ülkelerin topraklarına yerleşerek hayatlarını burada sürdürmeye devam ettiler. Bir çeşit mücadelenin başlangıcıydı bu aslında. Kim daha ileriye gidecek? Dünya ikiye ayrılmıştı ve birbiriyle iletişimi olmayan iki topluluk medeniyetlerini geliştiriyorlardı. Dilleri, dinleri, yaşam şekilleri, kültürleri ve akla gelen her şeyleri farklı yönlerde gelişti. Bilim ve teknolojide kim daha ileriye giderse diğeri ile karşılaştığı gün yüzlerce yıllık bir fark atmış olacaktı. Ki böyle de oldu.

Asya kıtasının insanları büyük medeniyetler kurdular. Sümerlerle başlayan tarih diğer birçok medeniyetle devam etti. Roma, Yunan, İran medeniyetlerinin hâkimiyetinden sonra İslam devletleri bayrağı aldılar ve Avrupa devletlerine teslim ettiler bir süre sonra. Çeşitli alanlarda ilerlediler. En başta tekerleğin icat edilmesi gelir. Tekerleği icat eden Asya halkları daha uzak pazarlara daha fazla mal taşımaya başladılar. Ticaret geliştikçe mal ve hizmetlere olan talepler de bu doğrultuda arttı. Talepler arzı doğurur. Ürünleri çeşitlendirme çalışmaları yeni yeni keşiflere sebep oldu. Tekerlekle kalamazdı tabi ki icatlar. Zamanla gelişen teknoloji silah sanayini de geliştirdi. Barut icat edildikten sonra tüfekler, toplar icat edildi. Burada insanlık tarihinin tüm icatlarını saymamız yersiz olur. Amerika kıtasının uygarlıklarının da elleri armut toplamıyordu tabi ki. Onlar da birçok yenilikle tanışıyorlardı zaman içerisinde. Onlar da madenleri işlediler. Onlar da takvimler yapıp güneş yılının 365 gün ve 6 saatten ibaret olduğunu keşfettiler. Hatta haritacılık konusunda eski dünya insanlarından daha ileri gitmişlerdi. Tek handikapları tekerleği diğerlerinden daha geç icat etmeleri oldu. Geç kalmışlardı…

Eski dünya dediğimiz Asya kıtası insanları gemicilikte de çok ileriye gitmişlerdi. İspanyollar büyük gemilerle Amerika sahillerine çıktıkları zaman 12 milyon nüfusa sahip koca bir imparatorlukla karşılaştılar. Fakat kıtaya ayak basan İspanyol askerleri 16. yüzyılda yaşarken karşılaştıkları insanlar bin yıl gerideydi teknoloji olarak. Aztek imparatorluğu Amerika kıtasının o güne kadarki en büyük devleti idi. Mayalardan ve İnkalardan sonra tarih sahnesine çıkmış ve orta Amerika’ya tümden sahip olmuşlardı. Ne yazık ki çok gerideydiler teknolojik olarak. İspanyollar buldukları bu yeni ülke ve yeni insanları yok etmekte çok zorlanmadılar. Son model silahları, tüfekleri, barutları, topları vardı. Kanlı saldırılar neticesinde iki sene gibi kısa bir sürede bu ülkede büyük bir katliam yaparak bulabildikleri herkesi öldürdüler. Bütün binaları koca bir medeniyetle birlikte yıkarak toprağa gömdüler. İspanyol askerlerinin sayıları çok azdı ama ellerindeki silahlar çok acımasızdı. Birkaç bin asker milyonları katletti. Yerleşik Amerika yerlilerini yok ettiler. Bazı göçebe kabileler yaşamlarını devam ettirebildiler ama onlar da daha sonra gelen sömürgeci İngilizlerin mezaliminden nasiplerini aldılar. Çoğu kovboy filminin ve çizgi romanın mezesi olan bu yerliler koca bir medeniyetin kalıntılarıydı sadece. Vahşi diye adlandırdıkları bu insanların vahşilikleri tabiatlarından değil de teknolojide daha geride kalmalarından kaynaklanıyordu.

Ters bir senaryo kurguladığımızda enteresan bir manzara ile karşılaşıyoruz. Eğer barutu ve ateşli silahları Amerika yerlileri Asya yerlilerinden önce bulsalardı ve gemicilikte ilerlemiş olsalardı belki de onlar gelecekti Asya kıtasına. Taş üstünde taş bırakmadan her yeri yakıp yıkacaklardı. Asya kıtasının beyazderililerini vahşi diyerek katledeceklerdi. Beyazderililer diye ad verecek, filmlerine malzeme yapacaklardı. Tek yapmaları gereken tekerleği biraz daha erken icat etmekti.
Dünya tarihi sömürgecilik tarihidir bir açıdan. Kim daha fazla ilerlemişse geride kalanı sömürmüş durmuştur. Aztekleri İspanyollar yok etti. Amerikanın diğer yerlilerini İngilizler katletti. Afrika’yı Portekizliler, Hollandalılar, İspanyollar, İngiliz ve Fransızlar elbirliği ile sömürgeleştirdiler. Hindistan yüzyıllarca İngilizler tarafından sömürüldü. İleri gidenler geri kalanlara acımadı. Sömürgecilik mantığı da yıllar içerisinde evrim geçirdi. Aztekler tek tek öldürülürken Afrika yerlileri köleleştirildi ve beden güçlerinden faydalanıldı. Sömüren milletler sömürdüklerinin beden gücünü, zihin gücünü, ekonomik gücünü, akla gelen her şeyini kullandılar. Şekli değişmiş olsa da, sömürü mantığının günümüzde devam etmediğini söyleyemeyiz. Azteklere ya da Afrika yerlilerine yapılanın aynısı olmasa da bir şekilde bizim de kanımız akıtılıyor, bir şekilde bizim de medeniyetimiz yerle bir oluyor gibi hissediyoruz bazen biz de. İnşallah yanılıyoruzdur.

Napolyon’un Pis Askerleri

Mayıs 17th, 2008

Periyodik tablo çocukları böyle büyüdü. Napolyon’un pis askerlerinin neden dünya kadar sabun kullanmalarına rağmen bize yaranamamış olduklarının pek de üzerinde durmadık. Ya da Haydarpaşa Lisesinin namlı kimyacısı Rabia’nın neden Rabia Hoca olarak anılmadığını, namının cesedi fırlatmasından mı kaynaklandığını yoksa cesedi fırlatmadan önce de yürüyen bir namının olup olmadığını sorgulamadık enine uzununa. Hergele Neco neden arsız karsını kesmekle kalmadı bir de üstüne üstlük rendeledi demedik. Midemiz de bulanmadı. Sormaya alışkın değiliz biz işte. Sorduk mu başımıza iş açılır. Bunu öğrendik.

Aslında daha farklı şeyler var hayatımızın içerisinde. Yaşadığımız dünyaya kendi bencil gözlerimizle baktığımız zaman etrafımızda döndüğünü görüyoruz. Güneş her sabah bizim tepemize doğuyor ve bizi bırakarak kayboluyor dağların arasından. Bizim haricimizdeki canlıların da bu sürgitten etkilendiklerini inkâr etmiyoruz ama esas kabul ettiğimiz, güneşin bu mesleği bizim için yapıyor olduğu. Hâlbuki bizden sonra da aynı vazifeyi devam ettirecek, biz olmayacağız. Farkında değiliz.

Bir adam meziyet edinmeden geçirdiği bir hayatın neticesinde parasız ve aç kalabiliyor. Sonra işyerlerini dolaşıp ekmek talep ediyor. Kol gücünü kullanarak ekmeğini kazanabileceğini iddia ediyor. İşyeri sahipleri adamın durumunu görüp kendi kazanıyor olma hallerinin bedelini öder gibi adamın cebine utançla üç beş kuruş sıkıştırıyorlar. Bir şekilde onun yerinde olmamanın bedelini ödüyorlar. Bulundukları durumun ise kendi hakları olduğundan hiç şüphe duymuyorlar. Sorgulamaya başladığımız zaman daha farklı bir ana teması olduğunu göreceğiz yaşadığımız oyunun.

Tiyatro oyununda, acemi bir oyuncunun kekelediğini düşünün. Oyunculuğu zayıf olduğundan. Aynı şekilde bizim bu dünya hayatı oyunumuzu doğru düzgün oynamamıza engel olan bir problemimiz var. Buna bir çeşit rahatsızlık da diyebiliriz. Kabakulaktan AİDS’E kadar, kanserden kızamığa kadar her çeşit hastalıktan daha yaygın ve bulaşıcı ve diğer hastalıkların aksine her hastanın hasta hikâyesinin aynı olduğu, hiç değişmediği bir rahatsızlık. Biz buna kıymetbilmezlik hastalığı diyelim. Yaşadığımız hayatta, var olanlara kıymet vermeye vermeye oyunu berbat ediyoruz. İzleyicimiz için tatsız tuzsuz ve sıkıcı bir oyun haline geliyor oyunumuz. Kıymetini bilmediğimiz şeyler için sözlüğe bakabiliriz. A harfinden itibaren. Bir şeyin kıymetinin bilinmemesi için var olması yeterli. Sadece var diyoruz kıymetli bir şey için ve anında kıymetten düşüyor. Bir hayal kuruyorsunuz. Aşk gibi, heves gibi. Her ne olursa olsun. Bir varlık için hayal kuruyorsunuz. O sizin için o kadar kıymetli oluyor ki. Canınızı bile esirgemiyorsunuz elde edebilmek için. Aşkın tanımını yaparken böyle demişler. Aşk kavuşana kadar geçen süredir. En güzel aşk kavuşulmayan aşktır. Soruyoruz neden böyle diye? Çünkü kavuşulunca kıymetten düşecek de onda. Leyla Mecnun’a kavuşsaydı hikâye günümüze kadar gelmezdi. Diğer hikâyeler için de aynısı. Yüzlerce yıldır Romeo ve Juliet hikâyesini sahneye koyarlar. Yüzlerce yıldır Leyla’lar, Mecnun’lar havada uçuşur. Neden hep mutlu sonla biten Türk filmlerinden birini bile hatırlamazsınız. Çünkü kavuşmuşlardır. Sonrası yoktur. Kıymetten düşmüştür artık ele geçen nimet. Bir bilgisayar için ya da bir bisiklet için gecelerce hayal kuran bir çocuk isteği olduktan hemen sonra bir kenara atacaktır onu. Doğuştan gelir kıymetbilmezlik. İnsan asla elindekinin kıymetini bilmez.

Mutluluğun tanımını yapıyoruz. Mutluluğun bizdeki tanımı şükretmektir. Var olana kıymet vermektir. İnsanlara bakıyoruz ondan sonra. Herkeste bir sıkıntı, bir stres, bir bunalım. Neden diye soruyoruz kendi kendimize. Neden? Nedeni çok açık. Aşikâr bir şekilde şükürsüzüz. Kıymet bilmezlik mikrobu bedenlerimizi ele geçirmiş, nöbetlerle sarsıyor. Gece üzerimizi örten çatımıza şükretmeyi hiç düşünmedik. Sabah uyandığımızda bize günaydın diyen annemizin, babamızın, eşimizin, kardeşimizin aslında bizim için ne kadar önemli olduğunu hiç düşünmedik. Varlıkları o kadar sıradan ki bizler için. Zahmet etmedik şükretmeye. Kahvaltıda içtiğimiz çay için ve yediğimiz ekmek için hiç şükretmedik. Buğdayın hangi aşamalardan geçip de ekmek haline geldiği hakkında hiç bir fikrimiz yok. Bizden önceki kuşakların kahvaltıda çay içme lüksüne çoklukla sahip olmadığını ve çorba içtiklerini düşünmüyoruz. Çok basit şeyler bunlar çünkü.

Dünyanın bin yıl önceki hali ile bugün arasında ne kadar da çok fark var. Bin yılı garanti olsun diye söylüyoruz, üç yüz yıl geriye de gitsek farklılıkları görürüz. Mesafelerin uzak olduğu, kimya ilminin bu kadar ilerlemediği, enerji kaynaklarının sınırlı olduğu yıllar. Bugün artık hiç bir mesafe uzak değil bizler için. İnsanoğlu fosillerden enerji üretmenin yolunu buldu. Kömürle başladı, petrolle devam etti. Atomdan enerji üretiyor. Üzerinde yaşıyor olduğu dünyaya inanılmaz bir hızla karbondioksit gazı gönderiyor ve içerisinde yaşadığı atmosferi her geçen gün biraz daha eritiyor. Temiz hava bulabilmek için insanlar dağlara çıkmaya başlayacak. Şehirler yaşanmaz bir hale gelecek çok yakın bir gelecekte. İnsanın kıymetbilmezliği kendi sonunu hazırlıyor. Bin yıl önce yaşayan insanların çektikleri zorlukları ve bizim yaşadığımız kolaylıkları kıyasladığımız zaman keşke biz de zorluk çekseydik diyebiliyoruz. Kıymetini bilmiyor olduktan sonra ne anlamı var ki bunca rahatlığın.

Kıymetbilmezlik hayatın her aşamasında var. Nimete şükretmek diye bir konu asla mevzuubahis olmuyor. İnternet diye bir nimet var, daha kolay bilgi paylaşımı için. Fakat internetin hacminin büyük kısmı cinsel zevklerin tatminine yönelik materyallerle dolu. Bu kolaylığa şükretmek ve faydalı bilgileri paylaşmak gibi bir niyeti yok kimsenin. Bir bilimsel araştırma yapmayı deneyin sınırsız kaynak olarak bilinen internette. İnanın ki aradığınız bir şeye ulaşmanız çok zor olacak sizin için. Çünkü internete harcanan emeğin çok cüzi bir miktarını karşılıyor işe yarayacak bilgilerin bu platforma yüklenmesi. Kimse bizim merak ettiğimiz ve kendisinin de uzmanı olduğu bir konuyu buraya geçirmek için emek harcamıyor. Chat yapmak veya başka kalbe sıkıntı verecek konulara eğilmek çok daha kolay geliyor. Enerji kaynaklarının bu kadar çeşitlenmiş olması ne kadar da şükredilesi bir durumdur. Arabanıza binip kontağı çalıştırıyorsunuz. Klimanız içeriyi sıcacık ya da buz gibi yapıyor mevsime göre. Bunun ne kadar kıymetli olduğu hakkında hiç bir fikriniz var mı? Bugüne gelene kadar geçirilen aşamaları, at arabalarını, eski otomobilleri düşünüyor musunuz? Toplu taşıma araçları sizi alıp bir yerden bir yere minik bir ücret karşılığı taşıyor. Yüz yıl önce yaşasaydınız bir at arabasına otostop çekmek zorunda kalacaktınız. Ya da bir katırın sırtında tepecektiniz 30–40 kilometrelik bir mesafeyi. Ya da yürüyecektiniz. Geldiğiniz yerde bunları düşünmeye vaktiniz yok. Arabanıza binin, kontağı çalıştırın.

Sağ sol ayrımının olmadığı ayakkabıların dünyasından markasız ayakkabının kıymet görmediği bir dünyaya geldiğiniz. Ayakkabınızın bilinen bir markası yoksa üzülüyorsunuz. Yamalı elbiselerle gezilen, kumaşın az bulunduğu bir dünyadan, kumaşın ne olduğunun pek bilinmediği, hazır kıyafetlerin dünyasına geldiniz. Buraya bile gelmediniz. Bu hazır kıyafetlerin üzerine marka koydular yine. Marka olmadığı zaman kıyafetiniz bin tane bahane buluyorsunuz şükretmemek için. Ucuz etin yahnisi olmazmış da markalı kıyafetin kalitesi daha iyiymiş de. Önce şükredeyim de sonra eleştireyim dediğiniz oldu mu hiç? Hayatınızı maddi detaylar oluşturuyor. Ona da şükretmiyorsunuz. Elinize geçtiği dakikada arzuladığınız şey kıymetten düşüyor. Nasıl bir hayat yaşıyorsunuz ve nasıl mutlu olmayı düşünüyorsunuz?

İnsanlarda çok genel bir mutsuzluk var. Herkes durumundan şikâyetçi. Yaşadığımız ülkede bizim şahit olduğumuz son otuz sene sürekli buhran ve krizlerle gitti. Bu memleketin hali ne olacak çığlıkları her gün her yerden yükseliyor. Biz memleketimizi seviyoruz. Burada doğmuş büyümüş olduğumuz için şükrediyoruz. Doğduğumuz günden itibaren hiç hakkımız olmadan bize verilen binlerce nimetin her birisi için ayrı ayrı şükrediyoruz. Eksik de yapsak, samimi olmasak da şükrediyoruz. Kalbimizde var olan duyguların hepsi için de ayrıca maddi teferruattan bağımsız olarak şükrediyoruz. Sevdiklerimizin yanında sevgiyi yudumlarken bunun bir nimet olduğunun ayırdında olmaya çaba gösteriyoruz.

Kaybettikten sonra kıymeti anlaşılan nimetlerin arkasından gözyaşı dökmek istemiyoruz. Kıymetbilmezlik hastalığının damarlarımızdan bir an önce atılmasını istiyoruz. Herkese böyle tavsiye ediyoruz. Nimet eldeyken şükretmek lazım. Kaybettikten sonra arkasından ağlamanın anlamı yok

Mücadele

Mayıs 10th, 2008

Mücadele kelimesinin kökenini düşündüğümüz zaman cedelleşmek çağrışıyor kafamızda. Bir şeylerle cedelleşmek, bir şeylerle kavga etmek. Sözlüklere baktığımız zaman da farklı bir izahat bulmuyoruz. Bir kuvvete karşı koyabilmek için sürekli çaba göstermek, savaşmak anlamına geliyor mücadele.
Hayat ilerledikçe insanların hayat hakkında kurdukları cümlelerin sayıları da arttıkça artıyor. Bir sevgiden bahsediliyor hep. En temele sevginin yerleştirilmesi gerekliliğinin gerçeğinden. Hayat diye başlayan milyonlarca cümle oluyor sonra da, sevgi diye devam ediyorlar. En temele sevgi yerleştirmek kelimelerle çokça ifade ediliyor olsa da sahaya inildiğinde hep bir seçimle karşılaşılıyor. Matematikteki binom açılımı gibi. Binom piramidinin en tepesine sevgiyi yerleştirmek ya da yerleştirmemek büyük bir ikilem oluyor. Esasta yapılması gereken şey budur: Piramidin tepesine sevgiyi yerleştirmek, yaradılışın sırrını sevgide aramak. Her kavram, her olgu, her duygu, her fikir bir şekilde sevgi ile ilişkilendirilebilir. Hayatın temelinde olan sevgi aslında onlarca tuğla tarafından o piramidin en üstüne konmuştur ve bir tuğlanın eksik olması sevginin yerinin sağlamlığını sarsar. Bir kaç tuğladaki eksiklik sevgiyi alaşağı edebilir.
Sevgiyi o mümtaz yerde tutan tuğlalardan birisi de mücadeledir. Mücadelenin de kendine özgü kuralları vardır. Hayatımızın ilk günleri ekmek elden su gölden geçer. Anne babalarımız kundakların içinde besler bizi. Hiç bir şey yapmamıza gerek kalmaz. Günü geldiğinde yürümemiz, günü geldiğinde konuşmamız beklenir ama. Ayağa kalkmak için mücadele, konuşmak için mücadele, ekmek kazanmak için mücadele. Mücadeleye ilk başladığımız günden itibaren kesintiye uğratmaksızın kavga etmeye devam ederiz. Biri bitmeden bir diğeri anında başlayıverir. Çaresiz savaşmaya devam ederiz biz de. Bilgisayar oyunlarındaki hileler gibi hileler yapabiliriz aslında. Para kazanmak için dolandırıcılık yapmak kolaydır mesela. Ortalamanın üzerinde zekâya sahip olan bir insan kolayca daha alt zekâ grubundan insanları kandırarak hayat piramidindeki mücadele tuğlasının yerini çok güzel sağlamlaştırabilir. Fakat yine matematikle ifade etmek gerekirse bir değişkende yaptığımız oynama formülü bozup sonucu etkilemesin diye mecburen diğer değişkenlerde de bir ayarlama yapmak zorunda kalırız. Mücadele tuğlasını kolay yoldan elde ederken dürüstlük tuğlasını kırıp parçalamış oluruz. Özsaygı, insanlara saygı, doğruluk ve birçok erdemin adının yazdığı tuğlalar böylelikle parçalanmış olur ve o yüksek yere yerleştirdiğimiz sevgi yıkılır gider.
İnsan yalana çok aç bir varlık. En fazla yalan söyleyenlere kıymet verir ve kendisine doğrulardan söz edenleri pek de umursamaz. Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur misali, eğer ki bir insana bir şeyler vaat ediyorsanız, vaatte bulunduğunuz şeylerin gerçekleşip gerçekleşmeyecek olması önemli değildir. Tüm insanlar bu numarayı yerler. Yalanlarla herkese istediğinizi yaptırabilirsiniz. Bu çok kolay olur. Mücadelenizi kazanmanız için muazzam büyük bir yardımcıdır vaat etmek. Sonrasında yalanlarınız açığa çıksa bile çok rahat örtbas edebilirsiniz yalanlarınızı çünkü insanın yalan duyma arzusundan sonraki ikinci hastalığı unutmaktır. İnsan nisyan ile maluldür. Buyurun size hayatı kolayından yaşamanız için iki adet silah. Mücadelenizdeki rakiplerinizin zırhlarındaki iki adet delik.
İnsanları rakip olarak görmeden ve size karşı yaptıkları yanlışları doğru olarak çözmek istiyorsanız bu şekilde sevgi piramidinizin basamaklarına zarar vermemiş olursunuz. Doğruluktan taviz vermezsiniz. Hak bildiğiniz yolda asil beygir yürüyüşüyle vakur bir şekilde ilerlersiniz. Onlara katışıksız sevginizi sunarsınız. Yalancının, sahtekârın, sorumsuzun daha kıymetli olduğu bir toplumda kıymet görmeme pahasına doğru, dürüst ve sorumluluk sahibi olursunuz. Doğrulardan hoşlanmayan insanlar sizi her zaman kötüler ve manevi varlığınızdan kayıp verdirtir. Bu durumda da bir adet yol ayrımı ile karşılaşırsınız. Mücadele birkaç cephede devam ettiği için kendinizi yıpratmamak adına mücadelelerin bazısından vazgeçip geçmeme ikilemi ile karşılaşırsınız. Korkaklık ayıplanacak bir hadise değildir. Bazı insan cesur olur bazısı korkak olur. Siz cesaret gerektiren konularla gerektirmeyen konular arasında bir ayrım yaparak cesaret gerektiren mücadelelerden vazgeçebilirsiniz. Adınız korkak da olsa kafanız rahat olur. Karşınıza alacağınız insanları iyi seçersiniz.

Seçim yapmak mücadelenizi rahatlatmanız adına iyi bir şey olsa da geleceğinizde her zaman kafanızda “acaba” sorusuyla yaşamak zorunda da kalabilirsiniz. Hayat kocaman bir “acaba” sorusuyla da geçebilir. Bu konuda basit bir mücadele verip kenara çekileceğime, daha kritik olan diğer konuda kavi bir mücadele verse mi idim dersiniz sürekli.
Doğru söze söylenecek bir sözümüz yok. Ne zaman ki dut ağacının tepesine çıkıp; kolumuzun, bacağımızın sıyrılıp kanamasına aldırmadan, sağlığa uygunluk koşullarını düşünmeden, üstümüze başımıza karadutun o çıkmaz lekesini süre süre dut yedi isek bu bizim damağımızda bir tat olarak kalmıştır da unutulmamıştır. Dut pazara düştükten sonra alıp üçer beşer yediğimiz dutların tadını almamışızdır.
Ne zaman ki mücadelesini verip de bir nimete kavuştuysak onun kıymetini iyi bilmişizdir. Alnımızın teriyle kazandığımız paranın harcanması zor gelmiştir. Emek verip oluşturduğumuz her şey, bakıp büyüttüğümüz çiçek, uğruna mücadele ettiğimiz her şey bize her zaman kıymetli gelmiştir. Mücadele etmeden hazineler kazansak da onun ömrü olmayacaktır. Sayısal loto milyonerlerinin hep paralarını çarçur ettiklerini gazetelerden okuduk yıllarca. Biz bunu o para için mücadele verilmediğine verdik hep.
Hayatınızda en önemli şeyin sevgi olduğunu iddia ediyorsanız eğer, unutmayın ki sevginizi korumanız için yapmanız gereken onlarca şey vardır. Hayatınızın en önemli olgusunu korumanız için sahip olmanız gereken çok fazla erdem vardır. Vermeniz gereken büyük mücadeleler vardır. Bu mücadeleler esnasında erdemlerinizden taviz vermemeniz birinci kuraldır. Mücadeleyi sürdürürkenki azminiz sizin akıbetinizin de göstergesi olacaktır. Aşkla savaşıyorsanız onu elde edersiniz. Aşkla savaşıp elde ettiğiniz sevgi de sonsuza kadar sizin yanı başınızda olacak olan sevgidir. Eğer mücadele sizin için kolayına kaçılabilecek bir şeyse, sevgiden daha önemli erdemleriniz varsa, savaşmadan bir şeyleri elde etmek istiyorsanız üzgünüz ama yanlış yoldasınız

Muğlak Burcu

Mayıs 3rd, 2008

Şimdi biz bir adet apartman dairesi kiralayacağız. Duvarlarını burç haritaları ile süsleyeceğiz. İnce bir keçi sakal bırakıp astrolog olarak piyasalara açılacağız. Vergi levhası alacağız. Kelle başı yüz YTL hesabıyla işe başlayacağız. “Evet, efendim güneş zodyaktayken siz nerdeydiniz? Annenizin karnındaydınız. Bence sizin karakterinizdeki inat bundan kaynaklanıyor.” Şimdi siz soracaksınız. Kimin karakterinde inat yok ki? Herkeste var ama biz astrolog olarak söylediğimizde uzman ağızdan söylenmiş olacak ve bir takdir alacağız sizden. Peki, günün hangi saatinde doğdunuz? Cevaplayın hemen. Belki sizden iki kuşak önce hangi saati bırakın hangi mevsimde doğduğunu bile bilmeyen insanlar vardı bu topraklarda. Bir de takvim hesapları var. Ay takvimi ve güneş takvimi. Türkiye Rumi takvimi bırakınca on onbeş gün kadar fark doğdu biliyor muydunuz? İleri veya geri gitti takvim detayları bilmiyoruz. Düşünebiliyor musunuz büyük karışıklığı. Burçlar kaydı resmen. İnatçı olan adam bir anda mülayim olmak zorunda kaldı. Yıllarca inatçı olduğunu sanıp ona göre davrandı.
Benim karakter yapımı bilmem için elalemin fikrine ne ihtiyacım var. Sorun anlatalım. Benim karakterimi bilmek için elalemin yorumuna ne ihtiyacınız var. Tanıyın ve görün. Ve hatta sorun söyleyelim. Size burçların söyleyemediklerini de söyleriz. Kimse balık burcu karaktersizdir demez. Aslan burcundaki kadar mendebur adamlar başka burçta bulunmaz demez. Her burç iyidir. Çünkü bütün insanlar iyi. Sizinle aynı burçtan envai çeşit hırsız, yankesici, sapık, katil var. Bunu bize izah eder misiniz? Yükselen burçlarınız da aynı. O zaman yine kıçınızdan bir alçalan burç uydurmalısınız. Biz kendimizi burçlardan okuyarak tanıyacak kadar aptal değiliz. Kimseyi de burcuna bakarak yorumlamayız. Sen ne burcusun. Kale burcuyum. Atla o zaman. Bu zırvalıklara nasıl inanıyorsunuz, nasıl hayatınızın merkezinde bir yerlere koyabiliyorsunuz. Bu kadar akılsız olamazsınız. Ben diyor amatörce uğraşıyorum burçlarla. Yok bir de profesyonel olaydın. Burç milli takımına gireydin. Daha ne yapacaksın. İnanıyorsun ya bu da sana yeter.
Gazetelerde burçlar var. Hepsini alıp okuyoruz. Bakalım ne diyorlar:
Koç: Sezgileriniz doğru çıkıyor, olayları çözüyorsunuz. Zorlukları büyütmeden halledin. Ama yanlış kişiler yüzünden zarar görme ihtimaliniz yüksek. [Aaaaaa ben, aynen beni anlatmış vallahi, acaba ben koç burcu muyum, annemi aramalıyım, yükselenim neydi benim]
Terazi: Kendinizle içsel barış yapmak istediğiniz bir gün [hangi gün değil ki, aaah kardeş sorma her gün istiyorum barışmayı kendimle ama beceremiyorum], Huzurunuzu bozmak istemiyorsunuz [aaa bende bozmak istemiyorum, yoksa ikizler yoksa yoksa], Ertelediğiniz konularda çalışmalısınız [ulan koca hayatım ertelemeler tarihi be hangisini diyorsun] İlişkilerinizde olumlu gelişmeler yaşayacaksınız [bir kapıyı kapatan Allah bir diğerini açarmış, arkadaşlarla aram iyileşiyor bu terazi tam bana göre burç, ben bunu alıyorum]
Boğa : Yeni başlangıçlar için uygun bir dönem [ahan bu da ben]…
Böyle sürüp gidiyor Bütün burçlar bizi anlatıyor. Şimdi burç düşkünü akılsızlar diyecek ki gazetede bulamazsınız bunun aslını. Biz de cevap vereceğiz; merak etmeyin kitaplarına da baktık. Yuvarlak yuvarlak cümlelerden ibaret tüm burçlar. Hepsi de bize uyuyor. Elimizde değil, illa doğru olmalı ön kabullenmesi ile bakamıyoruz sizin gibi. Sonra burçları doğru yorumlayan birilerini arayacağımıza daha mühim şeylerle geçiremez miyiz vaktimizi. Hem doğruyu bilsek bile bu bizim hayatımızı hiç değiştirmeyecek. Hayat hiç değişmeyecek. Biz yokken de dünya böyle bir yerdi, biz yok olup gittikten sonra da böyle kalacak. Ne burcundan bahsediyorsunuz? Zaten insanda kaç tane duygu var ki kelimelerle ifade edilen. Kıskanç, inatçı, huylu, huysuz, azar azar yedir sen bunları on iki tane burca. Olsun sana astroloji. Bir de burç uyumu diye bir zımbırtı var ki yeme de yanında yat. Bizim burcumuz her bir burçla uyumlu inanır mısınız? Zorluk ve kolaylık dereceleri varmış ama mutlu son bizi bekliyormuş her bir burçla ayrı ayrı. Ne güzel ne mutlu bize.
Arz talep meselesi bir yerde. Bizim türümüzdeki varlıklar her zaman için birileri gelsin de kandırılalım diye beklerler. Doğru söyleyeni de dokuz köyden kovarlar. Yalancılar hep baş tacı edilmiştir yeryüzünde. Kötülerin krallığıdır burası. Birisi çıkıp doğruları gözünüzün içine sokmaya kalkışınca hemen onu kötülersiniz. Siz insanlar sizden bahsediyoruz. Kimse üzerine almazlık etmesin. Dünya tarihi bunun örnekleri ile ağzına kadar dolu. İnsan tuhaf bir varlık. Gerçekten çok tuhaf. Ne diyordu. Akrep gibisin kardeşim. Evet, akrep gibisin kardeşim. Nazım Hikmet’in dediği gibi. Dünyanın en tuhaf mahlûkusun. Her insan biraz akrep burcu sanırız. Ya da muğlâk burcu diyelim.

İnci Boncuk

Nisan 26th, 2008

Yaşadığınız hayat ilginç gelmiyor mu size? Ne kadar enteresan demiyor musunuz durup durup. Nereden geldiğinizi bilmiyorsunuz ve sürekli bir akın var bilinmeyen bir yere. Şafakla doğup gurupla ölüyorsunuz. Hepsi bir an gibi. Daha da evveline baktığınız da da aynını görüyorsunuz. Eğer hep böyle idiyse hayat, ilk gününden bu gününe kadar ancak bir an geçti. Fazlası değil. Daha dün bu topraklar için Hititlerle Mısırlılar kavga ediyorlardı. İskender buradan yürüyerek geçmişti. Belki de şu caddenin üzerinden. Persler son model atlı arabalarıyla gezdiler burada. Bizans ordusu buradan geçti. Arap süvarileri daha dün bulunduğumuz bu yerde kamp kurmuşlardı. Daha dün Kılıçarslan kuşatmıştı şu şehri de haçlı seferlerini duyup kaldırmıştı kuşatmayı. Daha dündü inanın. Çok geçmedi. Hayat dediğimiz şey aslında tahmin ettiğimiz kadar uzun değil. Her şey bir anın içinde olup bitiyor. Günlerin doğuşu ve batışı aslında karıncaların yaptıkları muazzam yuvaları andırıyor. Siz bu minnacık böcekciklerden hiç bir şey ummazken bir de bakıyorsunuz ki kocaman saraylar inşa etmişler. Siz bu minnacık günlerden hiç bir şey ummazken bir de bakıyorsunuz ki koskocaman hayatınız son demlerine ulaşmış. Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Hiçbir duygu bildiğiniz gibi değil. Hiçbir hayat tahmin ettiğiniz gibi değil. Hayatlarınıza yön veremiyorsunuz. Büyük hatalar yapıyorsunuz.
Yaşadığımız hayatı ilginç kılan belirsizlikleri değil tabi ki. Hayat baştan sona süper ilginç bir hadise ve kimse akıl sır erdiremiyor ne menem bir şey olduğuna. Çoğunluk üzerinde düşünmeme yolunu tercih ettiği için düşünülmesi kavramı da pek yaygın değil. Hatta düşünmeyin, kafayı yersiniz tarzı nasihatler çok daha yaygın. Bunlara hak vermiyor değiliz. Düşünenler kafayı yiyor eninde sonunda. Düşünmemek lazım. Hasbelkader bu nasihatlere kulak tıkayıp düşünme yolunu seçenleriyse tuzaklarla dolu bir yolculuk bekliyor. Akşamın oluşunu izliyorsunuz. Günlerin geçişini. Ağır ağır işleyişini her şeyin ve bir yandan da kafanız sürekli aynı sorularla dolup taşıyor. Nedir bunlar diyorsunuz. Hayat da ne. İlginç geliyor içerisinde bulunduğunuz bu saçmalık. Nerden geldiğinizi bilmiyorsunuz, nereye gideceğiniz hakkında hiç bir fikriniz yok. Çocukluğunuza bakıyorsunuz. Sanki tarih kitaplarındaki hadiseler gibi. Ya da izlediğiniz filmler gibi. Sanki onları yaşayan siz değildiniz de başkasıydı. Bir filmdi ve izlediniz. Aklınızda fazlaca yer etti. Geçmiş günlerin hepsi aynı. Geçen sene diyebiliyorsunuz ve bambaşka bir zamanı hatırlıyorsunuz takviminizle ilişkilendirerek. Tuhafınıza gidiyor. Ya da tuhafınıza gitmesi fikrini kafanızdan çok uzakta tutuyorsunuz. Gitmemesi lazımmış gibi geliyor. Yaşamanız gereken bir hayat var ve onu en kral bir şekilde yaşamanız gerekiyormuş gibi geliyor size. Siz de en kral bir şekilde yaşıyorsunuz işte o hayatı. Sonrasında düşüncelerden birer birer sıyrılıyorsunuz. Kurmanız gereken bir hayat, kazanmanız gereken para, oluşturmanız gereken yuva, almanız gereken otomobil, içine düşmeniz gereken eğlence. Sürekli bunlara odaklanıyorsunuz. Hepinizin de olmasını çok fazla arzuladığınız bir şeyler var. Dertli deva, hasta şifa, borçlu eda arzuluyor. Arzular sınırsız. Bütün insanlar için arzular var. Çocukların büyümesi mesela. İki tane çocuk ellerinden öperler, büyümesini bekliyor kimisi. Büyüyünce ne olacağını fazla uzun boylu düşünmüyor. Büyüsünler hele bir. Şirket sahipleri daha fazla kazanç arzuluyorlar. Sonra o kazancı harcayacak yeni yatırımlar. Yeni yatlar, arabalar, yeni metresler. Çalışanlar kredi kartı borcunu ödeme arzusunda. Becerebilirse bir çift ayakkabı kış için. Ama içinden bir ses hayatın böyle geçmeyeceğini söylüyor. Elbet bir gün, talihin onların da yüzüne güleceğini düşünen binler var. Herkesin gece yatarken başucunda bekleyen farklı bir hayal perisi var. Biz buna da şeytan diyelim. Herkesin gece yatağına girdiğinde arzuladığı bir şey var. Gelecekte bir günün bando mızıka eşliğinde doğacağından eminiz insanlık olarak. Sadece bir kişi için doğacağından, onun da şahsımız olacağından da eminiz. İnsanlık olarak. Arzularımız bizi içerisinde bulunduğumuz durumun saçmalığını düşünmekten alıkoyuyor. Düşünülmesi saçmalık gibi geliyor aslında. Düşünülmesi baştanbaşa saçmalık.
Hayatımızı değerli kılan şey de ne? Herkesin hayatının değerli olduğunu da kim söylüyor. Aslında yaşadığımız hayatların her biri değersiz şeyler. Çer, çöp. İncik boncuk.
Hu komşu oğlun geldi mi?
Geldi.
Ne getirdi?
İnci boncuk.
Kime kime?
Sana bana.
Başka kime?
Kara kediye.
Kara kedi nerde?
Ağaca çıktı.
Ağaç nerde?
Balta kesti.
Balta nerde?
Suya düştü.
Su nerde?
İnek içti.
İnek nerde?
Dağa kaçtı.
Dağ nerde?
Yandı bitti kül oldu.
Yanıp bitip kül olan bir hayat için nefeslerimizi tüketiyoruz. İçerisinde bizi geçindirecek kadar emek sarf ederek kalan vakti düşünerek geçirmemiz gereken bu hayatta biz boş şeyler üzerine kafa patlatıp nefes tüketiyoruz. Yanıp bitip kül oluyor her şey. Dünyadaki varlığımızın bir amacı var. Bu tiyatrovari sahnede neler yapıp ettiğimiz bir şekilde kayıt altına alınıyor. Bencilliklerimiz, egomuz, kinimiz, düşüncesizliğimiz. Hepsi gün gelince bize izlettirilecek ve mahcup olacağız. Utançtan kaçacak delik arayacağız. Gelin görün ki reel dünyanın nimetleri bu ölçüde bizi sarmış sarmalamışken bunları ne düşünmeye vakit kalıyor ne uygulamaya. Hep aynı arzular keşmekeşinin içerisinde bize doğru görülen yollarda yürüyüp duruyoruz. Bu yürüyüşümüz içinde de nerden geldiğini bilmediğimiz bir güven duygusu sarıp sarmalıyor bizi. Arzularımızın bir kısmı bile gerçekleşince muazzam bir güvene kapılıyoruz ve geri dönülmez oluyor o karanlık yol.
İnsanlara sunulan sevgi aslında bizi gerçek insan yapıp bu sahnede, sahnenin izleyicilerine keyifli bir seyir yaşattırıyor. Sevgiye yoğunlaştığımız sürece gerçekten kahraman oluyoruz. Sevgiden uzaklaştığımız sürece dünyanın sahibi de olsak izleyiciler bize korkak sünepeler gözüyle bakacaklardır. Uyan insanoğlu uyan demek geçiyor içimizden. Kendimiz de uykudayız. Diyemiyoruz

Kutlu Doğum

Nisan 24th, 2008

Konuştuğumuz dilin ve kullandığımız kelimelerin bazen aciz olduklarını hissediyoruz da lal olmuş gibi oluyoruz. Ağzımızı açıp iki kelime konuşacakken sanki dudaklarımız birbirine yapışmış gibi hissediyoruz. İçerliyoruz, kızıyoruz, üzülüyoruz. Konu memleket meseleleri, para, ekonomi, futbol ve sair aldatmacalar olunca mangalda kül bırakmayacak kadar fazla kelimemiz var da konular gelip yüreğimize dayanınca aciz kalıyoruz. Aşk lazım bazen aşk. Aşk imiş her ne var âlemde. İlm dedikleri kîl ü kâl imiş diyor şair. Bize de aşk lazım ki kutlu doğum haftasında O kutlu kişiden bahsedebilelim. Gelin görün ki kalbimizin mührünü açamadan dilimizin mührü açılmıyor, açılamıyor. Bildiklerimiz, gördüklerimiz, öğrendiklerimiz, içinde aşk olmayan her şey dilimize dökülebilirken, aşk gerektirenler bizi dilsiz kılıyor.
Bu üzerinde yaşadığımız dünya güneş hesabıyla bundan 1437 sene evvel kutlu bir doğumla şereflendi. İnsanların vahşi hayvanlar gibi yaşadıkları ve yaşıyor oldukları bu dünyaya rahmet yağmurları yağmaya başladı. Öyle vahşi bir dünyaydı ki burası. Henüz insanlar uçmuyor, denizlerin dibini keşfetmiyordu. Güçlü olan zayıf olanı rahatlıkla eziyor, köleleştiriyor, öldürüyordu. Bir kız çocuğunun diri diri toprağa atıldığını düşünün. Çukurdan çıkmaya çabalıyor, ağzına burnuna dolan toprağı tükürüyor, başına gelenleri anlamaya çabalıyor ama anlayamıyor, çaresizlik içinde ağlamaya, feryat etmeye başlıyor, fakat çaresiz kaderine boyun eğiyor. Ne kadar da feci değil mi. Vicdan henüz doğmamış. Henüz yeryüzüne ulaşmamıştı. İşte o zamanlarda insanlık bir insan olma örneği ile tanıştı. İnsanların arasından çıkan bir insan hemcinslerine vicdanı ve merhameti öğretti. Savaşında tek kılıç, eğitmenlikte tek kalem kullandı. Doğruluk. Emrolunduğu gibi dosdoğru oldu. Kendisine yapılan her saldırıyı da aynı kalkanla karşıladı. Doğruluk.
Tanıyanlar O’na Emin diye isim taktılar. Doğru ve emin bir insandı. Biliniyordu ki O dediyse doğrudur. O’na bir şey emanet edildiyse güvendedir. Her davranışının mutlaka bir anlamı vardı. Az konuşurdu, bir şey söylerse bir anlamı vardı, aydınlatırdı. Metanetliydi, merhametliydi, temizdi. Zevklerinin peşinde koşan bir insan değildi. Kimse O’nu bir sefahat âleminde görmedi. Arpa ekmeği ve su ile geçirdi ömrünün büyük kısmını. Açlığı hissetmemek için karnına taş bağlardı. Dünya zevklerinin hepsinden uzaktı. Yumuşak yatak yüzü bile görmedi. Herkes bilirdi ki kendi elleriyle kendi hırkasına yama yapar, onu giyerdi. İnsanların vahşetinden, merhametsizliğinden, putperestliğinden rahatsız olmuş yorgun bir halde dağ başlarına çekildiğinde de aynıydı, yüz binlerce seveni varken de aynıydı. Değişken değildi. Riyadan ve gösterişten uzaktı. Arabistan imparatoru olup saraylarda da yaşayabilirdi. İnsanlardan bir insan olmayı tercih etti. Çadırda yaşadı. Dünyaya örnek olarak gönderilmişti. Güzelliğin, iyiliğin, doğruluğun, merhametin, vicdanın, sevginin, tevazunun, ahlakın zirvesiydi. İnsanlar baksınlar örnek alsınlar diye gönderildi.
Bazen aklımıza gelmiyor değil. Belki Afrika’nın dibinde, her şeyden bihaber bir insan olarak dünyaya gelmiş olsaydık sorumluluğumuz daha az olacaktı. Hesabımız belki daha kolay olacaktı. Fakat İslam peygamberini tanıdıkça ve kalbimizi onun aşkı ile doldurdukça elimizin tersiyle itiyoruz bu ihtimali, hatta içimiz titriyor ve şükrediyoruz böyle olmadığımız için. Şükür kelimelerimize daha başka neleri ekleriz diye düşünüyoruz. Örneğimizi daha iyi tanımak ve O’na benzemek için daha fazla çaba gösterme azmini içimize doldurmaya çalışıyoruz.
Amerikalıların popüler bir kalıbı var. WWJD. What would jesus do? (İsa olsa ne yapardı) cümlesinin baş harflerini çeşitli objelerin üzerine kazıyor, vücutlarına dövme olarak yaptırıyorlar. Hazreti İsa’nın hayat hikâyesi net olarak bilinmiyor. Bu kadar fazla dejenere olmuş bir dinin peygamberinin hayat hikayesi de rivayetlerden oluşuyor. Biz Müslümanlar manevi olarak açlık çeken milyarlarca diğer insana göre çok daha fazla şanslıyız. Hayatının her aşaması dilden dile, kitaptan kitaba, gönülden gönüle aktarılarak bugüne ulaşmış bir örneğimiz var. Bu yüzdendir ki biz kendi kendimize Peygamber Efendimiz olsa idi ne yapardı diye sorduğumuz zaman cevabını bulmakta zorluk çekmiyoruz. Örneğimiz hayatımızın her anında ne yapacağımızı kulağımıza fısıldıyor adeta. Rehberimiz asırlardır önümüzde yürüyor. Bu yüzden ne kadar sevinsek, ne kadar şükretsek, O’nun kutlu varlığına, doğumuna ne kadar sevinsek az

DuyguBank

Nisan 19th, 2008

Duygular çarşıda pazarda parayla alınıp satılmıyor. Bakkala girip “bakkal amca bakkal amca annem biraz haset, biraz hoşgörü biraz da sevgi istedi” demiyor hiç bir çocuk. Bakkal amcaların devrinin kapandığından değil. Duyguların veresiye verilmeyecek kadar kıymetli şeyler olup da risk taşıdıklarından hiç değil. Öyle olsa kuyumcular satardı duyguları. Duygu dediğimiz renksiz, kokusuz, tatsız şey insanların işlerine gelmesine bırakılmış. Elindeki duyguyu işine geldiği gibi sarf eder olmuş insan evladı. Hesabını kitabını bilmeden, yapmadan her türlü duyguyu her türlü insan ve hayvan ve bitki ve isim ve şehir ve devlet ve eşya ve artiste yöneltebiliyor. Televizyonda gördüğü bir artiste sınırsız sevgi yöneltebiliyor ne yönelttiğini, kaç para ettiğini bilmeden. Kendisine bir ideal belirleyip hırs duygusunu nelere mal olacağını hesaplamadan ona yöneltebiliyor. Vicdan da bunların içerisinde. Vicdan azabının kaç para edeceğini bilmeden azap çekebiliyor. Ya da vicdansızlık edebiliyor. Kargaşa ve kaos dünyaya hakim oluyor ondan sonra. Kimin duygusu kimin cebinde belli değil. Sokakta aylak aylak dolanan insan belki de arka cebine bir sürü sevgi doldurmuş da öyle dolaşıyor. Bilemiyorsunuz. Anlayamıyorsunuz. Herkesi farklı kıstaslarla değerlendirmeye alışmışsınız. Duygular belirsiz oldukları için hiç kimseyi doğru değerlendiremiyorsunuz.
Bu gidişe bir son vermenin vakti geldi de geçmek üzere.
Bu yüzden artık yetkililerin bu konuya el atmaları gerekiyor. Herkes inceleme altına alınmalı ve duyguları tek tek değerlendirilmeli.
Acı, şaşkınlık, azim, nefret, inat, ilgi, sevgi, kin, bunalım, şaşkınlık, alınganlık, kıymetbilirlik,
arzu, af, teselli, utanç, gamsızlık, değişme, başarı, hayranlık, beklenti, bıkkınlık, cesaret,
cüret, çaba… Sonsuza kadar gidebilse de tüm duygular. Buradaki her kelime bir duyguyu ifade etmese de bizimkisinin amatör bir çalışma olması hataları affettirebilir. İsteğimiz bu konular için devletin uzmanlar çalıştırması. Her meslek grubu ve halk tabakasından insanlar alınıp bu uzmanlar tarafından incelenmeli. Neticede var olan bütün duygular ortaya dökülüp sınıflandırılmalı. Biz tepeye sevgiyi yerleştirmiş olabiliriz. Başkaları başka şeyleri yerleştirebilir. Dolayısı ile herkesin kabul edebileceği bir değer sınıflandırılması yapılmalı. Elbette bizim isteğimiz sevgi duygusunun ön sıralarda olması olur. Ama sevgi duygusu günümüzde daha alt sıralara düşmüşse boynumuzu büker kabulleniriz. İşimize de gelir tabi ki, bizim için kıymetli olan bu duyguyu daha rahat elde ederiz; harcarken kolay davranmak zorunda kalacak olmamız bizi üzse de genel intizam adına buna aldırış etmeyiz. Ne yapalım der çekiliriz. Duyguları sınıflandıran ve sıralayan kurul daha sonra bu duygular için birim fiyat belirlemeli. Para birimi gibi bir duygu birimi oluşturulmalı sonra. Duygu birimi kullanılarak duygular arasındaki çapraz kurlar belirlenmeli. Bir kin duygusu iki ilgi duygusuna değişilebilmeli. Bu iş bizi aşar tabi uzmanlar karar verecek hangi duygunun ne ettiğine. En başta sabit kur rejimi uygulanmalı. Duygu borsası dalgalı kura geçmek için henüz hazır olmamalı başta. Bizim gibi dengesizler kendi duygularının ederini kendileri belirlemek isteyecekleri için zaman içinde yavaş yavaş dalgalı kura geçilmesi kaçınılmaz olacak neticede. Dalgalı kura geçmeden önce duygu kurulu her duygu için bir taban fiyat belirlemeli. Herkes dilediği gibi bedavadan vermemeli duygusunu. Sevgi veriyorsa karşılığında aynı miktarda sevgi veya eşdeğer miktarda başka duygudan almalı. Bazı duyguların değiş tokuşu da yasaklanmalı. Duygu bankaları açılmalı ve sonrasında bu bankalar branşlaşmaya gitmeli. Önce her bankanın sevgi birimi, nefret birimi, şaşkınlık birimi oluşturulurken zaman içinde bu birimler yeterli olmamalı. Yavaş yavaş her banka bir konuda uzmanlaşmalı ve neticede SevgiBank, İnatBank, TeselliBank gibi bankalar kurulmalı. Bu bankalar duygu değişimlerini de ellerinde tutmalılar. Sevgi sunduğunuz birisi size karşılığında nefret sunuyorsa Duygu Bankaları Denetleme Kurulu bunu anında yakalamalı ve en ağır cezalarla cezalandırmalı. İnsanların duygularını olmadık yerlerde harcamalarına müsaade edilmemeli. Duygu polisleri her yeri denetlemeli. Bir köşede birbirine sevgi sunan iki genç görüldü mü hemen tutuklanmalı ve hapse tıkılmalı. Her insan belirli periyotlarla duygu kontrolünden geçmeli. Neticede eline tahlil ve tetkik sonuçlarını vermeliler ve bu sonuçları üzerinde taşımalı. Umursamazlığı bir önceki döneme göre on birim artmış bir insanın duyguları hemen inceleme altına alınmalı. Nerden buldun yasası uygulanmalı bu durum için. Bir şekilde azmini azaltıp umursamazlığını artırmış olabilir bu vatandaş, hemen banka dekontu sorulmalı. Bütün duygular sürekli kontrol altında tutulmalı ve bu milli bir mevzu olmalı. Diğer ülkelerden yurda giriş çıkış yapan turistinden işadamına kadar herkes gümrüklerde duygu kontrolünden geçmeli. Yurda girerken aldığı belgeyi çıkarken de göstermeli ve değişimleri izah etmeli. Tehlikeli bulunacak duygulara sahip insanlar yurda alınmamalı.
Vicdan çarşıda pazarda alınacak satılacak bir nesne değil. Herkes vicdansız olabiliyor ve size yöneltilen insafsızlığa karşı siz eliniz kolunuz bağlı oturabiliyorsunuz. Keza sevgi de çarşıda pazarda satılmıyor. Dolayısı ile sevgi sunduğunuz zaman karşılık alamama ihtimaliniz olabiliyor. Duygu politikası ile insanların bu kötü durumlardan kurtulmaları mümkün olmalı. Duygular kıymet görmeli artık.
Buradan yetkililere can havliyle sesleniyoruz. Umarım sesimiz duyulur

İnsanlık Çıplak

Nisan 12th, 2008

Bazı şeylerin tarifi olmuyor işte. Buna rağmen illa ki tarif etmek uğruna yaşıyoruz hayatlarımızı. Upuzun bir deniz seyahati sırasında, içimiz dışımız deniz olmuşken, bir parça toprak hayaliyle yanıp tutuşurken bulduk burayı. Adını dünya koyduk yaşamaya başladık. Öyle mi acaba? Değil tabi ki. Bilmediğimiz için uydurması çok kolay. Bilmemek ne kadar rahat değil mi. Bilsek bu kadar rahat olamazdık. Cahilliği alkışlıyorum avuçlarım patlayana kadar. Bilgisizliği kutsuyorum.
Kutsal Papa hazretleri eline kutsal suyunu ve kutsal haçını alsın da bütün bilgisizleri tek tek kutsasın. Hinduların ineğe tapması gibi bir şey olur herhalde. Kaç tane insan var ki ineğe tapmayan zaten. İneğe tapmak çok uç bir şey değil ki. Kanı canı olan bir varlık. Nefes alıyor. Gözleri kulakları bile var. Paraya, pula, mevkiye, makama, markaya tapan insanları düşündüğümüz zaman ineğe tapmak o kadar masum bir davranış ki. Kutsal Papa hazretleri tüm inekperestleri de kutsasa yeridir.
Bütün inekperestleri ve toteme tapanları tek tek kutlayıp ben de öpüyorum gözlerinden. Helal olsun size diyorum. Farkında değilsiniz ama en delikanlıca davranışı yapan sizsiniz diyorum. Dünya o kadar fazla putperest tektanrıcı ile dolu ki, siz tanrılarınızı istediğiniz kadar çoğaltın. Hiç değilse riyakar değilsiniz.
Dünyanın en büyük sorunu bencilliktir diyoruz ya bazen. En mide bulandırıcı insan davranışı da riyakarlıktır yeryüzünde. Bir söz konuşup da davranışlarıyla bunu desteklemeyen insanlar var ya. Tam aksini yapan insanlar var ya. Midemizi bulandırıyorsunuz. Sizi düşündükçe midemizden bir öykürme yükseliyor ki. Boğazımıza kadar, lavaboya koşuyoruz kusmak için. Ama olmuyor. Öykürmeye devam etmemiz lazım hayat boyu. Riyakar insanlar nefret ediyoruz sizden.
Bütün putperestleri takdir ediyorum. Müslüman, hristiyan ya da musevi görünen putperestler var. Bütün değerleri kabul ettiğini sözde konuşup davranırken hiç oralı olmayanlar var. Hak yiyen, hukuk çiğneyenler var. Lüks içinde yaşamak için, marka için, refah için, kendi hassas bedeninin eziyet çekmemesi için başkalarının sırtına basanlar var. Düzenin böyle olduğunu ve başka türlü yaşamanın mümkün olmadığını söylüyorlar, bakın dinleyin. Çarkın dişlisi olmanın çaresizlikten kaynaklandığını söylüyorlar, bakın dinleyin. Elim mahkum diyorlar. Bakın. Duyuyor musunuz? Elim mahkum diyorlar. Başka çarem yok diyorlar. Ben yapmasam başkası yapar diyorlar. Ben ezmesem beni ezerler diyorlar. Paraya tapıyorlar görüyor musunuz? Markaya tapıyorlar. Rahata tapıyorlar. Sonra da elbette biz de Allah’a inanıyoruz, bizler de tek tanrı inancına sahibiz diyorlar. Sizin tanrınız çoktan değişmiş, farkında değil misiniz?
Bazı şeyler tarif edilmiyor. Gözlerimizin önünde yaşanan hadiselere bakarak maç spikeri gibi olanları tarif edemiyoruz. Çok riskli bizim için zira. Evet sayın dinleyiciler. Dünyadan bildiriyorum. Şeytan açık ara önde. Tüm insanlar kandırılmış vaziyette. Putperestlik günden güne bütün dünyayı sarmaladı ve yegane din haline geldi. İnsanlar artık vahşi hayvan sürüleri gibi yaşıyorlar. Sevgi bir kaç asır önce unutuldu. Yerini maddiyat aldı. İnsanlık bir uçuruma doğru son hız ilerliyorlar. Duygular para ile satılır oldu. Sevgi mi marka mı? Marka. Huzur mu lüks mü? Lüks. Batan geminin malları bunlar. Gelin, kapış kapış gidiyor. Duygular pazara bile düşmüyor artık. Para etmiyor çünkü.
Kralın çıplak olduğunu bağırmış ya çocuk. Keşke çıplak olan sadece kral olsa. Herkes çıplak. Utanmadan, arlanmadan, çırılçıplak geziyor insanlar. Birisi kalksın delikanlıysa çıplaksın desin. Parçalayacaklar. Utanç mı mal mı? Mal. Utanma duygusuna kadar yitirdi insanlık sayın dinleyiciler. Her duyguyu yitirdik. Dinleyiciler?

Evet Dedik

Nisan 5th, 2008

Bütün ruhlar yaratıldıktan sonra büyükçe bir meydanda toplanırlar. Elest bezmi demişler. Allah yarattığı ruhlara seslenir. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”. Bütün ruhlar hep bir ağızdan evet derler. Evet, kelimesinin Arapça versiyonu olan “bela” kelimesi kullanıldığı için bu hadise “galu bela” yani “evet dedik” olarak adlandırılır. Bütün insanlar. Ben, sen, o, biz, siz ve onlar. İşçi, memur, esnaf, çiftçi, işadamı, sporcu, sanatçı, bağkurlu, SSK’lı, el arabacısı, simit satıcısı, padişah, köle, beyaz, zenci, Kürt, Arap, Fransız, İngiliz, amerikan başkanı, uyuşturucu kaçakçısı, cami imamı, zangoç, mahkum, hâkim, gardiyan, it, kopuk, iyi aile çocuğu, korsan, haylaz, abid, aşık, maşuk, şair, yazar, peygamber, münafık… Yani aklınıza gelen ve gelebilecek ve gelmeyen herkes ama herkes bir alanda toplanmıştı. Üzerimizde beden denilen bu elbise yoktu ve belki de beden denilen elbisenin ne olduğundan bile haberimiz yoktu. Öylece duruyorduk. Belki annemiz, babamız da yanımızdaydı ama tanımıyorduk. Gün olup da bir çeşit bağlarla bağlanacağımız insanları tanımıyorduk. O anda gördüğümüz ve içimizin çok ısındığı bir kimse ile on bin yıl arayla geldik belki dünyaya. Belki dünyaya gideceğimizi biliyorduk da sınava girecek çocuklar gibi heyecanlıydık. Nasıl geçecek acaba diyorduk. Yüzümüzün akıyla geri döneceğimizden emindik. Yaratıcımızla baş başaydık ve çok mutluyduk bu baş başalıktan. Bir an önce sınavı bitirip tekrar bu baş başalığa dönmek istiyorduk. Zil çaldı ve sınav başladı sonunda.

Dünyaya geldikten sonraki hayatımız enteresan bir şekilde elest bezmindeki durumlarımıza çok aykırı oldu. O zamanlar bilmediğimiz ve tahmin edemediğimiz bir şeyin müptelası olduk. Dünyanın. Dünya güneş sisteminin baştan üçüncü, sonran yedinci gezegeni. Atmosferi var. Eksen eğikliği mevcut. Şekli üstüne bastırılarak yassıtılmış bir küreye benziyor. Güneşin etrafında dönüyor. Canlıların yaşaması için gerekli ve yeterli kaynakları mevcut. Aslında bu gereklilikler de tartışılır. Eğer ki Yaratıcı bizim helyumla yaşamamızı isteseydi ve marsta çepeçevre oksijen ve azot karışımı bir atmosfer olsaydı marsa araç gönderip “Burada helyum olmadığı için insan yaşamına uygun bir yer değil burası” diyecektik. Hiçbir şey bizim elimizde değildi. Her şey tasarlandı. Bir tiyatro oyunu gibi, sahneye çıktık ve oyunumuzu oynamaya başladık. Dünyanın yukarıda sayılanlardan daha farklı özelliklerinin olduğunu keşfettik. Bizleri cezbedip kendisine bağımlı hale getirdi. Mahcubiyet ihtimalini düşünmemeye başladık sonrasında. Hepimiz bize kendimizi güvende hissettirecek bazı şeyleri hayatlarımıza kalkan yaptık ve dünya bağımlılığını sürdürdük utanmadan. Sözler ve yeminler beş para etmez oldu. Her şeyin doğrusunu biliyor olduğumuzdan emin olduk hep. Herşeyin en doğrusunu biliyorduk ve kalplerimiz çok temizdi. Elbette ölmek diye bir gerçek vardı ama dünyayı da adamakıllı yaşamamız gerekiyordu. Ne demişti peygamber, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışın. Biz de bu sözü kendimize düstur edindik. Başka söze hacet yoktu zaten. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışmaya başladık. Etrafımızdaki insanlar bir bir o tarafa gitmeye başladıklarında bile ders alamaz olduk bu durumdan. Zira bizim çok büyük bir meşgalemiz vardı. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışmak zorundaydık. Hiç ölmeyecekmiş gibi. Dünya bizde büyük bir bağımlılık halini aldı. Bütün zamanımızı programlama ihtiyacımız doğdu burada yaşarken. Asla ve asla hiçbir şeyi oluruna bırakmak gibi bir ihtimali düşünmedik. Sabahları şu saatte kalkacaktık ve şu saatte kahvaltı yapıp şu saatte şu vasıtaya binecektik. Şu tarihte göz doktoruna gidecek, şu tarihte tatile çıkacaktık. Programsız ve plansız ve düzensiz yaşayamaz haldeydik. Bilinmezlerin ortasında yaşadığımız bu hayatta nereden geldiğimiz hakkında en ufak bir ipucu dahi vermiyor zihinlerimiz bize. Geleceğimiz hakkında da aslına bakarsanız elimizde hiç bir ipucu yok. Bir yer sarsıntısı içerisinde bulunduğumuz binayı kafamıza geçirebilir ve o çok kıymetli hayatımızı elimizden alabilir. Sevdiklerimizi ani ve şok edici bir haberle kaybedebiliriz. Her an risk altındayız ve hayatımız tehlikede. Gelin görün ki programlamaya çalışmadan da edemiyoruz. Adım adım her hadiseyi düzenlemek durumundayız. Hayırlısı olsun diyemiyoruz. İnsan olarak bize verilen hayata ve vereni olan Yaratıcıya yüzde yüz isyankarız ve isyanımızın farkında değiliz. Birisi bize isyan ediyorsun derse ona düşman kesileceğiz. Hemen verdiğimiz sadakalardan, tuttuğumuz oruçlardan bahsedeceğiz. Başımızdan vicdan azabını ve korkuları savmak için yeterince iş yapmış olmakla rahatlatacağız kendimizi. Daha sonra çok kıymetli hayatımızı yaşamaya geri döneceğiz.

Bir kısır döngü içinde geçirdiğimiz hayatın son bulduğu ve bütün ruhların tekrar bir araya geldiği bir gün elbette olacak. Bu dünya eninde sonunda patlayacak. Hiçbir şey olmazsa insan kendi eliyle kendi atmosferini bitirip yine yok edecek dünyayı. Ya da bir kimyasal savaşla ya da başka bir bencillikle dünya hayatını sona erdirecek. Ruhların tekrar bir araya geldikleri gün dünya bağımlılığımız büyük bir mahcubiyet sebebi olarak bütün benliğimizi kaplayacak. Verdiğimiz sözü ne çabuk unutmuş olduğumuz, dünyaya bağımlı yaşayabilmek uğruna ihmal ettiğimiz ruhumuz. Bedenin zevkleri için harcadığımız o kısıtlı zamanımız. Belki bin yıl yaşayacak olsaydık bile değmeyecek zevkler uğruna harcadığımız taş çatlasa atmış yıllık bir süre. Ruhlar bir araya geldiği zaman artık orası bizim için büyük bir mahcubiyet alanı olacak. Daha çok değil, bir an önce Yaratıcının karşısına geçip de “Sen bizim Yaratıcımızsın, elbette ki Sana kulluk edeceğiz” dediğimiz alanda bir an sonra tekrar toplanacağız. Hepimiz. Kralından, başbakanına, hamalından işadamına. Herkes. Başlar önde. Utanç zirvede. Bize bir kelime edilmesin de yok olalım diyeceğiz belki de. Daha fazla utanmayalım da yok olalım diyeceğiz belki de. Belki de o kadar kıymet verdiğimiz hayatın sonsuza giden versiyonu utancımızın yanında kıymetsiz olacak. Anne evladını tanımayacak, kardeş kardeşi görmeyecek. Mahcubiyet o kadar fazla sarmalamış olacak ki o meydanı, kesif bir koku yayılacak, gözyaşları sel olacak, içler paramparça olacak dünyadaki mutsuzlukların, ve streslerin, ve depresyonların binlerce katı olan bir eziklikle. O gün bugünkü halimiz kadar kendimize güveniyor olamayacağız. Bu kadar kıymet verdiğimiz hayatımız o gün keşke yaşanmamış olsa olacak

Bencil Yeni Dünya

Mart 29th, 2008

Çukura düşmüş bir tane kaplumbağa. Bağa bağa kaplumbağa. Kuyuya düşmüş hodbin kardeş. Döner durur da çıkar yol bulamaz.

İnsan hayatının en büyük problemi bencilliktir. Dünyanın en büyük sorunu bencilliktir. Diğer bütün sorunlar hikâye. İsterseniz biz bir açılımını yapalım.

Savaşlar: Dünya tarihi savaş tarihidir ne garip. Kadeş savaşından İkinci Dünya Savaşına kadar, Malazgirt savaşından Körfez savaşına kadar. Tarih denilince aklımıza ilk gelen olgu savaştır. İnsanlar dünya üzerinde çoğalmaya başladıkları günden itibaren savaşmaya da başlamışlar. Büyük ve küçük savaşlar olmuş, kabileler arası savaşlardan dünya savaşlarına kadar irili ufaklı binlerce savaşla karşılaşıyoruz işin içine girdiğimizde. Almanya ve İtalya sanayi devrimini diğerlerinden geç tamamlamış, yeni sömürge bulmaya çabalamışlar ve hoop Birinci Dünya Savaşı. Rusya sıcak denizlere inmeye çabalamış hoop Osmanlı-Rus savaşları. Türkler ipek yolunu ele geçirmeye çabalamış, hoop Çin’e akın var. Bu ve bunun gibi savaşlara baktığımız zaman büyük çoğunluğunun ekonomik temelli savaşlar olduğunu görüyoruz. Peki, bu ekonomi de nedir diye soruyoruz kendi kendimize. Bu ekonomi de ne ola ki?

Ekonomi kıt kaynakların sınırsız ihtiyaçları karşılaması hadisesidir. En azından bize böyle öğrettiler basitinden. Sonra grafiklerini çizip türevlerini almayı da öğrettiler ama temelde böyle. Ekonomi kaynaklarla ihtiyaçlar arasındaki ilişkinin uyuşmazlığını çözmeye çalışan bir yoldur. Şimdi aklımıza bir soru daha geliyor. Kaynakların kıt oluşunun sebebini anlayabiliyoruz da, bu ihtiyaçlar neden sınırsız? Temel ihtiyaçlara bakalım. İnsan eğer yetinmeyi biliyorsa karnını doyurduğu, barınacak bir yer bulduğu, üşümediği sürece biz bu insanın ihtiyaçlarının giderildiğini düşünebiliriz. Zira bu üçlüyü bulamayan insan sayısı bulanların sayısına oranla çok çok fazla yaşadığımız dünyada. İşin ilginç yanı da savaşları çıkaran taraf hep azınlık olan bu müreffeh kısma mensup insanlar. Amerika Irak’a girdi. Hangi Amerikan askerine sorarsanız sorun burası bir çöplük diyordur. Alıştığı rahat ortamdan çok uzak bu yokluk ortamı. Madem rahattın da behey Amerika ne işin vardı senin Irak’ta diye sorarsak eğer kafamız iyiden iyiye karışıyor.

Karışmasın kafanız karışmasın. İnsan asla azla yetinmiyor. İnsanın yapısında bencillik var. Var olana var diye sevinmek yerine daha fazlasını ister hep. İnsan hep açtır. Gözünü toprak doyurası insan seni. Savaşlar açlıktan çıkmıyor. Savaşlar bencillikten çıkıyor. Amerika Irak’a bencilliğinden giriyor. Ekonomik sebepler dediğimiz bencillikten başka bir şey değil. Irak’ta petrol var diye giriyor. Kendi petrolü zamanla bitecek diye giriyor. Aç olduğundan değil, gözü doymamış olduğundan giriyor. Irak’ta açlıktan ölen insanlar var. Dünyadaki tok insanlar fuzuli masraflarının bir kısmını açlara ekmek almak için harcasalar dünyada aç kalmaz. İnsanlar zayıflamak için para harcıyorlar, marka giyinmek için para harcıyorlar, makyaj malzemelerine senede harcanan parayla eminiz ki bir kaç Afrika ülkesi doyar. Sokakta bir insanın aç olduğunu görüp hisseden bir insanın makyaj malzemesine para veriyor olması ne kadar kabul edilmez bir şey. Kuru ekmeğe muhtaç yaşayanların farkında olup da zayıflamaya para harcanması ne kadar adice bir davranıştır. Lüks bir lokantada yemek yemeye yüz lira harcayan iki insan neden on liraya karınlarını doyurup doksan liraya iyilik etmeyi düşünemez? Bencilliklerinden efendim bencilliklerinden.

Anlayabildiniz sanıyorum. Savaşları makyaj malzemeleri çıkarıyor. İtiraz etmeyin hemen. Yukarıda ispatladık. Savaşlar diyetlerden dolayı çıkıyor. Savaşlar lüks tüketim yüzünden çıkıyor. Azla yetinmeyi bilemeyen insanlar yüzünden çıkıyor. Evet, bu yazılanları şu anda okuyan insan. Emin ol savaşların çıkmasının birinci sebebi sensin. Bencilsin çünkü. Hayat standartlarından asla taviz vermezsin. Paylaşmak diye bir şeyin farkında değilsin. Belki duymadın bile bugüne kadar. Kendini temize çıkarmayı bırak. Bırak artık bencilliği, egoistliği. Şapkanı önüne koy. Düşün. Sana bencilliği öğretenler savunma yollarını da öğrettiler. Evet, ben lüks tüketiyorum ama aslında benim kalbim tertemiz demeyi öğrettiler. Kendini temize çıkarmayı öğrettiler sana. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovalamayı öğrettiler.

Hayalen Amerika’ya yolculuk yapıyoruz. İnsanlarla konuşuyoruz. Macera dolu Amerika, hayaller ülkesi. Dünyanın Merkezi New York. Diskoları, barları, partileri dolaşıyoruz. Modaevlerine bakıyoruz, lokantalarında oturuyoruz. İnsanlar hayatlarından ne kadar da memnunlar değil mi? Sonra Türkiye’ye gelelim. Küçük bir Amerika adeta. Aynı yerlerde dolaşalım. Dolaşmaya gerek yok, TV izleyelim. Magazin programlarına bakalım. Herkes kendinden ne kadar emin inanılmıyor. Ne kadar da doğru yaptıklarından emin insanlar. Her şeyi çok doğru yapıyorlar değil mi? Bencillik insanı kendinden emin yapıyor. “Ben yaptıysam doğrudur” mantığı ile “dünyanın en doğru insanı benim” mantığı birleşince “biliyorum ama”‘ları da yanına ekledik mi en donanımlı bir savaşçı haline geliyor insan. Lükse harcanan her kuruş, fuzuli harcanan her kuruş savaşlarda sıkılan bir mermidir diyoruz biz. İnsan bencil olmayıp paylaşımcı olsaydı dünyada sorun diye bir şey kalmazdı. İnsan kendini düşündüğünün onda biri kadar başkalarını düşünseydi. Dünyada sorun kalmazdı.

Bencillik artık çok yaygın bir moda haline geldi. Her eve girmiş vaziyette. Açmamış olduğu kapı yok artık. Girmediği hane yok. Herkesin e-posta adresi yok ama herkes bencil. Herkesin otomobili yok belki ama herkes bencil. Herkesin her şeyi yok ama emin olun ki herkesin yeterince bencilliği mevcut. İki kişiye yetenin üç kişiye de yeteceği fikri aptalca bir fikir bencil yeni dünya için. İki kişiye yeten belki bir kişiye yetmeyebilir daha iyi bir görüş. İkinciyi egale edip nasıl tek başına bütün hepsinin üzerine yatabiliriz daha geçerli. Hele ki başkalarını düşünmekten söz etmeye kalkarsak tuhaf karşılanırız. Sen önce kendini düşün derler. Başkalarını düşünüp de ne olacaksın derler. Derler de derler.

Anlattıklarımız kimseye tuhaf gelmesin. Bu söylediklerimiz dünyanın en temel gerçekleri. Sadece bize gösterilen yüzleri farklı. Herkes iyi kalpli olduğunu iddia eder, doğru olduğunu, dürüst olduğunu, hele ki sevgi dolu olduğunu iddia eder. Dostlar alışverişte görsünler. İş faaliyete gelirse eğer göreceksiniz ki pabuç pahalı. Kimse düşündüğü gibi değil. Kaçacak delik arıyor konuşunca mangalda kül bırakmayanlar. Senden bahsediyoruz okuyucu. Hemen devekuşu gibi başını kuma gömme. Sensin en büyük bencil. Her zaman sevgi dolu olduğunu iddia eden, iyi kalplilikte dünyanın merkezinde olduğunu düşünen sensin. Savaşların çıkmasına sebep olduğunu düşünüp tüyleri diken diken olacağına bizle dalga geçen sen değil misin? Şık görünme, şık yeme, şık yaşama uğruna sarf ettiğin fiziksel ve düşünsel ve duygusal eforun milyonda birini başkalarını düşünmek için sarf ettin mi? Onun yeri onun yeri ayrı dersin sorarsan. Bir gün elini cebine attın mı Allah rızası için konuş. Bir gün bencilliğinden taviz verdin mi? Dilenciye vereceğin 25 kuruşun hesabını yaparsın.

ACABA GERÇEKTEN İHTİYAÇ SAHİBİ Mİ?

Bak şu sorunun yüzsüzlüğüne. Bir tane gerçek ihtiyaç sahibi aradın mı sen, kapına gelenin ihtiyacını sorguluyorsun. Sen kendini kim zannediyorsun. Sen kimsin? Sen kimsin? Sen kimsin? Ne kadar da büyüksün. Ne kadar da merkezindesin dünyanın. Ne kadar büyük bir bencilliktir bu. Yaşadığın dünya sadece senin için var değil mi? Evet sadece sen varsın bu dünyada. Sen keyfin için yaşamaya devam et. Asla taviz verme rahatından. Asla eğilme. Asla yanlış yaptığını düşünme. Asla. Asla.

Dünyanın birinci sorunu bencilliktir.

Mutluluk

Mart 22nd, 2008

Gökten zembille inmiyor hiç bir mutluluk. Bekleyerek elimize geçeceğini umduğumuz mutluluklar biz beklerken gözlerimizin önünden geçip giderler. Atmamız gereken minicik bir adım da olabilir, bizi kan ter içinde bırakacak upuzun bir koşu da olabilir. Neticede illa ki yapmamız gereken şeyler var mutluluğu elde etmemiz için. Mutluluğun kendilerini gelip bulacağı ümidiyle yaşayan insanlar tren istasyonunda oturmuş kendilerini ümit ettikleri yere götürecek trene bakan insanlar gibidir. Bir kaç adım trene binmeleri için yeterli olacakken oturup beklerler. Trenin gideceği yerden ziyade trenin içini düşünmektedirler. Acaba yer olacak mı, acaba ayakta kalma ihtimalleri var mı, manzaralı bir yerde oturabilecekler mi, acaba arkadan gelecek olan tren daha iyi mi, acaba arkadan gelecek bir tren var mı? Bu soruları kendilerine sora sora trenin gidişini izlerler. Gidecekleri yerin önemini düşündüklerinde aslında ayakta da gitseler buna değer olacağını fark edecek olmalarına rağmen bu bir türlü akıllarına gelmez. Tren yavaş yavaş hareket etmeye başlar. Ara ara kafalarında canlanmaya başlar gidecekleri yerin önemi. Artık trene binmek için yapmaları gereken şeyler artmıştır. Tren hareket etmektedir. Biraz daha düşünürler. Bu sefer hem trenin içinde yer bulma ihtimalleri şüpheleri kafalarını meşgul etmeye devam eder hem de giden bir trene binmenin zorluğu. Tren gittikçe hızlanır. Artık binmek zorlaşmıştır. Biraz koşmak gerekmektedir. Trene koşulmaz. Korkular ümit edilen yere gidilmesine engel olmuştur. Tren hareket eder. Hızlandıkça hızlanır. Arkasından bakılır. Bir müddet sonra ortasına bulunulan hayat bir istasyonun sessizliği ve atılması göze alınmayan adımların pişmanlığıdır. Ümit edilen yere gitmek için elde olan fırsat kaçırılmıştır ve bir daha trenin gelip gelmeyeceği meçhuldür. Yalnızlık tüm istasyona ağır bir gaz gibi çökmüştür.

Bir zamanlar bir adam ormanda avlanıyormuş. Akşam olup evine dönecekken yolu kayalık bir yere sapmış. Yoldan geçerken kayaların arasında kötürüm bir tilki görmüş. Merak etmiş bu tilki bu kötürüm haliyle nasıl yaşayabiliyor. Oturmuş izlemiş. Bu sırada bir aslan gelip o kayaların önünde durmuş. Bir av gözlüyormuş, küçük bir ceylan. Bir fırsatını bulup ceylanı yakalamış. Parçalayıp bir güzel mideye indirmiş. Artıklarını ve kemiklerini de oraya bırakmış. Aslan gittikten sonra tilki sürüne sürüne artıkların başına gitmiş ve karnını doyurmuş. Avcı düşünmüş. Bak ne güzel Allah herkese rızkını veriyor. Benim bu çabalamalarım ne için dünya için. Ben de bir mağaraya çekileyim de nimetler ayağıma gelsin diye bekleyeyim. Dediğini yapmış da. Bir mağarada Allah’ın kendisine nimetler yollamasını beklemiş. Bir gün, iki gün, üç gün bekledikten sonra açlıktan, hastalıktan bitap düşmüş bir hale geldikten sonra aklı başına gelmiş. Neden eli ayağı tutuyorken insan bir köşeye çekilip aciz gibi beklesin ki? Neden insan yapabilecekleri varken yapmama yolunu tercih etsin ki?
Neden mutluluk gökten zembille insin ki atabilecek adımlarımız varken. Neden hayatı aslan gibi yaşayıp, adımlar atıp, hatta bu adımlarımızdan başkalarını da faydalandırıp, kazanacağımıza aciz tilki gibi olmaya çalışalım ki aciz, kötürüm değilken.

Hayatın belli kuralları vardır. Yüzyıllardır denenerek, sınanarak oluşturulmuştur bu kurallar. Acı çekmenin de mutlu olmanın da yolları bu kuralların arasında vardır. İkisi de çok kolaydır. Eğer ki insan acı çekmeye programlıyorsa kendisini emin olun ki çok fazla çaba göstermesine gerek yok acı çekmesi için. Atması gereken bir kaç adımı atmaması en yoğun acıların çekilmesi için yeterlidir. Mutlu olmak da hiç zor değildir. Atılması gereken bir kaç adım doğru yer ve zamanda atılırsa hayat boyu mutlu olmak için yeterli olacaktır. İki kere ikinin dört etmesinden daha kesin kurallardır bunlar. Çelişkilere yer yoktur. Oturduğum yerden mutlu olayım, mutluluklar gökten yağan yağmur gibi beni ıslatsın diyorsanız büyük bir çelişki içerisindesinizdir. Mutluluk istiyorsanız gereken adımları atmalısınız.

Hayat hiç kimseyi beklemez

İyi Ki Varsın

Mart 15th, 2008

Bu basit ve saçma sapan cümle ile başlıyor söz. İyi ki varsın.
İyi ki varım anasını satayım diyorum. Bu beni ilgilendiren bir şey. Seni ne ilgilendirir. İyi ki beni tanıdın da bir iki şirinliğime şahit oldun. Bu benim varlığım için sevinmene sebep olmamalı. Ben senin varlığın için sevinmiyorum zira. Sen olmasan senin yerinde başka biri olacaktı. Hele ki olasılık çokluğunun bu kadar yoğun olduğu bir oyunda (hayat) (ya da belki matrix) senin varlığın veya yokluğun minicik bir hareketin neticesi değil mi? İyi ki yoksun diyorum buradan hayatımda olması muhtemel olup da olasılıklara ve olmamış hareketlere kurban giden tüm insanlara. İyi ki yoksunuz da sizi tanıma ihtimalime rağmen sizi tanımadım da başım bir nebze olsun daha az ağrıdı yokluğunuz sayesinde.
Bana iyi ki varsın diyen insanlara düşman oluyorum. Her şeyi tesadüflere bağlayan insanlardan da nefret ediyorum, her olayı tanrısal iradeye bağlayan insanlardan da. Yaratıcı böyle istedi ve oldu diyor birisi. Peki, sen O’na ne yaptın da böylesi mühim bir insan olduğun çıkarımını elde ettin diye soruyorum. Olan şey senin tercihlerini bir neticesidir. Oh be ne iyi, git adam öldür ondan sonra Allah böyle istedi de çık işin içinden. İnsan hayatını kendi başına yaşar ve kendi tercihlerini yaşar. Yaradan olayların izleyicisidir. Ve neticelerden haberdardır ki bu da Yaratıcı kavramı için bir şeyin bilinememesi ihtimali olmamasından kaynaklanır. Yoksa müdahil değildir. Cüz-i irade kavramının kaynağı da budur. İyi ki varım evet. Var olmayı seviyorum. Durup durup varlığımı düşünüyorum. İyi ki varım. Ama senin için değil kendim için varım. Haddinizi aşmayın insan evlatları. Benim sinirlerimi fazla bozmayınız. Lütfen…
Bana iyi ki varsın diyen insanlarla ilgili planlarım var. Hayatlarından direk olarak varlığımı çekeceğim. Böylelikle yokluğumun onların hayatına pek fazla bir eksiklik getirmediğini görecekler.
“Sen iyi bir insansın”
Biliyorum anasını satayım. Ben iyi bir insanım. Niye iyi bir insanım peki? Buna cevap verebilecek misiniz? Benim egomu tatmin etmekten başka bana ne faydası dokundu benim iyi bir insan olduğum düşüncenizin. Kimse benim kötü bir insan olduğumu düşünmüyor. Herkes bir şekilde kendilerine zararı dokunmayan ve hatta bir miktar da faydası dokunmuş veya dokunabilecek olan bu insanın iyi olduğunu düşünüyor. Yeni tanıştığım insanları kollamaya başlıyorum bir saatten sonra. Acaba ne zaman benim iyi bir insan olduğumdan bahsedecek. “İyi ki varsın” ikinci bacağı ” sen iyi bir insansın” ilk adım. Herkesi şok edecek bir açıklamam var. Ben iyi bir insan değilim. Olmadığım gibi hiç bir zaman olmadım da. Ben hırsızlık yapmıyorsam fırsatını bulamamamdandır. Üç beş milyar çalarım sorun değil. Ama bana zararı faydasından çok olur. Hele ki elime geçsin trilyonları götürme fırsatı. Bak gözünün yaşına bakıyor muyum? Size iyi davranmam başımın ağrımasını istemememdendir. Zaten çok fazla kimseyle arkadaşlık etmem. Az sayıda olan yeni tanıştığım insanlara da iyi davranıyorum sadece. Laf fazla uzamasın diye. Konuşmaya tahammül edemiyorum çünkü. Ben iyi bir insan mıyım? Asla. Dünyadaki tüm insanlar “iyi bir insan” olma iddiasındalar. İti, kopuğu, arsızı, hırsızı aklınıza gelecek her türlü kötü sıfata sahip insan dâhil bu salt çoğunluğa. Herkes “benim kalbim temiz” diyor. Kalbinde zerre miktar kirliliği kimse kabul etmiyor. Herkesler iyi kalpli. Herkesler en güzeli biliyor ve davranışlarıyla bu doğrularını tatbik ediyorlar. Beni onlardan ayıran nedir? Ben de kendimle baş başa kaldığım zaman kendimi iyi biliyorum ve ona göre davranıyorum. Ben iyiyim. Geri kalan herkes şüpheli ve araştırma konusu edilmeden iyi olup olmadıkları anlaşılamaz. Bütün herkesin benim gibi düşündüğünü bildiğime göre bu dünyada savaşlar ne uğurda çıkıyor? İyi biri insan diğer iyi bir insana hangi gerekçeyle kurşun sıkabiliyor. Çocuk pornosu diye bir şey duydunuz mu? Ben duydum. Evet duydum. Duymak istemedim. Hatta keşke duymasaydım. Allah’a şükür görmedim. Görsem herhalde kendime gelemezdim bir kaç sene. Ama böyle bir şey benim yaşadığım bu dünyada var ve benimle aynı türden olduğu iddiasında olan varlıklarca üretiliyor ve talep görüyor. Ve ben de onlar gibi insanım. Ve onlar da iyi insanlar. Hata yapıyor olabilirler ama kalpleri çok temiz.
Hayır, efendim hayır. Benim kalbim temiz memiz değil. Ben iyi filan da değilim. Kimse benim karşıma geçip iyi olduğundan bahsetmesin bana feci bozarım. Kimse iyi değil, kimsenin kalbi temiz değil. Kalbi temizlemek öyle kolay bir hadise değil. Herkes bu temiz kalplilik payesine ulaşamaz ve bana bu payeyi veren insanlara düşman kesilirsem bilsinler ki bu kadar mühim bir şeyi mavi boncuk dağıtır gibi herkese dağıtabildikleri içindir.
İyiyim, çok iyiyim, meleğim ben melek. Kusursuzum. Ben iyi değilim kardeşim. Her türlü kusur bende. Ayıbımı günahımı ortaya dökmek istemiyorum burada ama kendim biliyorum yediğim haltların hepsini tek tek. Biliyorum ki siz de benden farklı değilsiniz. Ne iyiliğinden bahsediyorsunuz. İyiyim, kalbim çok temiz. Onun ışığında hareket ediyorum. Kalbim bana yol gösteriyor her adımımda. Bu nasıl bir riyakarlıktır anlayamıyorum. Nasıl alıştınız siz bu kadar riyakar olmaya. Çocukken de böyle miydiniz. Genlerinizden mi geliyor. Doğuştan iyi olamazsınız. Bence siz sonradan iyi oldunuz. Düşüne düşüne iyi olduğunuza karar verdiniz. Bakın ben sizden kötüyümdür kesinlikle. Benim kadar riyakar olamazsınız eminim. Ama gelin kötü olduğunuzu kabul edin. Bana yaklaşamayacak olsanız da kötüsünüz işte. Ve bana asla iyi bir insansın demesin hiç kimse. İyi olmadığımdan eminim ve sizin laf olsun diye dediğiniz laflarla değişmeyecek düşüncem. Boş konuşmayı bırakalım artık

Savaş

Mart 9th, 2008

Savaş bitince evleniyoruz değil mi sevgilim? Evet savaş bitince. Savaş bitecek. Bahar gelecek. Belki ilkbahar olur belki sonbahar. Sonra sonsuza kadar mutlu olunacak. Mutlu olunacak. Ol. Eskiden buralarda insanlar yoktu. Eski zamanlarda buralarda dinazorlar yaşıyordu. Yahut dinozorlar. Bu yaratıklar çok çok çok büyük canlılardı. Dev gibi. Devler de dinazorlardan önce yaşıyorlardı. Devler yaşarken dünya çok küçüktü. Bütün dünyada yedibin tane dev yaşıyordu ve nüfus planlaması yapılması gerektiğini konuşuyorlardı aralarında. Dünyaya sığmıyorlardı artık. Sonra savaşlar başladı. Onlarca dev savaşlarda öldü. Dünya yedibin tane dev için hareket yeteneğinin çok kısıtlı olduğu bir yerdi. Küçük Prens’in gezegeni gibi bir gezegen gibi görünüyordu dünya dışarıdan bakınca. Sonra devlerin soyu tükendi. Büyük savaştan sonra bir hastalık yayıldı kalanların arasında. Hepsi kısırlaştı. Dünya hayatı dinozorlara kaldı ondan sonra. Ya da dinazorlara. Bu yaratıklar et yiyenler ve ot yiyenler olarak ikiye ayrılıyordu. Et yiyenler ot yiyenleri, ot yiyenler otları yiyordu. Ölenler fosil oluyordu ya da petrol ya da kömür oluyordu. Bazıları kok kömürü bazıları linyit oluyordu. Kıtalar bugünkü gibi değildi daha. O zamanlar bütün karalar birleşikti. Daha sonra depremler oldu da kıtlara birbirlerinden ayrıldı. İlk depremlerde çatırdamaya başladı yerler. Daha sonra bu çatlaklardan çıkan magma adaları oluşturdu. Büyük adalar, Avustralya gibi. Sonra da yavaş yavaş kıtalar oluştu. İç denizler, göller oluştu. Sonra dinazorlar yavaş yavaş ölmeye başladı. Önceden yaşlanarak ölüyorlardı. Sonradan onlar da kısırlaştı. Tek tek öldüler. Sonra onların kalıntılarının üzerine insanlar gelip yerleşti. Toprak çok verimli olmuştu, dinazor ölüleri çok güzel gübre vazifesi yapıyordu. İnsanlar toprağı ekebilmek için su bulabildikleri yerlere yerleştiler. Dünya çok büyüktü ve onlar çok küçüktü. İstedikleri yerlere yerleşebilirlerdi. Onlar da öyle yaptılar. En güzel yerlere yerleştiler hemen. En verimli ovaları kapattılar ve çoğalmaya başladılar. Sonra insanlar birbirlerini kıskanmaya başladılar. Daha verimli ovaları olanları öldürerek yerlerine geçmeye başladılar. Çoğaldıkça bulundukları yerlerle yetinemez oldular. Uzak yerlere gidebilmek için ata bindiler. Sonra atlı arabayı icat edip daha da uzağa gitmeye başladılar. Gittikleri uzaklardaki insanları öldürüp verimli ovalara sahip çıkar oldular. Geriden geleni tutmak zordur, açlıktan geleni durdurmak zordur. Kim açsa o geldi tok olanı öldürdü. Sonra onlar doyup başka açlara uzattılar kafalarını. Çok sonradan toklar akıllandı. Karınlarını doyurduktan sonra artan paraları ile silahlar yapmaya başladılar. Daha iyi silahlar yapıp yerlerini daha uzun süre korur oldular. Bu yüzdendir ki son birkaç yüz yıldır milletler çok fazla yer değiştirmedi. Verimli ovalara yerleşenler silahları ile uzak tuttu açları kendilerinden. Verimsiz ovalara yerleşip de iyi silahları olan uyanıklar da verimli ovaları olan ve silahı olmayan bazılarını sömürerek karınlarını doyurdu. Sonra güç verimli ovası olanlardan iyi silahları olanlara geçti yavaş yavaş. Şimdi iyi silahları olanlar ne zaman acıksa verimli ovalara iniyorlar. Savaşlar çıkarıyorlar. Açları öldürüp ovaların verimini toparlayıp geri dönüyorlar. Hatta canları isterse dönmüyorlar bile. Savaş ne zaman bitecek sevgilim? Silahı olanlar doyunca sevgilim. Silahlar doyunca

Nisyan Ormanı

Mart 3rd, 2008

İsa iyi olmamı söylüyor. İyi ol diyor sürekli. Geceleri rüyalarıma girmiyor ama gündüz hayallerime sürekli geliyor. Sonra koyunların yanına gidiyor. Sonra kayboluyor. Siyah sakalları var. Henüz genç. Benim yaşlarımda.
Sonra yine ve yeniden gökyüzüne bakıyorum. Bulutlar olanca hızlarıyla akıyorlar. Sonra mavisine ve grisine hayran oluyorum. Sonra güneşin batışına. Sonra sesleniyorum. Bir mucize gönder bana diyorum. Sen her şeyinle mucizesin tabi ki ama. Bir tane daha arıyorum. Bir tane daha. Hepsinin üstüne bir tane daha.
Vahşi çığlıkların esir aldığı bir ormanda uyanıyorum. Gökyüzü kayboluyor ağaçların arasında. Yırtıcı bir hayvanla burun buruna gelme olasılığım var. Ama beni korkutanın bu olmadığını fark ediyorum. Hatta yırtıcı ya da zehirli ya da daha tehlikeli bir hayvanın etimi parçalaması korkutucu gelmiyor bile. Sadece bunun olması olasılığından korkuyorum. Hatta karşıma çıkıp beni yemeye başlarsa bir hayvan derin bir oh çekip rahatlayacağım bile. Korktuğum başka bir şey. Kelimelerle ifade edemediğim başka bir şey.
Ormanın derinliklerinde bir krallıkla karşılaşacağım belki de. Palyaço krallığı. Kocaman takma burunları ve renkli elbiseleri olan insanlardan oluşan bir yer. Bir palyaço atasözü diyecek ki “takma bir burun burunsuz olmaktan çok çok iyidir”. O kadar saçma gelecek ki söz midem bulanacak. Sonra bu saçma insanları seyre koyulacağım.
Ama önce bu ormandan kurtulmam gerekecek. Karşıma çıkan dört ayaklının bir kurt mu bir tilki mi bir çakal mı olduğunu kestirebilmem gerekecek mi bilmiyorum. Ansiklopedileri ve belgeselleri iyi inceleyip bunları birbirlerinden ayırt edebilmem gerekiyordu. Bir gün bu duruma düşeceğimi bilemezdim. Ve bu kurt ya da çakal ya da adı her neyse hayvanının niyetinin beni parçalamak mı yoksa efsanelerdeki gibi bana yol göstermek mi olduğunu anlayabilmem gerekecek ki ağaca tırmanmaya mı çalışayım, tabana kuvvet koşayım mı yoksa peşinden mi gideyim diye karar verebileyim. Hayvan belki de beni görüp sonra aksi bir yönde yürümeye devam edecek. İşte bu durumda da ikilemde kalacağım kesin. Beni tek başına yemek için fazla büyük bulup arkadaşlarına haber vermeye de gidiyor olabilir. Belki de niyeti çok temizdir. Gerçi beni yemek de çok kötü bir niyet sayılmaz bir kurt için.
İsa “düşmanınızı sevin” diyor. Tamam diyorum tamam. Seveceğim ama düşmanım nerede. Bir ormandayım ve bu ormanın derinliklerine yürüdükçe ümidim kesiliyor. Ne bir dosta rastlayabiliyorum ne de bir düşmana. Düşman yok ki seveyim. Bir kaplan şimdi koşarak üstüme gelse. Boğazıma pençesini atıp kafamı uçurmadan önce son bir gayretle seveceğim onu. Fakat kimseler yok burada. Sevebileceğim bir düşmanım bile yok. Beni affet diyorum İsa’ya. Rabbim beni affet. Bir düşmanım bile olmadı sevmem için.
Ama Yaratıcı’nın bir amacı var elbet diyorum sürekli. Gökyüzüne bakabildiğim kadar bakıyorum. Yıllar öncesini düşünüyorum; belki de yoktu o yıllar. Yıllar önce bir ağacım vardı uçsuz bucaksız toprakların üzerinde tek bir ağaç. Ve gökyüzü kendini hiç sakınmıyordu benden. Alabildiğince karşımdaydı her zaman. Sonra o sonsuz gibi görünen düzlükteki ağaçlar çoğaldıkça çoğaldı. Boyları uzadıkça uzadı. Şimdi gökyüzü o kadar uzağımda ki.
Ormandan çıkıp insanların reel dünyasına adım attığım zamanlarda cehennemi bir sıcakla karşılaşıyorum. Burcum akrep yükselenim terazi. Uğurlu günüm cumartesi uğurlu rengim kavuniçi. Kavuniçi diye bir renk yok diyorlar sonra bana. Evet diyorum haklısınız. Oranj mı demeliyiz, portakal diyelim daha uygun oluyor dilimize. Yoksa turuncu mu demeliydik. Özür diliyorum hepinizden. Her birinizden ayrı ayrı özür dilemem gerekiyor mu? “Hayır” diyorlar. Önemli olan özür dilemeniz değil. Aslolan bu söylediklerinizi hissederek söyleyebilmeniz. Hissederek söyleyin, sizi aramıza alalım. O ormandan kurtaralım sizi. Orman beni sıkıyor biliyorlar. Ama onlar da ateşler içinde yanıyor. Bunu da ben biliyorum. Bu orman berbat bir yer. Yıllardır bana acı vermekten başka hiç bir şey yapmadı. Ama içimde bir ümit var. İyi bir yere çıkabilirim. Belki de palyaço krallığına giderim. Orası bile olur. Ama buralar yanıyor. Yanıyorsunuz diye çığlık atıyorum. Ben de yanıyorum sizlerle beraber. Yükselenim başak, uğurlu rengim kırmızı. Renkler çok şey ifade ediyor. Kokular da. Sen bir şey bilmiyorsun diyorlar. Ateşlerini söküp ormana götürsem diyorum. Oradaki ağaçlar yanmıyor, ben denedim. Orada yağmurların altında soğurlar. Bana ateşinizden bir miktar verir misiniz diyorum. Hakaret ediyorlar sonra. Hakaret ediyorlar.
Hayat neden bu kadar karmaşık. Başka birisi olabilseydim keşke. Yükseleni kova olan birisi olsaydım kova gibi her şeyi alır hiç dışarıya vermezdim. Benimde bir ateşim olurdu gururla göstereceğim insanlara. Ama şimdi yok. Beni istemiyorlar, bana acıyorlar. Bana daha fazla acıyın lütfen. Bana daha çok acıyın. Sadaka verin bana. Aşağılayın lütfen. Belki hırs yapar bir ateş de ben bulurum. Sonra da kurtulurum ormandan. Ya palyaço krallığı n’olacak? Ah bir de düşünmesem.
Bir çeşit oyunun içinde olduğumu hissediyorum. Bulmam gereken bir şeyler var. İkili oynuyorum. Bir orada bir burada. İkisini bir arada götüremiyorum. Tek birini bile götürebilsem bu benim için yeterli olacak. Ama ikisini de beceremiyorum. Bir çıkış yolu bulmalıyım. Bir hile olmalı ki ikisini birden yapabileyim. Bir hile arıyorum. Yalancı ışıklarla bende de ateş varmış gibi gösterecek ve reel insanların saygısını kazanacağım. Ve orman beni hiç ummadığım kadar güzel bir yere çıkaracak. Palyaço krallığı gibi değil ama. Gökyüzünün hiç engellenmediği ve güneşin hiç batmadığı, yakmadan ısıttığı, renklerin dünyada görüldüğünden farklı algılandığı bir yer. Yükselen burcun olmadığı bir yer

Terazi

Mart 1st, 2008

Tarihi hallaç pamuğu gibi attığımız zaman hadiselerin hepsinin bencillikten kaynaklandığını ve günümüzde de bu bencillik fırtınasının bizi savuruyor olduğunu görüyoruz. İnsanlar kendilerini düşündükleri için kaybediyorlar sürekli. Eski bir hikâyedir, bir grup insan bir yerde çorba içmeye davet ediliyorlar. Kaşıkların her biri bir metre uzunluğunda. Nasıl yiyeceklerini şaşırıyorlar. Döküp saçıyorlar etrafa. Hâlbuki herkes karşısındakine yedirse çorbayı; hepsinin karnı doyacak. Öyle bir programı var ki insan evladının, ille de ben ille de ben diyor sürekli. Program ekle veya kaldır seçeneğiyle bu programı kaldıramıyoruz. Format atamıyoruz. Elimizden bir şey gelmiyor. Bencillik “Ben”den kaynaklanıyor. Herkes “Ben” dediği için de söküp atamıyoruz. Her insanda var benlik. Bu duygu insana mutluluk vermiyor aslına bakarsanız. Başkalarını düşünmenin huzuru kendini düşünmenin huzursuzluğu var. Bir tarafta zorluk var bir tarafta kolaylık var. İnsan kendini aşabilirse mutluluk ve huzur uzak değil. Türkiye’de asgari ücretle geçinen insanlar var.
Hayal dünyanızda biraz gezinelim. Buyurun size bir otomobil, gezinmeye başlayın. Birisi el kaldırsın, durun. Gideceği yere götürürken sohbet edin. Adam asgari ücretle çalışıyor. 450 lira. Ev kirası ödüyor 200 lira. İki tane çocuğu var. Ellerinizden öperler okula da gidiyorlar. Kafanız alıyor mu kalan parayla bir ay boyunca geçineceğini bu insanın? Nasıl geçiniyorsun sorusunun cevabı hep aynı. Şükrederek. Evet, şükür bu ülkede bir meslek. Şükürsüzlük diğer bir meslek. Bencillik de başka bir meslek. Her meslek erbabından insanlar yaşıyor çok şükür. Ters mantık gözünüze çarpmıyor mu? Var olana mı şükretmek gerek yok olana mı? Olmayana şükretmek güzel bir erdem kabul ediyoruz, peki ya olana şükretmemek nasıl bir erdemsizlik? Güzel bir geliriniz var. Elinize bir asgari ücretlinin üç dört katı para geçiyor. Peki, ne kadar şükrediyorsunuz? Şükretmek derken kastettiğimiz filmlerden fırlamış bir karakter gibi “Teşekkür ederim Tanrım” demek değil. Şükürden kastımız tekkeden fırlamış bir karakter gibi “Elhamdülillah” demeniz de değil. Şükürden kastımız halinizin iyiliğinin ne kadar farkında olduğunuz. Var olan şeyler için müteşekkirliğinizi ne kadar hissettiğiniz ve bu uğurda neler yaptığınız. Elinizde olan şeyleri ki bu para da olabilir sağlık da olabilir, boş vakit de olabilir. Bütün bu varlar için ne kadar bedel ödüyorsunuz. Yoksa bunların bedelini ben çalışarak ödedim, çalışarak ödüyorum, bunların hepsi benim hak ettiğim şeyler mi diyorsunuz? Çoğunluğun duygusundan bahsedelim. Çoğunluk der ki ben kendi emeğimle ve çabamla, dişimle, tırnağımla kazıya kazıya bu günlere geldim. Biz emeği takdir etmiyor değiliz. Ama asgari ücretle çalışan o insan eğer sizin şart ve imkânlarınızı bulsaydı -ki bu eğitimli bir aile, fazla bir zekâ, uygun maddi durum ve akla gelebilecek her şey olabilir- sizin gibi olmayacak mıydı? Demek ki yaptım dediğiniz çoğu şeyi aslında siz yapmamışsınız. Ben dediğiniz kadar siz değilsiniz. Bu benlik duygusu sizi düşünmekten alıkoyuyor. Esasında size rahatlık veren o kazanmışlık duygusu sizin elinizle olmadı.
Adalet diye bir şey var. Adalet. Dünyada adil olmayan şeylerin varlığını görüyoruz. Adalet yok. O adam asgari ücretli, siz ise elinizde olmadan size verilen imkânları kullanarak maddi kısıtlamalardan uzak bir hayat sürüyorsunuz. Kredi kartları, güzel cep telefonu, güzel araba. İdealleriniz aynı şansı bulamayan insandan çok daha fazla. Bu eşitsizliğin bir teraziye koyulup düzeltileceği ihtimali söz konusu. Eğer dünya bir Yaratıcı tarafından yaratıldı ise adaletin de varlığı reddedilemez. Tabiatı izleyin. Dünyada eksen eğikliği diye bir şey var. Dolayısı ile mevsimler. Aydınlanma dairesi. Çok düzenli bir şekilde sürüyor düzen. Bir adalet var. Kurbağalar sinekleri yiyor, yılanlar kurbağaları. Bazı hayvanlar yılanları öldürüyor, bazı hayvanlar öldürenleri. Sinek sayısı, kurbağa sayısı, hayvan sayısı kendi haline bırakıldığı zaman artmıyor, azalmıyor. Dünyanın düzeninde bir adalet, bir düzen var. Eğer bu düzenin sağlayıcısı olan bir Yaratıcı varsa diyoruz, insan evladının bu başıbozuk halinin neticesi de şaşmaz bir terazinin üzerine konulup eşitsizliklerin düzeltilmesi olacak. Benlik duygusu son düzlükte kazançtan ziyade kayıplara neden olacak. Bencillik kazandırdıklarını tek tek kaybettirecek.
Bencillik değişik kıyafetlerle süslenip güzel bir şeymiş gibi yutturuluyor bize. Beyaz yakalı insanlar var artık, mavi yakalılar var. Şanslı insanlar ve şanssız insanların eşitsizliğinin sebepleri çok güzel bir şekilde boyanıp süslenip ortadan kaldırılıyor. Şükretme duygusu kimsenin aklına bile gelmesin diye her şey yapılıyor. Farklı kültürel ortamlar, farklı sosyal yaşantılar, farklı süsler farklı boyalar. Düşünme yeteneğinden soyutlansın insanlar diye yapılmış binlerce soytarılıklar. Paylaşımcılığın suç sayıldığı bir dünya. Bütün bunları çok güzel destekleyen bir de vasıta. İçine bindiğiniz zaman durdurup da dışarıda ne olup biteceğini algılamanıza vakit bırakmayan çok süratli bir taşıt. Biz şeytanın atı da desek buna bunun adı tüketim. Tüketmek kültürü insanları tekeline aldığı zaman zaten düşünme yeteneğini de elinden alıveriyor. Başa dönüyoruz, tüketime dönüyoruz yine. Bencilliğin silahlarından en birincisine. Tüketime. Sabah kalktığınız zaman yiyeceğiniz mısır patlağı, üzerinize giyeceğiniz süper kalite kıyafetler. Ödün veremeyeceğiniz süper lüks yaşam şekli. Sizin kadar şanslı olanların rüyalarında bile göremeyecekleri yaşam şekli. Bu şekilde yaşamaya alıştığınız zaman durup düşünme şansınızı da azaltmış oluyorsunuz. Tükettiğiniz şeylerin önemi ve vazgeçilmezliği arttıkça insanlığınızdan daha fazla sıyrılıp, bencilliğin tekelinden kurtulma ihtimalinizi o kadar azaltıyorsunuz. Tüketimin sınırlı olmaması, insan ihtiyaçlarının sınırsız olması, çığ gibi büyütüyor tüketmeniz gereken maddeleri. Tüketim her zaman gözünü başka zirvelere dikiyor. Daha fazla, daha fazla, daha fazla. Sevgi dahi bir tüketim maddesi haline geliyor zamanla ve bir adet tüketici haline geliyorsunuz siz. Teraziye vurup da kendinizi, eşitsizliğin düzeltileceği gün kaybedeceklerinizin miktarı böylelikle arttıkça artıyor. Ama işte ne güzeldir ki: Ölüm var

Ölüm Var

Şubat 22nd, 2008

Düşünce dünyamızı etkileyen onlarca olayla karşılaşıyoruz küçük bir günün kıyılarında dolaşırken. Gördüğümüz bir insan, tattığımız bir başka duygu, dinlediğimiz farklı bir müzik derken bir de bakıyoruz ki kafamız hayata dair ne düşüncelerle dolmuş da taşıyor. DuyguBank’ımız mevduatını artırdıkça artırıyor. Tek yanılgıya düştüğümüz nokta öncelikler ve sonralıklar. Neyi önce neyi sonra düşüneceğimizi tabi ki çok iyi biliyoruz ama yanıltılabiliyoruz çoklukla. Aklımıza ne gelirse gelsin, kafamızda neler uyanıyorsa uyansın, genel mühimsenir hayat bilgileri ne yönde olursa olsun. Öncelikli düşünmemiz gereken bir tane meselemiz var. Düşünecek her şey bir kenarda dursun. Bugün ölüm var. Eskiden çarşıda, pazarda dolaşan deliler olurmuş. Deli dediysek deli olduklarından değil, manyak olduklarından. Genel geçer düzenlenmişliklere uyum sağlamadıklarından. “Ölüm var” diye bağırırlarmış. Gözünüzde canlandırmaya çalışın. Saçı sakalı birbirine karışmış bir âdem. Her köşeyi dönerken, her sokağın başından geçerken, sokağa kafasını uzatıyor ve upuzun bir çığlık koparıyor. “Ölüüüüm vaaaaarrrr” Ölümün varlığını insanlara hatırlatmayı kendimize vazife bilseydik keşke. Ey insan evladı. Ölüm var farkında mısınız? Evleriniz, aileleriniz, çocuklarınız, dostlarınız, ahbaplarınız, arabalarınız, giysileriniz, yedikleriniz, gezdikleriniz. Kısaltmasını sayalım uzatacağımıza: Dünyanız. Dünyanız sizin için fazla değerli olmasın. Ölüm var. Bir meçhule geldik ve bir meçhule doğru koşuyoruz son hızla. Şafakla doğup gurupla ölüyoruz. Ölüm var. Bizleri dünyaya bağlayan milyonlarca ayrıntımız var. Hedeflerimiz ve ideallerimiz var. İşlerimiz var. Sabahları erkenden kalkıp işlerimize, okullarımıza koşuyoruz. Bağlandığımız koskoca betonlar, kemikler ve etler var. Bulunduğumuz düzlemin ayırdında değiliz. Ölüm fikri aklımızın ucuna bile gelmiyor. Değişik vesilelerle ölüp giden insanlar bizler için birer istatistikten öte değil. Kaç yaşındaymış, o iyi bizden daha yaşlı. İstatistik olarak şimdi ölmemiz zor. Gazete haberlerinden ibaret ölümler. Ya da yakınlarımız öldüğü zaman biraz gözyaşı döküyor biraz hatırlıyoruz ölüm gerçeğini. Ölümün kapımızı çalacağını düşünmüyoruz bile. Asla aklımıza gelmiyor. Biz sanki demirden imal edilmişiz. Bize ölüm yok sanki. Farkına varamıyoruz gerçeğin. Ölüm var. İnsanoğlu öleceksin. Uyan artık uyuduğun uykudan. Ölüm var. Senin için kıymetli olan şeylerin hepsi o kadar boş o kadar anlamsız şeyler ki. Ölüm var. Ölüp gideceksin eninde sonunda. Ölüm var. İnsan, kendine gel. İnsan lütfen kendine gel. Ölüm var. Daha mütevazı ol. Bedenin toprak olup gidecek. Toprak olup gidecek bir beden için içine girdiğin uğraşılara bak. Bulgur pilavı ve ekmekle doyabiliyorsun. Karides yemesen de olur. Yaşadığın dünya gözlerinle sınırlı. Amerika’ya gitmesen, Maldivleri görmesen de bir şey değişmeyecek. Giyimin kuşamın sadece fani bedenini örten bez parçalarından ibaret. Üzerlerinde marka olmasa da olur. Ne kadar saçma bir şey senin gibi fani olan insanlar için içerisine düştüğün tiyatro oyunu. Karşındaki herkes ölümlü. Neden maddi ayrıntılara saplanıp duruyorsun. Ölüm var farkında değil misin? Gözlerini kapatsana bir an için. Lütfen bir an için gözlerini kapat insan. Ölümü düşün. Kendi ölümünü düşün. O kadar kıymetli değilsin. Sen varken de bu dünya vardı sen yokken de bu dünya var olacak. Kimse senin yokluğuna aldırış etmeyecek. Sevenlerin senin için bir miktar gözyaşı dökecek. Sevgi tanrısal bir duygu çünkü. Fakat onların gözyaşı bile kuruyup gidecek bir kaç ay sonra. Ve insanlar utanmadan, arlanmadan, sensiz yaşamaya devam edecekler. Gençliğine, sağlığına, sıhhatine da güvenme asla. Eninde sonunda öleceksin. Öleceğin zaman yaşının yirmi ya da elli olması bir şey ifade etmeyecek. Ölüm gelip seni alıp götürecek. Yalnız olacaksın. Yapayalnız. Ruhun nelerle karşılaşacak biliyor musun? Geçici dünya için yaptıklarında utanmayacak mısın? Birazcık aklımız olsa idi şimdi kalabalıkların arasına karışırdık. Gözümüzden yaş, burnumuzdan sümük saça saça ölüm var diye bağırırdık. İnsanlar uyanın ölüm var. İnsanlar kendinize gelin ölüm var. Lütfen insanlar lütfen. Bunu unutmayın. Ölüyoruz.

Kalem

Şubat 16th, 2008

Güzel kalemleri olmalı insanın. Kâğıdın üzerinden yağ gibi kayanlarından. Sorun çıkarmayanlarından. Beyaz kâğıdın üzerinde izi çıkmaya başladı mı mürekkebin, “Hah işte” demeli insan. İşte izimi bırakıyorum demeli. İzini bıraktığından emin olmalı. Uzun süre kalacağından izinin. Sorun çıkarmamalı. Tükenmemeli, bitmemeli. Yazarken ara ara renk tonlarında değişmeler olmamalı. Hep aynı tonda, aynı şekilde yazmalı. Ucuna hohlamak zorunda kalmamalı insan. Yazarken kâğıdın üzerinde dağınık lekeler bırakmamalı. Dost olmalı insanla kalem. Dost kalem olmalı. Sarılıp uyumalı insan yeri geldiği zaman kalemiyle. Derdini, tasasını uzun uzun anlatabilmeli.

Sihirli kalemleri olmalı insanın. Kendi kendine dolmalı, kendi kendine traş olmalı her sabah kalktığında. Sizi sizden iyi tanımalı. Sabah sizi uyandırmalı, kahvaltınızı önünüze bırakmalı. Yalan da olsa söylemeli. Yalan da olsa sevmeli sizi kaleminiz. Yalan olmadan sevmeli. Hakikatli olmalı. Hep yanınızda olmalı. Siz anlatmadan gözlerinizden anlamalı anlatacağınızı. Siz yorulmadan uzun uzun yazmalı sizin yerinize. Kâğıdın üzerinde anlamını lügatlerden bulacağınız kelimelerle ifade etmeli duygu ve düşüncelerinizi. Silinip gitmiş duyguları tekrar canlandırmalı. Sihirli olmalı kalemler. Canlandırmalı.

Kaleminiz sizi klavyelerden, monitörlerden, ekranlardan, internetten kurtarmalı. Emektar dostum Jubile demelisiniz ona. Ya da ne isim verirseniz verin. Bir ismi olmalı kaleminizin. Sizle beraber anılacak bir isme sahip olmalı. Sizle beraber anlam kazanmalı, siz yokken anlamını yitirmeli. Siz de onunla beraber anlam kazanmalısınız. Meramınızı o kadar güzel anlatmalısınız ki beraber. Tarih yazmalısınız kelimenin tam anlamile. Tarih olmalı kaydını düştüğünüz her şey. Kâğıtlar sizin beraberliğinizle anlam kazanmalı. Bembeyaz kâğıtlar üzerine düştüğünüz izlerle sanat eserleri haline gelmeliler. Bembeyaz kâğıtlar artık altınla işlenmiş dokumalar gibi, en nadide bir resim, bir heykel gibi değer kazanmalı. Kâğıtlıktan çıkıp kıymet haline gelmeliler. İnsanlar onlara kâğıt demeye utanmalı artık. Ve her yazılan kelime o kadar güzel oturmalı ki yerine, hiçbir kâğıt sizin birlikteliğiniz dokunduktan sonra artık buruşturulup çöpe atılmamalı. Değer katmalı hayata kaleminiz. Kaleminiz ve siz.

Adınız olmalı kaleminiz artık. Onca baskının sonrasında bir tek ikiniz kalmalısınız bir gün. Tüm duyguların itinayla toplanıp kutuya koyulduğu, sonra da o kutunun içinde çamaşır makinesindeymiş gibi dönmeye, ezilmeye, sıkılmaya başlandığı bir zamanda. Tüm duyguların itinayla ezilip, ufalanıp, yok edildiği bir zamanda, siz ve kaleminiz arz-ı endam etmelisiniz yeryüzünde. Her duyguyu alıp yeniden şekillendirmelisiniz. Bu sevgi demelisiniz mesela. Size öğretilenden çok farklı bir şey. Filmlerde gördüklerinize benzemeyen bir şey. Etrafınızda taklit edilmeye çalışandan çok daha ulvi, çok daha yüce bir şey demelisiniz. Bizim yaptığımız gibi acemice değil ama, ustaca yapmalısınız bunu. İkinizin ustalığıyla yeniden değer kazanmalı her kelime. Yeniden dirilmeli duygular. Baharın gelip tabiatın uyanması gibi. Yüz yıllık uykudan uyanması gibi masal prensesinin. Uykudan uyanmalı her biri tek tek. Vefa, hoşgörü, iyilik, acıma ve aklınıza gelen her bir duygu. Bugünün sahibi olan öne çıkma arzularının, lüks yaşama emellerinin, başkalarına üstünlük kurma çabalarının, hepsinin ama hepsinin üzerine çıkmalı güzel duygular. Hiç yaşanmamış bir devir başlamalı dünyada. Yakınçağlar, uzay çağları, teknoloji çağları bir bir kapılarını kapatmalı gıcırtıyla. Duygu çağı başlamalı; sevgiyle, vefayla, utanmayla.

Güzel kalemleri olmalı insanın. Meramını güzel anlatmalı insanın. Anlatmalı ki dinlenmeye değer bulunsun. Düşünülmeye değer bulunsun. Anlaşılabilir olsun en buzlanmış kafalar tarafından bile. Güzel kalemler olmalı…

Elimdeki kalem-i vâsıtîye gelmesin kelâl

Sürat Felakettir

Şubat 2nd, 2008

Tabiatla baş başa kalmayan insan bazı hadiselerden bîhaber yaşıyor. Baş başa kalmak dediysek öyle gidip yarım saat denizin kenarında oturup güneşin batışını izlemeyi kast etmiyoruz. Trekking, dağcılık vs. aktivitelerden ziyade uzun süreler boyunca doğanın izlenmesi bahsettiğimiz. Sabahları güneşi doğurup akşamları batırmalı. Ağaçların yapraklarını, çiçeklerini açtırıp, meyvelerini toplayıp sonra kış ölümlerini seyretmeli. Yağmuru, karı, güneşi, yıldızları. Her şeyi ayrı ayrı ve de bir bütün olarak izlemeli. Varılabilecek yüzlerce nokta, düşünmeye değecek yüzlerce fikir olacak.
Bunlardan birisi de tabiatın işlemesindeki yavaşlık. Lotarya çekilişlerindeki makineler gibi bir adet makine alıyoruz rakam seçmek için. Çekiliş başlıyor. 76 derece doğu meridyeni ve 55 derece kuzey paralelini işaret ediyor çekiliş. Çok şükür teknoloji yeterince gelişti. Bakıyoruz efendim kafadan sıktığımız bu enlem ve boylam nereye denk geliyormuş. Google’ı bulandan Allah razı olsun. Kazakistan’ın kuzeyinde, Rusya sınırları içerisinde bir yer. Atalarımızın geldiği yerler. Etrafı göllerle çevrili. Belki de efsanevi Ötüken ormanının yeridir. Kuzeyinde Tatarsk, güneyinde Konstantinovka adlı vilayetler var. GPS aletini alıp bu alana doğru uçuşa geçelim. Tam enlem ve boylamı bulduğumuz noktada yere uzanalım boylu boyunca ve gökyüzünü izlemeye başlayalım. Gerek var mı? Yok, tabi ki. Sadece bulunulan noktanın izlenmesi yeterli. Kafalarda aynı düşünceyi oluşturabiliyordur muhtemelen. Eğer insan evladı olmasa idi bu tabiat kendi döngüsünü çok şahane bir biçimde sürdürecekti. Yavaş yavaş. İnsanı dünyadan çıkardığımız zaman yavaş yavaş tabiat insansız döngüsüne kavuşacaktır kesinlikle. Yüzyıllar sürecek de olsa rüzgârların ve depremlerin ve yağmurların ve hayvanların etkisiyle yavaş yavaş yollar kapanacak, binalar yıkılacak ve her yanı bitkiler istila edecek. Küresel ısınma duracak, kuraklıklar bitecek, kuruyan göller tekrar dolmaya başlayacak. Çünkü tabiat hiç de aceleci değil.
Bayram günleri adettendir mezarlık ziyaretleri. “Gördüm şafakla doğup gurupla ölüyorsunuz.” Tabiatın dili olsa da konuşsa. Ne kadar hızlı doğup ölüyorsunuz. Bu kısa sürede ne kadar ziyan veriyorsunuz bana dese. Mezarlıkta insanlar yatıyorlar. Belediye banttan Kur’an okutturuyor başlarında. Mezarlık şehre bakan bir tepenin üzerinde. Her mezarın üzerinde türlü otlar bitmiş. Sadece yatıyorlar. Sessiz sakin yatıyorlar. O heyecanlı halleri, o bir şeylere yetişmek üzere koşuşturmaları kalmamış. Hepsi de gayet durgun. Tabiatın yavaş hareketi kadar bile hareketleri yok. Hepsi de geldikleri yere, toprağa, doğaya karışmış durumdalar. Yunus’un dediği gibi, “Gel göresin bu sinleri”.
İnsan canlı haliyle tabiatın içerisinde çorbanın içindeki sinek kadar mide bulandırıcı. Asla uymayı kabul etmediği için yaşadığı dünyada kendi hayatını bitirmek üzere. Küresel ısınma değil de bencillik sebebiyle dünya hayatını bitirecek çok yakın bir zamanda. Sonra tabiat kendini yenileyecek ve insansız bir şekilde devam edecek kendi zamanına. Acele etmeden. Hiç aceleye getirmeden.
Doğuşumuzla birlikte bir aceleyi yükleniyoruz. Uyusun da büyüsün yavrum diyor annelerimiz. Uyusun da bir an önce büyüsün. Yesin de top top et olsun. Bir an önce kocaman olsun. Aklımız erdiği anda da okula gitmek istiyoruz. Okulun ne anlama geldiği umurumuzda değil. Büyüyelim de bir an önce. Her başladığımız şeyi bitirmeye uğraşıyoruz. Bir an önce okul bitmeli. Bir an önce iş sahibi olunmalı. Bir an önce çocuk sahibi olmalı. E git de öl bir an önce. Aptal.
Bütün bunlar “facebook” adlı bir zımbırtının düşündürdükleri. Modern çağın insanı sabır erdeminden yoksun bırakmasının en bariz örneklerinden birisi. Acil ve kolay sosyalleşme ihtiyacının anında giderilmesini sağlıyor teknoloji sonrasında. Geçmişte beraber bulunduğunuz insanlar ve de yeni insanlar tabi ki. Facebook soruyor ne arıyorsunuz diye. İnsanlar da cevap veriyorlar. Erkek arıyorum, kız arıyorum, dost arıyorum… Bir şeyler arana geliyor. Esas amaç hayatımızın bazı dönemlerinde teşrik-i mesaide bulunduğumuz ve daha sonra ne olduklarını bilmediğimiz insanlara tekrar kavuşmak. Herkes aynı maskeyle yaklaşıyor. Keşke eski kankamı bulsam da karşılaşsam bir şekilde diyorlar. Eski kankanın neden eskimiş olduğunu birbirine soran yok. Aaa bizim maykıl da buradaymış. Oh ne güzel.
İsteyenin istediğine istediği anda ve istediği şekilde ulaşabildiği bir dünyada yaşıyoruz. Ne fena!

Bir İstanbul Masalı

Şubat 1st, 2008

Şehrin gürültüsünü bir ıslık bastırıyor. Polis düdüğü, hakem düdüğü gibi bir şey. Var olan her şeyin üzerine bir anda çöküveriyor. İnsanlar umursamaz yollarına devam ediyorlar. Bir anlık duraksama bile yaşanmıyor. Okullar dağılıyor. Çocuklar okullarından evlerine gidiyorlar. Okula ne yapmaya gittiklerinin ayırdında değiller. Eve gidip televizyon izleyecekler. Büyüyünce yapacaklarının planlarını kuracaklar bu güzel yardımcının kafalarında oluşturduklarıyla. Neden olmasın, güzel giysiler, güzel arabalar, neden olmasın. Neden olmasın.İnsanlar, her birinin geriye atılamayacak kadar önemli işleri var, şehrin sokaklarında koşturuyorlar. İçlerinden birisi uçağa biniyor. Elinde bir tane çantası var. Bir tane de kitap. Uçak korkusunu kitap okuyarak bastırmaya çalışacak. Bir de dua edecek. Ölürse ne olur diye düşünüyor. Fena olmayabilir, ama zamanı değildir şimdi muhtemelen, daha yapacak binlerce iş var. Bir yandan da yapacağı binlerce işin bir kısmını zaten yapmış olması gerektiğini düşünüyor, yapacak binlerce işin ölümün karşısında durabilmesi için. Hiç bir şey yapmışlığı yok hâlbuki ölümün gelip kendisini bulması çok normal olur hâlbuki. Bir miktar hayıflanması olur sadece şimdi gelip kendisini bulsa. O da bu kadar geç geldiği için. Ölüp kahraman olacağı zamanları geride bıraktı, şimdi ölse kahraman olamaz, acı bir iz bırakır ancak arkasında, o da sadece bir kaç kişi için.Kitabına dalmaya çalışıyor, sıkıcı bir bilimkurgu, uzayda dolaşan insanlar ve bilimkurguya bulaştırılmış çok fazla felsefe, sıkılıyor ama devam ediyor. Hava kararırken uçaktan iniyor. Bu şehir o eski İstanbul mudur diyor ya Attila İlhan. Evet, Attila amca diyor. Eskisini de görmedik biz. Biz gördüğümüzde hep böyleydi bu şehir. Bir zafer hikâyesinin yüzlerce yıl kullanılarak eskitilmiş hali. Doğal eskitme metodu kullanmışlar. Sen de öyle olmadın mı? Şurada Divan pastanesinde oturuyordun da ben her önünden geçişimde belki seni görürüm diye dikkatli dikkatli içeriye bakıyordum. Bu şehir o eski İstanbul mudur? Bilen yok. Bilenler öldüler.Herkes bir hikâye taşıyor omuzlarında. Ağırı var, hafifi var. Gayelisi var gayesizi var. Herkesin bir hikâyesi var. Attila İlhan; “sonsuza kadar mutlu yaşadılar” türü bir aşk yaşamadığı için Attila İlhan oldu. Sonsuza kadar mutlu yaşayacak olsaydı sıradan bir amca olacak, sonra da sessizce silinip gidecekti. Acı çekmeden olmuyor hiç bir şey. Kahır çekmeden, bedelini ödemeden elde edilmiyor maddi ya da manevi hiç bir edinim. Sen de acı çekmeye gelmedin mi dünyaya. Çekmeseydin böylesi biri olmazdın. Çekmeseydin kafanda bunca cümle uçuşmuyordu.Uçaktan inip taksiye biniyor. Otelin adresini verip arkasına yaslanıyor. Taksi İstanbul’u kat ederek otele doğru yol alıyor. O da şehri izliyor. Binalara, insanlara, yollara bakıyor. Hayat her yerde aynı hayat. Çinde, Maçinde olsan da bir tane hayat yaşıyorsun işte. Şehirlere karşı sevgi besleyenler ne kadar da büyük kafasızlık ediyorlar. Şehirler sevilmez. Avuntu. Dünya üzerindeki bir toprak parçasının üzerine yapılmış bir kaç bina ve aralarında dolaşan bir kaç insan işte. Hepsi bu. Şehirlere sevgi beslemek ne kadar da anlamsız. Saçma. Otelden içeriye giriyor. İsmini söylüyorlar resepsiyonda. Olamaz tabi ki. Üç sene önce kalmıştı bu otelde, yoksa adını hatırlıyor mu bu genç adam. Tabi ki hayır. O kadar zeki olsa resepsiyonist olmazdı herhalde. O gelmeden yer ayırtmışlar. Tamam diyor odasına çıkıyor. Hırkası fazlalık şimdi bu şehirde. Hırkasını çıkarıp otelden ayrılıyor. Yürüyerek tekrar devam ediyor şehri yaşamaya. Her şehir bir duygudur belki de, belki de her şehrin bir ruhu vardır, bu yüzden seviyordur insanlar şehirleri. Bu yaşlı şehri de bir duygu olduğu için ya da bir ruhu olduğu için seviyorlardır. Taksiye binmekten kaçınıyor. Yürümeye devam ediyor. Bir otobüs gördüğünde üşüdüğünü fark edip otobüse atlıyor. Otobüs şoförü ikaz ediyor onu. Mecidiyeköy-Beyazıt otobüsü. Mecidiyeköye değil Beyazıt’a gidiyor ona göre. Fark etmez deyip bir koltuğa yerleşiyor. Otobüs camından dışarıyı izlemeyeli uzun zaman olmuş. Çok uzun zaman. Öğrenciyken bir keresinde otobüsle eve giderken bir kadın binmişti otobüse. Cep telefonu çaldı, karşıdakine enteresan haberi verdi hemen heyecanla. Tahmin et neredeyim? Belediye otobüsüne bindim hihihi. Ne kadar da uç bir şey yapıyorsun küçük hanım demeliydi orda. Allah bilir paraşütle de atlıyorsundur sen zevk için.Beyazıt’ta otobüsten indi. Rusça konuşan insanların arasından yürüye yürüye geçti. Çemberlitaş, Sultanahmet. Beş tane minare var, biraz daha yürüdü. Minare sayısı altı oldu. Tamamdır. Burası İstanbul. Soğukta yürümeye devam etti. İlginçliklerin tükendiğinden emin olduğu bir yerde taksiye bindi. Şişli’ye çek hemşerim. Şoför Sivaslı. Şehrinin futbol takımı çok iyi oynuyormuş son zamanlarda. Haberi yok tabi. Çaktırmıyor. Evet diyor çok güzel oynuyorlar aferin onlara. Adam emekli olup memleketine dönme hayallerini anlatıyor. Keşke taksi şoförü olsam diye düşündü. Kafasını ütüleyecek binlerce insan. Hepsi de gelip geçici. Ne kadar güzel. İz bırakmadan kafa ütüleyebilmek. Şişli’de inip yürümeye başladı. Ne tuhaf insanlar dolaşır burada gece olunca. Kafasın kaldırmamaya çalışarak devam etti. Bir dükkâna girdi. Adama kendini tanıttı, ben gecenin içinde kol gezen terörüm, hayır, ben belediye başkanıyım, hayır, ben senin hayallerini gerçekleştirecek olan büyücüyüm, hayır. Sadece hemşerisi. Adam hemen yer gösterdi, doğulu misafirperverliği diyorlar ya. Sanki başka yerde misafir sevmezler. Bir süre oturdu. Adam illa ki bir şeyler ikram etmeye çalışıyor sürekli. O da karşılığında çenesini çalıştırıyor durmadan. Eskiden beri sessizliği sevmez insanların bir arada olduğu ortamlarda. Sessizlik olmasın diye konuşur sürekli. Doğduğu köyleri eşkıyalar da basmıyordu ama, nedendir bilinmez. Kalkıp yoluna devam etti. Ermeni bir gazeteci öldürülmüştü tam geçen sene. Muhtemelen işyeri olan binanın önünde karanfiller var. Ne tuhaf. Bu karanfilleri bırakanların hepsi şimdi evlerinde sıcaktalar. Ölen gazeteci ise soğuk toprakta yatıyor şimdi. İnsanların vefası ister istemez bir yere kadar. Kimse ölenle ölmüyor. Ne kadar kötü. Mecidiyeköy kalabalık her zamanki gibi. Burada bomba patlamıştı heralde. Ya da patlamadan yakalamışlardı. Çok geçmedi üzerinden. Tesadüflere bağlı hayat. Belki de burada bomba vardır şimdi. Bilgisayar oyunları gibi. Kimileri dökülüyor yolda, kimileri oyuna devam ediyor hiçbir şey olmamış gibi. Taksi bakıyor. Koca sakallı bir taksici. Bir kucak sakalı var. Beşiktaşa çek. Sakal batmıyor mu? Alışıyor insan diyor. Sonra başlıyor dini konulardan konuşmaya. Nabzına göre şerbeti veriyor o da. Herkesin nabzına şerbeti vermek gerek şu dünyada. Bir anlığına tatmin olsun zavallılar. O kadar az ki tatmin duygusunun yaşandığı süreler. Beşiktaş’ta iniyor. Yemek yiyecek aklı sıra. Her yerde de yemek yiyemez ya. Arkadaşı arıyor. Nerdesin. Eminönü’ne gel, ben de oraya geleyim diyor. Beşiktaş çarşısından şöyle bir ge